Türkiye'yi Sarsan İki Uzun Gün 15-16 Haziran Olayları Üzerine
15-16 Haziran 1970 denildiğinde Türkiye tarihindeki yaşanmış en büyük işçi eylemlerinden biri hatırlanmaktadır
Fikir
- 15-04-2015 23:00
15-16 Haziran 1970 denildiğinde Türkiye tarihindeki yaşanmış en büyük işçi eylemlerinden biri hatırlanmaktadır. Bu tarihle adeta özdeşleşmiştir, ülkemizdeki işçi mücadelesi. Türkiye tarihindeki kitlesel haldeki ilk işçi sınıfı ayaklanması olması özelliğini taşımaktadır. Bu tarihlerde İstanbul, İzmit ve Gebze’yi kapsayan bölgede toplam 113 işyerinde 100.000’e yakın işçi, işi bırakarak direnişe geçmiş ve büyük protesto eylemleri gerçekleştirmişlerdir. Bu konuda yüzlerce makale ve kitap kaleme alınmıştır. Kitaplar içerisinde DİSK Genel Sekreteri Kemal Sülker tarafından yazılmış, 1987 yılında V Yayınlarından çıkmış olan "Türkiye'yi Sarsan 2 Uzun Gün, 15-16 Haziran" adlı kitap, yazarın olayların tarafı ve bizzat içinde bulunan kişi olması nedeniyle önemli bir kaynaktır. Duygusal ve tarafgir bir anlatım hakim olmakla birlikte olayların birinci elden anlatımına olanak tanıdığı ve akıcı bir üslupla kaleme alındığı için dikkate değerdir.
Bu kitap eksenli bir değerlendirme yapmak amacıyla kaleme alınan bu yazıda, ülkemiz tarihinde önemli yeri olan olaylar, etkileri, sonuçları ve yazarın değerlendirme şekli ele alınacaktır. Ancak en baştan belirtmek gerekir ki, tarihini bilmekten yoksun olmayı erdem sayan halkımız, bu konuda da yeterince bilgi sahibi değildir. "Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür." sözünü haklı çıkarmak istercesine üzerinden yarım yüzyıl dahi geçmemiş bu olaylar hakkında ilgisiz ve bilgisizdir. Geçmişte yaşanmış acı ve korku dolu yılların bu durum üzerinde etkisi olduğunu kabul etsek bile, yaşanmış bu olay göz ardı edilebilecek nitelik ve içerikte değildir. Olumlu ve olumsuz tüm yönleriyle bilinmesi ve anlaşılması gereken nadir olaylardan birisi olarak yakın tarihimizde yerini almıştır.
Olayların arka planı uzun yıllara dayanmakta, ülkemizdeki işçi sınıfı bilincinin ve sosyalist devrimin altyapısının oluşma sürecinden beslenen bir yapıya sahiptir. Uzun yıllar süren ve egemen güçlere karşı emeğinin hakkını alabilmek için, 1961 anayasası ile sendikal örgütlenmeye tanınan özgürlükçü haklarını kullanan işçiler ilk aşamada o zamanlar hakim konfederasyon olan Türk-İş'ten ayrılmaya başlamışlardır. İlk etapta ayrılan üç sendika (Maden-İş, Basın-İş ve Lastik-İş) ve onlara katılan iki sendikanın (Gıda-İş ve Türk Maden-İş) 12 Şubat 1967’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunu (DİSK) kurmaları ile farklılaşma başlamıştır. Türk-İş'in partiler üstü olma, devlet ve işverenle her alanda uzlaşmacı tutum izleyen sendikacılığının karşısına gerçek bir sınıf sendikacılığı ile çıkmışlardır. Konjonktürün uygun ve sosyal hareketliliğin fazla olması nedeniyle kısa sürede işçiler, kitleler halinde DİSK’te örgütlenmeye başlamışlardır. Her ne kadar işçi sınıfının haklarını alması temelinde kurulmuş bir konfederasyon olsa da süreç içerisinde sömürüye, zulme ve adaletsizliğe karşı sosyalist söylemle karşı durmanın yollarını geliştirmişlerdir. Yönetimde söz sahibi olma, tekelci ve komprador burjuvazinin çıkarlarına darbe vurma ilkeleri vardı. Bu nedenle dikkat çekiyor, üye sayısını her geçen gün artırıyor, üyelerinin haklarını savunma noktasında tavizsiz tutumunu sürdürüyordu. 1970’te Türk-İş’in kamu işçileri ağırlıklı bir milyon, DİSK’in ise özel sektör ağırlıklı yüz bin civarında üyesi olmasına rağmen, bu durum işverenler ile Türk-İş'i, dolayısıyla hükümeti önlemler almaya itmiştir.
