Varsa ben bilmiyorum. Bu arada gönlümüzü karartmamak için zihnimizi meşgul edecek bir şeyler bulmamız lâzım. Köprülerinin altından çok suların aktığı söylenen, küreselleşmenin hallaç pamuğu gibi attığını sinir gerginliğiyle gözlemlediğimiz yerkürede Türk istiklâline ne kıymet verildiği kimin umurunda? Daha vahim sual: Türklerin istiklâle kavuşması ile Türk gücünün neye yettiği arasında bir münasebet, bir mütekabiliyet olabilir mi? Neyi anlar, hangi yola girer isek Türk milletinin istiklâline kıymet biçmemiz mümkün olabilir? Hayrını ancak onu ahiretin tarlası bilip sürerek geçirirsek göreceğimiz dünya hayatının bütün zamanlar ve bütün mekânlarda hangi illetten mustarip olduğunu, bu illetin isimden mahrum bırakılıp bırakılmadığını fark etmeden mezkûr suallere cevap bulmamız mümkün değil. Olanca sıkıntı temsil eden (Müslüman) ile temsil edilen (İslâm) arasında idrak etmeğe icbar edildiğimiz kaçınılmaz mesafeden doğuyor. Nedir o mesafenin karakteri? İhlâs ve takva aynı şey mi?
Yaşamakta olduğumuz zaman parçasında bir ifşaat furyasına ihtiyacımız var. Meselelerin ağırlığını felsefenin kelimeyi millî menfaat gemisine yükleyip başlattığı ifşaat furyası fark ettirecek bize. Neyin ifşa edilmesi gerekiyor? Önce şunun: İslâm hakkında en iptidai malumata ulaşan insan aslî faaliyetin Müslim’i gayr-i müslimden tefrik etme faaliyeti olduğuna kanaat getirir. O halde kendini gayr-i müslim âlemden tecrit etmeği kabul etmeyen herkim olursa onu Müslim âlemden bir unsur sayma hatasına düşüldüğü ifşa edilmelidir. İfşa edilmelidir ki, Mekke’yi ve Medine’yi Türk vatanı haricine düşüren birkaç çakıldaklı Arap asla değildir. Müslümanlık diye sadece kâfirin müsaade ettiği Müslümanlığı bilenlerin yıkıp çiğnediği millet Türk milleti değildir. NATO’nun ülkemizde yaptığı harp sanayimizin -olduğu kadar- tahribi serencamına dair melanet ifşa edilmelidir. Türk toprakları üzerinde olup biten her şeyin üzerine bir soğuk su mu içelim? Bor’un pazarı sahiden geçti mi? Niğde’de pazar yeniden kurulacak mı?
Müslim’i gayr-i müslimden tefrik etme faaliyeti ihmal edilip bu fark kabiliyeti köreltildiğinde ne Türkiye’ye, ne de Türkiye Cumhuriyeti’ne ilişkin herhangi bir şeyin şuuruna varılabilir. Şuuru şiirsiz yakalayana aşk olsun. Bir yandan uyuma taklidi yaparak uyanmayı imkânsız kılmayın. Öte yandan başını örten kızın felsefe bilmesinin meselelerin halli istikametinde bize yelken açtıracağı zannına da kapılmayın. Bilin ki, yaşayabiliyorsak meseleleri teorik planda çözmenin hayatımızın değerine hiçbir şey ilâve etmediği ve etmeyeceğine dair müktesebatı elde tutma ısrarıyla yaşayabiliyoruz. Şimdiye kadar intihar etmemişsek intihar fikrini kendimizden muvazzaf olduğumuz fikri sayesinde uzak tuttuğumuz sebebiyledir. Fert olarak da, millet olarak da canlılığımızı sanata, nöbet yerini terk etmemiş, nöbet yerinde uyuyup kalmamış sanatçılara borçluyuz. İster şiir, ister müzik, ister resim ve isterse mimarî sahada olsun bize aydınlık sağlayan bütün sanat eserleri yukarıda temasa yeltendiğim ısrardan doğan hâsıladır. Yani beklentimiz hitaba değer zihinler istikametinde canlanır ve canlandırır. Sözün gelişi, Türk dünyasında devletle milletin arasının açık olduğu uydurmasıyla, mavalıyla seneler boyu uyutulduk. Başını örten kızın felsefe bilişi işini bilenlerin ne gayeyle bize yalan söylediklerine bir açıklık getirecektir.
Türk dünyasında devletin millete, milletin devlete husumet duyduğu tamamen uydurmadır. Önce devletin Türk devleti, milletin Türk milleti olup olmadığına bakalım. O zaman sözü edilen zıtlığın ne büyük maval olduğu görülecektir. Türk dünyasında ne devletle milletin, ne de milletle devletin mübarezesi gerçekliğe yakışır. Yakışıksızlığı işin içine ilâve edilen, uydurmayı bize sahici gösteren bir malzemeden dolayı acı gerçek sayıyoruz. Biz Türkler Allah devlete zeval vermesin diyen milletin mümessilleriyiz. Ordu-milletiz. Tersliği baştan beri devreye sokan Türk milletinin vasıflarını önce istismar ve suiistimal edip sonra onları birer vasıf olmaktan çıkarma becerisini gösterenlerdir. Başını örten kız giriştiği baş örtme eylemini bir sadakat nişanesi olarak gerçekleştirdiğini bilmeli, bilmiyorsa öğrenmelidir.
En büyük kazancımız tevekkülde, tevekkülledir. En genç zabitlerin, en sadık neferlerin, dokuz alay komutanının şehadet şerbeti içtiği Sakarya’da bize tarihimizdeki en büyük zaferi nasip ederek terazinin bir kefesine Türk istiklâlini koyan Allahüteala olduğu gerçeğine sıkıca yapışmadan Türk toprakları lehine bir nebze dahi ilerleyemeyiz. Terazinin diğer kefesini Âdem ahfadının kaderinden başkası ağdırıyor değil. Geçen zaman içinde bize bahşedilen istiklâlin kıymetini bilmedik. Bir asır boyunca nankörlüğümüzün cezasını çektik, hâlâ aynı cezayı çekiyoruz. Biz Türk milleti Sakarya zaferinden sonra idare şekli olarak Meşrutî Monarşi yerine Cumhuriyet ilân edilmiş olmasını Muhammet ümmetinin ikinci hicreti bilecek şuurun uzağında bir yerde soluklanmada teselli aradık. Şimdi bir hamle yapacaksak vukuatı görmekten kaçmayalım. Vukuatı görmekten kaçmayana sarahaten âyân olan Türk varlığının ülkesi ve milletiyle bir bütün teşkil edişine delili Misâk-ı Millî ’de bulduğudur. Milletle alay ederek parsa toplama heveslileri Misâk-ı Millî dahilinde ne Batum görüyor, ne Selânik.
İsmet Özel















