Müslüman Mısınız
Bu soruya her Müslüman “Elhamdülillah, Müslümanım
Güncel
- 30-09-2014 12:54
Bu soruya her Müslüman “Elhamdülillah, Müslümanım.” diye yanıt verir. Dünya üzerindeki dinlerden kendi farklılığını ve yerini vurgulamak için bu cümleyi kullanmak bütün Müslümanların ortak cevabıdır. Bu cevabı verirken her Müslüman hak ve doğru yolda olduğunun kendine verdiği bir güven ve gururla bunu ifade etmektedir. Hatta bu cümle kalıbının dışında pek cevap verilmediği gibi verilse de muhatapta bir şaşkınlık oluşmasına yol açmaktadır. Zira Müslüman doğmuş olmak veya İslam dinini seçmiş olmak, Allah’ın büyük bir lütfu olarak algılanmaktadır. Bu yaklaşım elbette ki bir dindar için çok önemlidir.
Müslümanlık ırksal, ekonomik, sosyal ve sınıfsal yapının çok üstünde bir kimliktir. Her iki dünyada da Allah katında dikkate alınacak tek üst kimlik olan “Müslüman” tanımı üzerinden kendini ifade etmek, aidiyet duygusunun zirve noktasıdır. Bu konuda Kuran’da çok net ayetler bulunmaktadır. İlk vahiyden Resulullaha gelinceye değin Allah'a ve ahiret gününe inananların ve salih amel işleyenlerin ortak adının “Müslüman” olduğu vurgulanmaktadır.
“Allah'a davet eden, salih amel işleyen ve: «Ben gerçekten Müslümanlardanım» diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (41/33) ile “İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyandı; fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslümandı, müşriklerden de değildi.” (3/67) ayetleri, Allah tarafından gönderilen tüm dinlerin İslam olduğunu ortaya koymaktadır. Hatta “Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. Sizi o seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kuran’da, Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, size Müslüman adını veren O'dur… “(22/78) ayetinde bizzat “Müslüman” adını kendisinin verdiğini de vurgulamaktadır.
Allah’ın çok net bir şekilde Müslüman adını vermesine ve vurgulamasına rağmen, bin dört yüz yıldır Müslümanlar yaşadıkları olaylar sonucunda kendilerini bu kelimeyle ifade etmekte acziyete düşmüşlerdir. Tartıştıkları, savaştıkları veya fikir ayrılığına düştükleri Müslümanlardan kendilerini ayırmak için ikinci bir isimlendirmeye gereksinim duymuşlardır. Bazen de kendilerine yakıştırılan sıfatı süreç içerisinde kabullenerek kendilerini ifade etmeye çalışmışlardır. Sonuçta Müslümanların vahdetini parçalamaya yol açan şeytanın tuzağına düşmüşler, bölük pörçük olmuşlardır.
Müslümanlar en başta Maturidi, Eşari, Mutezili, Mürcie, Harici, Selefi gibi itikadi mezheplere, Hanefi, Şafii, Hanbeli, Maliki, Caferi gibi ameli mezheplere bölünmüşlerdir. Bir kısım itikadi ve ameli mezheplerin bir araya getirilmesi ile Sünni ve Şia gibi iki ana kolda toplanmışlardır. Mezhebi temelde bu bölünmüşlük de zamanla kendilerini ifade etmeye yetmemiştir. Müslümanların kendilerine has mezhep ve cemaatler oluşturması bu bölünmüşlüğü daha da derinleştirmiştir. Bu süreçte Kadıyanilik, Bahailik gibi İslam’dan olup olmadıkları dahi tartışılan akımlar da ortaya çıkmıştır. Bu konuda yapılacak basit bir çalışma ile İslam’ın yerel ve kişisel yorumlarına bağlı yüzlerce mezhep, tarikat ve cemaat olduğu görülecektir.