Alınan önlemlerin ilk telaffuz edildiği yer, Türk-İş'in Erzurum'da toplanan 8. Genel Kurulu olmuştur. Kurulda konuşan Çalışma Bakanı Seyfi ÖZTÜRK 274 ve 275 sayılı yasalardaki değişiklikler sonucunda "Yeni değişiklik tasarısı ile DİSK'in çanına ot tıkanacaktır. DİSK varken genel grev hakkını tanımamız mümkün değildir!" diyerek amacı ortaya koyuyordu. Basın ise olayı daha net söylüyordu: "Türk-İş'ten başka konfederasyon kalmayacak!"
Teklif edilen yasaya göre; "Bir işçi sendikasının Türkiye çapında faaliyet gösterebilmesi için o işkolundaki toplam işçi sayısının en az üçte birini üye olarak temsil etmesi, İşçi federasyonlarının faaliyette bulunabilmesi için, kendi işkollarındaki toplam işçi sayısının en az üçte birini üye olarak temsil etmesi, İşçi konfederasyonlarının kurulabilmesi için işkollarında en az üçte bir üyeye sahip sendika ve federasyonların en az üçte birini ve sendikalı işçi sayısının en az üçte birini üye olarak temsil etmeleri gerekmektedir." Ayrıca tasarı işçilerin istedikleri sendikaya serbestçe üye olmalarını ve beğenmedikleri sendikalardan ayrılmalarını güçleştiren, toplu sözleşme ve grev haklarını kısıtlayan hükümler içermekteydi.
Bu maddelerin yasalaşması sonucunda; DİSK ve bağlı sendikaların tamamına yakını ile bağımsız sendikaların tümü işlevsiz hale geliyordu. Üçte bir koşulunu sağlayamayan sendikalar var olabilecekler, isteyen işçiler yeni sendikalar kurabileceklerdi. Ancak mevcut sendikalar ve yeni kurulacak sendikalar 1/3 koşulunu gerçekleştirinceye kadar faaliyette bulunamayacaklardı. Sonuçta gerçekleştirilmek istenen "tek ve zorunlu sendikacılık" idi.
274 ve 275 sayılı yasalarda yapılacak değişiklikler üzerine DİSK başta olmak üzere tüm sol kesimler tartışmaya başladılar. Bu yasa değişikliği gerçekleştiği takdirde hareket kabiliyetlerinin olamayacağının bilincinde idiler. DİSK, bu değişikliğe karşı hazırlıklı olabilmek amacıyla yasa değişikliği gündeme gelir gelmez bir komite oluşturdu. İşyerlerinde de bilinçli işçiler bu konuda aralarında tartışmaya başladılar. İşyerlerinde, ileride kararlaştırılacak eylemlerin oluşturulması görevini üstlenerek gerekli çalışmaları yapacak Direniş Komiteleri kuruldu. Değişiklik önerilerinin meclise gelmesiyle birlikte bu çalışmalara hız verildi.
İlgili yasaların bu şekilde düzenlenmesine sol sendikalardan büyük tepki gelişiyordu. İşçi sınıfındaki hareketliliği ve muhalefet bilincinin artmasını kontrol altına almak amacıyla, 11 Haziran 1970'te, çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı İş Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasasında değişiklik yapan tasarı, Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisinin işbirliğiyle önce Millet Meclisi, ardından Senato'dan geçirildi. Yasa taslağı Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'ın onaylamasıyla yürürlüğe girmiştir.
DİSK yöneticileri tepkilerini göstermek amacıyla Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Başbakan Süleyman Demirel ve CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit ile görüşmüşlerdir. Ancak sonuç alamamışlardır. Bunun üzerine DİSK 17 Haziran günü tepki mitingi düzenleme çalışmalarına başladı. Fakat DİSK'e bağlı işçiler bu tarihi beklemeden 15 Haziran 1970 sabahı, İstanbul'un belli başlı merkezlerine doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Anadolu yakasında başlayan yürüyüş Kartal ilçesinden katılan işçilerle Ankara Asfaltı boyunca ilerlerken, başka fabrikalardan da katılanlar oldu. Yürüyüş saat 17:00'ye kadar sürmüştür. Bir başka yürüyüş kolu da Beykoz ve Paşabahçe'den Üsküdar'a doğru olmuştur. 16 Haziran'da ise Gebze'den başlayan işçi yürüyüşü, Kartal'dan katılan işçilerle birleşerek Bağdat Caddesi üzerinden Kadıköy İskele Meydanına kadar ulaşmıştır.
