Ünlü şairin, eserindeki ana simge olan melek tasvirinin Hristiyanlıkla hiçbir bağının bulunmadığını belirterek, "Bu melek daha çok İslam’ın meleklerine yakındır" itirafında bulunduğu ortaya çıktı.
Batı aydınının içine düştüğü inanç krizini ve Hristiyanlık estetiğinin tıkandığı noktayı gözler önüne seren bu çarpıcı yaklaşım, edebiyat dünyasında derin yankı uyandırdı.
Fırtınayla gelen ilahi çağrı
Hayatının son döneminde, 1912-1922 yılları arasında tam on yıllık bir emeğin sonucunda "Duino Ağıtları"nı tamamlayan Rilke, bu başyapıtın doğuşunu adeta mistik bir deneyim olarak nitelendiriyor. Duino Şatosu yakınlarında yürürken denizden ve fırtınanın içinden "Kim duyar, ses etsem, beni melekler katından?" şeklinde yükselen bir ses duyduğunu aktaran şair, bu ilahi cazibeye kapılarak diğer tüm işlerini bıraktı ve ömrünü bu ağıtlara adadı. Kendisini var eden yegane eserin bu olduğunu savunan Rilke, şiirlerindeki melek motifini ise kendi kültürünün çok uzağında bir yere konumlandırdı.
"Muhammed’in çağrısı" ile taassubu yıktı
Hristiyan kültürünün yarattığı manevi boşlukla mücadele eden bunalımlı bir Avrupa aydını olan Rilke, samimi ve saf bir şairane edayla İslamiyet'e yöneldi. Hz. Muhammed'in (S.A.V.) Hira Mağarası'nda Cebrail ile karşılaşma anını ve ilk vahiy nüzulünü anlattığı "Muhammed’in Çağrısı" adlı şiiri, şairin Hristiyan taassubundan tamamen sıyrıldığının en net kanıtı oldu. Şiirinde İslam imajlarını harmanlayan Rilke, "Tanrı yürüse, sonrasızlık içre yürür akan pınarlar gibi" mısralarıyla Hristiyanlığın "Teslis" (Üçleme) inancını açıkça reddederek tek Tanrı (Tevhid) fikrine uzandı.
Batı edebiyatı tıkandı, çare İslam'da arandı
Rilke’nin bu yönelişi, Hristiyanlık estetiği üzerine inşa edilen Batı edebiyatının artık insanlığa manevi bir reçete sunamadığının somut bir göstergesi olarak yorumlanıyor. Hristiyanlığın dar kalıplarına karşılık, İslam’ın kâinatı ve insanı tüm detaylarıyla kucaklayan geniş müsamahası, tıpkı zamanında Goethe’yi etkilediği gibi Rilke’yi de etkisi altına aldı. Edebiyat otoriteleri, Rilke’nin kaleminden dökülen bu uyanışın, manevi kriz yaşayan modern Batı aydını için hakikate doğru atılmış tarihi bir adım olduğunu vurguluyor.