İslam’ın itikadi ve ameli mezhebi yorumlarına bağlı parçalanmışlık yanında tasavvufi ekol bazında da parçalanmışlık söz konusudur. Tasavvufun İslami olup olmadığına bakılmaksızın yapılan bir değerlendirme sonucunda Nakşibendîlik, Kadirilik ve Bektaşilik gibi temel ekoller yanında pek çok tarikatın da İslam âleminde parçalanmışlığı derinleştirdiğini görmekteyiz. İslam kardeşliği, anlayış ve hoşgörü temelinde çıktığını iddia eden tarikatlar dahi zamanla bölünmüşlüğün temel argümanı durumuna düşmüşlerdir. Ancak bölünmüşlük bu temelde de yeterli olmamış, cemaatler bazında dinsel yorum ve algı geliştirilerek bölünmeler hızlandırılmış ve yaygınlaştırılmıştır. Genellikle bir İslam aliminin eserleri ve yorumları bağlamında oluşturulan cemaatler, son yüzyılın yaygın bir gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Ülkemizde Nurculuk ve Süleymancılık, Hindistan ve Pakistan’da Kadıyanilik, İran’da Bahailik bu konuda en özgün örneklerdir. Kuran çerçevesinde bakış açısı geliştirmek için yazıldığı belirtilen kitapların, bir müddet sonra Kuran’a alternatif duruma dönüştürülmesi ve okuyucularca yolundan gittikleri âlimin bakış açısı ile bakılması bu duruma örnektir. Bu yapılanmalarda, içeriğin İslami olup olmamasından ziyade, diğer alimleri ve görüşleri yadsıyarak, belli bir alimin dinsel yorumlarını takip etmek dikkat çekmektedir.
İslam aleminin bölünmesine yol açan yapılanmalar içerisinde Mehdi olduğunu iddia edenlerin peşinden giden cemaatler de vardır. Her çağda olduğu gibi günümüzde de, özellikle hadisleri çarpıtarak amacına uygun bir şekilde yorumlayan, ayet okumasını dahi doğru dürüst beceremeyen, Mehdilik iddiasında bulunan hasta karakterli insanlar ve cemaatler vardır. Bu tipler hayatta olduğu müddetçe dünya nimetlerinden yararlanmakta, öldükten sonra da mehdi olmadığı ortaya çıkınca müritlerinde travmalara neden olmaktadırlar.
“Müslümanım” kelimesiyle kendisini ifadeyi yetersiz görerek ırk bazında İslam’ı algılayanlar da bulunmaktadır. Türk-İslam, Kürt-İslam, Arap-İslam gibi. Irkların varlığını ve gerekliliğini net olarak ortaya koyan İslam dini bu konuda da saptırılmış, sanki ırklarda ilahi ve dinsel üstünlük varmış gibi her bir ırk mensubu kendi ırkını öne çıkaracak mistik hezeyanlar üretmiştir. Böylece ırk temelli İslami yapılara bağlı bölünme de oluşturulmuştur.
İslam’ı anlama ve algılamada tavanda bu kadar bölünmüşlük yanında tabanda ise daha büyük bir karmaşa vardır. Gazete köşelerinden ve takvim yapraklarından dahi din edinme gibi bir yaklaşımın olduğu bir ülkede, “Müslümanım” demek sadece bir dil alışkanlığı olarak ortaya çıkmaktadır. Zira bu ifade bireyi bir buçuk milyarlık İslam aleminin bir bireyi olarak göstermekle birlikte, kendisini bu aleminin neresinde olduğunu tanımlamaktan uzak hissettirmektedir. Müslümanlar büyük bir yanılgı ve yanlışa düşerek hangi mezhebin, hangi tarikatın, hangi cemaatin, hangi kolunun neresinde olduğunu belirterek aidiyet kazanmaya çalışmaktadırlar. Hatta ev kapısının numarasına kadar tanımladığında kendini daha bir Müslüman hissetmektedirler. Kendilerini Müslüman dışında isimlerle isimlendirmeyi övünülecek bir şeymiş gibi öne sürenler, yarasanın ışıktan kaçması gibi "Kuran Müslümanlığı", "Sadece Kuran", "Sadece Müslüman" gibi kavramlardan da rahatsızlık duymaktadırlar. Zira bu kavramlar kendilerinin yaptığı büyük yanlışı hatırlatarak, Kuran'dan uzaklaştıklarını net bir şekilde vurgulamaktadır.