Avrupa Yakasında ise 15 Haziran 1970'te, Bakırköy - Topkapı - Sağmalcılar güzergahında yürüyüş yapıldı. 16 Haziran'da, Topkapı dışındaki kesimlerden gelen kollar birleşip, Aksaray üzerinden önce Sultanahmet'e, oradan Eminönü'ne geldiler. Valilik Haliç üzerinde yer alan o zamanki iki köprüyü de açtırarak, eylemcilerin Beyoğlu tarafına geçmesini engellemiştir. Levent ve Beyoğlu'nda da küçük yürüyüş kolları oluşmuştur. Gösterilen tepki esas olarak DİSK üyesi işçilerden geldiği halde, yürüyüşlere çok sayıda Türk-İş işçisi de katılmıştır. Olayların birinci günü akşamı Bakanlar Kurulu 60 günlük bir sıkıyönetim ilan etmiştir. DİSK ve bağlı sendikaların yöneticilerinin pek çoğu sıkıyönetim mahkemelerince tutuklandılar ve yargılandılar. Kadıköy'de meydana gelen olaylarda 3 işçi, 1 polis ve 1 esnaf yaşamını yitirdi. 16 Haziran'da Ankara, Adana, Bursa ve İzmir'de de küçük çaplı olaylar yaşandı. İşçiler sokaklarda taleplerini "Anayasa çiğnenemez!" "DİSK kapatılamaz!" sloganları ile dile getirdiler. Ayrıca "Bağımsız Türkiye!", "Amerikan Üslerine Hayır!" gibi işçilerin bireysel hak talepleri dışında politik söylemler de içermekteydi. Özellikle de "Demirel istifa! Ordu-İşçi el ele!" sloganı gibi.
Bu olaylar hakkında en çok üzerinde durulan konu, eylemin kim tarafından başlatıldığıdır. Hiçbir inandırıcılığı olmasa da, DİSK başta olmak üzere bir kesim tüm bu kitlenin kendiliğinden ve örgütsüz bir şekilde bir araya geldiğini vurgulamıştır. 15–16 Haziran olaylarına Dev-Genç’liler, TİP’liler ve diğer solcular da katıldı. İşçilerin, DİSK’in hazırladığı yasal bir miting öncesinde, sendikaların öncülüğü olmaksızın, işyerlerindeki bazı örgütlülükler temelinde kendiliklerinden başlattığı barışçıl gösterilerin, yapılan müdahalelere bağlı olarak ve Dev-Genç’lilerin de teşvikiyle ortam sertleşmiştir. DİSK, barışçıl gösterilerden yanaydı. Ancak işyerlerinde 1969 yılından beri oluşturulan Direniş Komiteleri ve Dev-Genç’in 15-16 Haziran günleri sürdürdüğü çalışmalar, DİSK’in planladıklarının dışında bir eylemlilik yaratmıştır.
Türkiye İşçi Partisi söz konusu yasa değişiklikleri için Anayasa Mahkemesine iptal davası açtı. Olayların ardından CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, Genel Başkan İsmet İnönü ile birlikte partisi adına Anayasa Mahkemesine başvurdu. Anayasa Mahkemesi, yasa değişikliği konusunda açılmış olan davaları "Anayasaya aykırı olduğu" için 8-9 Şubat 1972 tarihinde iptal etmiştir.
Olayların sonucunda, eylem sırasında ilan edilen sıkıyönetim döneminde 4.300 dolayında önder işçi işten atılmıştır. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonunun İşveren Dergisi’nde kara liste olarak yayımlanan bu işçiler uzun süre herhangi bir fabrikaya alınmamıştır.
16 Haziran'da İzmit ve İstanbul'da sıkıyönetim ilan edilmiştir. 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinde Kemal Türkler ve diğer DİSK yöneticileri halkı kışkırtmak ve bölücülük propagandası yapmaktan yargılanmış ve davalardan beraat etmişlerdir.
15–16 Haziran’ın diğer bir özelliği, işçilerin kendi destekledikleri partilerin tavrını reddederek, ortak sınıf tavrında birleşmeleriydi. Millet Meclisinde temsil edilen siyasal partilerden Türkiye İşçi Partisi dışındakiler, 12 Haziran 1970 günü yapılan oylamada DİSK’i etkisizleştirmeye yönelik yasa tasarısı lehinde oy kullanmışlardır. Ancak kendileri bu konuda destekleyici ve bu kadar insanın zulme uğramasına neden olmamışlar gibi Anayasa Mahkemesine yasa değişikliklerinin iptali için başvuruda bulunmuşlardır. Sırça köşklerinde hayat sürebilmek için Anadolu evlatlarını bir piyon gibi kullanmak hastalığından vazgeçmeyen sağ ve sol egemen güçler, kendilerine yakışan bir tavırla işçilerin kışkırtılmasına zemin hazırlayarak sosyal hareketlerden nemalanmaya çalışmışlardır.
275 Sayılı Yasanın değiştirilerek DİSK’in etkisiz hale gelmesi için hazırlanan kanun tasarısını, o tarihlerde Türk-İş’e bağlı Genel-İş Sendikasının Başkanı ve CHP milletvekili olan Abdullah BAŞTÜRK ve arkadaşları vermiştir. Ancak yıllar sonra Abdullah BAŞTÜRK, DİSK’in 1977 yılında toplanan 6. Genel Kurulunda DİSK Genel Başkanlığına getirilmiştir. Ayrıca 16 Haziran 1970 günü Ankara’da DİSK Bölge Temsilciliğini basan ve tahrip eden, DİSK tabelasını indiren grubun başında bulunan Fehmi IŞIKLAR, daha sonraki yıllarda DİSK Genel Sekreterliği getirilmiştir. Tarihsel süreçteki bu örnekler de göstermektedir ki her siyasal akım içerisinde öne çıkan ve zamanla saf değiştiren tipler bulunmaktadır. Rantın aktığı istikamette yön belirleyen bu kişiler her halükarda halkın ve hakkın yanında olduğunu da açıklamaktan geri durmamaktadırlar. Kendilerini destekleyen kişileri de bulduktan sonra her dönemde yaptıklarının doğru ve savunulabilir olduğunu ortaya koymaktadırlar. Samimi ve saf duygu ve inançla onlarla birlikte hareket edip öne çıkamayanlar veya esnek hareket kabiliyetine sahip olamayanlar da tarihsel bir figür ve isimsiz kahraman olarak yerini almaktadırlar. Kendi savrulmalarında bir keramet bulunması için de yardakçıları ile birlikte çaba sarf etmektedirler.
15-16 Haziran olayları Türkiye sosyalist hareketinde de önemli etkilerde bulunmuştur. Milli Demokratik Devrim taraftarlarınca öne sürülen “Türkiye’de devrime öncülük edecek güçte işçi sınıfı yoktur.”, "Sosyalist Devrimin yolunu asker-sivil aydın zümrenin başını çektiği sol bir askeri müdahale açar.” şeklindeki görüşler tartışılır hale gelmiştir. Ayrıca “Tam bağımsız ve demokratik Türkiye kurulmadan işçi sınıfı partisi kurulamaz” iddiasında olan görüşler güç yitirmiştir. Sendikal eylemcilerde, sendikal ve politik mücadelenin birbirinden ayrılamayacağı düşüncesi yerleşmeye başlamıştır. Günümüze gelindiğinde ise tüm bu tartışmalar entellektüel bilgi düzeyinde bir avuç kesim tarafından paylaşılır duruma dönüşmüştür. İşveren merkezli egemen güçler tarafından işçilerin örgütlülüğü ve hak arama yaklaşımları gerilemiş, işçi kesiminin ülke politikalarına değil yön verme, karşı çıkma güçleri dahi kalmamıştır. Dolayısıyla 15-16 Haziran olayları sonrasında yapılan tüm analizler mantıklı ve tutarlı olsa da gelişen vahşi kapitalizm, kitleyi depolitize edip bireyselleştirme sürecinde çözüm üretemeyecek ve savunamayacak şekilde bırakmıştır.
Son olarak yazılmış olan bu kitap hakkında da bir çift laf etmek gerekir. Ne yazık ki ülkemizde bilimsel kriterler rafa kaldırılıp tarafgir yaklaşımlar ön plana çıkarılınca olayları anlama ve algılamada da sorun yaşanmaktadır. SÜLKER bu kitapta DİSK yöneticilerinin konuşmalarını ve ortamlarını anlatırken hoşgörülü, anlayışlı, analitik, mantıklı ve tutarlı olduklarının altını çizmektedir. Onların işçi hakları için özverili bir şekilde çalıştıkları ve hiç yanlış yapmadıkları algısı oluşturulmaktadır. İşçi sınıfının sömürülmesi ve haklılığı temelinden yola çıkarak her yaptıklarının ve söylediklerinin doğru ve art niyetsiz olduğunu vurgulamaktadır. Ancak Türk-İş başta olmak üzere karşı tarafı ne yaptığını bilmez, mantıksız, tutarsız, art niyetli, işverene işçiyi ve yabancı güçlere ülkeyi peşkeş çekmek için her şeyi yapan, ilkesiz insanlar olarak göstermektedir.