Bütün bu bölünmüşlük göz önüne alındığında, İslam aleminin başına gelen tüm belaların temelinde “vahdet” yokluğu yattığı ortaya çıkmaktadır. Her Müslüman bunu bilmesine rağmen vahdetin kendi cemaatinde olmasını beklemektedir. Oysa hiç kimse bir diğerinin hatırına ait olduğu örgütsel yapıdan vazgeçmemektedir. Aslında vazgeçmeden de bir araya gelmek mümkündür. Allah “De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: «Şahit olun biz Müslümanlarız».” (3/64) diyerek Ehl-i Kitapla bile ortak nokta geliştirmeyi emreden ayet bulunmaktadır. Buna rağmen Müslümanlar sanal ve dünyevi konuları bahane ederek, değil Ehl-i Kitapla kendi dindaşları ile bir araya gelememektedirler.
Sayısal olarak az olunan dönemde kardeşlik, iyilik, yardımseverlik ve vahdet mesajı veren örgütsel yapılar, dünyevi rantı elde ettiklerinde Kuran’daki bahçe sahipleri (68/17-33) gibi davranarak vahdetten uzak durmaktadırlar. Oysa Allah katında takva sahibi ve sevilen kul olmanın tek ölçüsü, Müslüman olmaktır. İslam alemini yok etmek isteyen kafirlerin de hedefinde olmak için tek koşul, Müslüman olmaktır. Bu anlamda Allah’ın sevdiği kul olmanın temel ölçüsü olarak ait olduğunuz mezhep/tarikat/cemaat/ırk hiçbir önem arz etmez iken kâfirler nezdinde de yok edilmemiz için Allah’ın istediği ölçülerde kul olmamız, yani Müslüman olmamız yeterlidir. Bu nedenle kendisini ifade etmek için Müslüman ismi dışında herhangi bir mezhep/meşrep/tarikat/cemaat gibi isimlendirmeye mecbur olanlar, buna ihtiyaç hissedenler vahdetin de düşmanıdırlar. Zira Allah “Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.” (6/159) ve “Onlardan (olmayın) ki, dinlerini ayırıp öbek öbek olmuşlardır. Her grup kendilerindekine güvenmektedir.” (30/32) ayetleri ile bizim durumumuzu çok önceden haber vermektedir. Bu ayet kapsamında kendini “Sünni, Maturidi, Hanefi, Nakşibendi, Nurcu, Türk Müslüman”, “Şia, Caferi, Farisi Müslüman” veya “Anadolu Alevisi” olarak tanımlamanın Allah katındaki sorumluluğu eşdeğerdir. Her biri sonuçta Müslüman ismine alternatif isimlendirme ile kendisini ifade etmektedir.
İslam dini, Allah'a ve ahiret gününe inanan Müslümanların birbirinden "farklı ve aykırı" düşüncede olmasına karşı çıkmamış, ancak isimlendirme başta olmak üzere "ayrı" olmalarının her zaman karşısında olmuştur. Zaten vahdet olayında herkesin aynı olması diye bir şey söz konusu olmayıp bir araya gelmek olgusu yatmaktadır. Bunun için de hangi mezhep/meşrep/tarikat/cemaat olursa olsun Müslüman adı altında, birbirine saygılı ve destekleyici olarak bir arada olmak, küfre karşı ortak tavır almak, vahdet için gerek ve yeter koşul olmaktadır. Kendilerini takip ettikleri alim veya okudukları kitaba nispetle tanımlamak yerine, Allah'ın vermiş olduğu Müslüman ismiyle tanımlanmak da bu farklılıkların rahmete vesile olmasında belirleyicidir. Farklılıkların kültürel zenginliğin bir göstergesi olması ve bilimsel gelişimin dinamiğini oluşturması, bizleri doğal olarak farklı olmaya zorlamaktadır. Güçlerin birleştirilmesinin de ileriye atılım için vahdete katkı sağlayacağı da bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.