Her iki tarafın da değerlendirme toplantılarını içkili sofralarda yaptığından bahsederken bile bu tarafgirlik ön plana çıkmaktadır. Kendilerinin içki sofralarında işçi haklarını nasıl savunmaları gerektiği görüşülürken oluşturulan imaj mükemmel bir görünüm arz ederken, karşı cenahın içki sofraları ve konuşma içerikleri insanı tiksindirecek şekilde tasvir edilmektedir.
Konuşma metinleri de aynı mantıkla ele alınmıştır. DİSK yetkililerinin konuşmaları insancıl, eşitlikçi, demokratik ve şiddet karşıtı, uluslararası illegal ilişkileri bulunmayan olarak gösterilmektedir. Karşı tarafı ise devletin baskıcı gücünü arkasına almış ve muhataba hissettiren, kendini uluslararası sermaye ve güç odaklarına bağlamış, ülkeyi dış düşmanlar ve yerli işbirlikçileri olarak gördükleri solculardan korumak için her türlü yasal olan veya olmayan yolları kullanabilecek bir ruh yapısına sahip olarak göstermektedir.
Olaylar esnasında tahrip edilen yerler, saldırılan karakollar, polisin elinden suçluların alınması gibi olaylar ise küçümsenerek sıradan olaylar gibi gösterilmektedir. Oysa bu kadar kalabalık bir kitleyi kontrol etmek gerçekten çok zordur ve bunu küçümseyerek örtmek yerine, kabullenmek daha erdemli bir davranış olacaktır. Ancak ülkemizde şiddet uygulayanlar her zaman kendi yaptıklarını masum ve zorunlu, başkalarının yaptıklarını ise kasti ve kötü olarak göstermişlerdir.
Kitapta bahsedilen en ilginç ayrıntı ise 15-16 Haziran olaylarının başlamasını DİSK Genel Başkanlığının bilmemesi ve basından öğrenmesidir. Kitapta bu durum "Olup bitenler hakkında DİSK yöneticilerinin yeterli değil, hiç bilgisi yoktu." diye anlatılmaktadır. Hatta emniyet birimlerinin dahi "bu hareketten hiçbir haberi yok, olay esnasında bilgi topladıklarını" söylemektedir. Bu durumu SÜLKER'in yazmış olması kabullenmeyi gerektirmemektedir. Doğru bile olsa ister istemez inandırıcılığı bulunmamaktadır. Yaklaşık yüz binlik bir kitlenin kendi kendine bir anda organize olması olası değildir. En mantıklı olanı sendika öncülüğünde oluşturulmuş direniş komitelerinin bu işi örgütlemiş olmasıdır. Bunun da Genel Başkanlıktan bağımsız olması, özellikle de habersiz olması olası değildir. Diyelim ki böyle bir şey habersiz oldu. O zaman böyle bir sendikanın kitlesini yönetememesi, kitleyi her türlü provokasyonlara açık hale getirmesi de kabul edilemez. Sonuçta Genel Başkanlık ile üyeler arasında koordinasyonsuzluk olduğunu varsaysak bile böyle bir eksiklik normal olamaz.
Tüm kitlesel hareketlerde yaşanan bir süreç 15-16 Haziran olayları özelinde de yaşanmıştır. İşçi önderleri mücadeleyi daha derinleştirerek elde edilecek hakları artırmak amacıyla gerek geçmişte gerekse günümüzde siyasete atılmaktadırlar. Ancak sistemin çarkları arasında rahat bir yaşam sürmeye başlamaları sonucunda ilerleme sağlayamamaktadırlar. Sonuçta işçi hakları geçmişe oranla her zaman gerilemiş ve günümüzdeki halini almıştır. Yine garip bir tecellidir ki, işçilerin emeği ve alın teri üzerinden milletvekili olan veya önemli makamlara gelenler herkes tarafından bilinip tanınmakta ve saygı duyulmaktadırlar. 15-16 Haziran olaylarında ölen Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram, Mehmet Gıdak, Doğukan Dere, ve Yusuf Kahraman isimlerini ise hatırlayan var mı acaba!
DİĞER HABERLER
eşya depolama
ahsap mobilya
Turkey Hair Transplant Packages
ts3 satın al
Anlaşmalı Boşanma Davası
FUE
iptv bayilik
Eşya depolama
iptv bayilik