Yahya DÜZENLİ ile sıra dışı bir Necip Fazıl sohbeti
Vefatının 29. yılı münasebetiyle Yahya DÜZENLİ ile sıra dışı bir Necip Fazıl sohbeti. Mesajını duruş, duruşunu mesaj haline getirmiş bir büyük inanmış: Üstad Necip Fazıl; “Necip Fazıl’ı anlamak her şeyi anlamak olacaktır!”
Türkiye
- 11-02-2012 11:34
Üstad’ın Hacc’ı sırasında Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimizin kabrinin önüne geldiğinde yaptığı o insanı eritici dua ve şu sözü O’nun tüm kimliğini ele vermeye yeter sanıyorum. Diyor ki Ravza-i mutahhara’da : “Necip Fazıl! Sen bu ânı görmek için yaratılmışsın !”
Üstad’ın hayatı aslında bir hesaplaşmanın tarihidir. Aslî toprağından sökülmüş, atılmış, katledilmiş bir neslin bütün acılarını, trajedilerini (bir paratoner gibi) üzerine çeken ve (Kur’an-ı Kerim’in) “kalk ve uyar” emrini iliklerine kadar hisseden ve bunun gereğini yerine getiren bir büyük hissedicidir. “Ölsek de sevinin eve dönsek de!” diyerek gayesi ve memuriyeti yolunda hiçbir engel tanımayan bir medeniyet savaşçısı… Üstad; sonuçlar doğuran fikirlerin sahibidir. Bu sonuçlar riskli de olsa her zaman o riskleri göze almıştır. Kesitler halindeki uzun hapishane hayatı bunun göstergesidir. Üstad aldığı risklerin bedelini burada, kendi coğrafyasında ödemiştir. Şedit CHP iktidarının İslâm’ın her türlü izlerini toplumdan silme uygulamalarına karşı verdiği destansı mücadele herkesin malûmudur. O, bu mücadelenin sonuçlarını bilerek, göze alarak vermiştir kavgasını. Nazım Hikmet ve kimileri gibi, tehlike gördüğü anlarda bu toprakları terk etmemiştir, bu coğrafyadan kaçmamıştır.
O, İMAM-I RABBANİ ÇİZGİSİNİN GÜNÜMÜZ TEMSİLCİSİDİR
O diyordu ki: “Doğruyu mu arıyorsun? Allah ile Resulü’nün bildirdiği. İyiyi mi arıyorsun? Allah ile Resulü’nün öğrettiği. Güzeli mi arıyorsun? Allah ile Resulü’nün gösterdiği.” İşte Üstad’ı, insanın doğru-iyi-güzel ve yanlış-kötü-çirkin şeklinde iki kutuplu bu dünya ve ötesi macerasında hedef gösterdiği bu cümleleri O’nun “meselesi”ni anlatmaya yeter. “Lâfımın dostusunuz çilemin yabancısı. Yok mudur sizin köyde çeken fikir sancısı? ”mısralarında da dile getirdiği “fikir sancısı”.. İşte bu sancının neticesidir ki ortaya kâmil bir medeniyet tasarımı halinde O’nun Büyük Doğu olarak isimlendirdiği mukaddes emanet davasını, bu yüzyılın şartlarında bütünleştirmiş ve insanlığa teklif edilmiş, sunulmuş bir mimarî proje olarak ortaya koymuştur. Aslında bu bir yenileyiciliktir. Eski deyimle tecdiddir. Üstad bu manâda (anlaşılmasa da, görülmese de) bir müceddittir. Çünkü İslâmi çizgiyi doğuşundan bu yana takip ederseniz, bu çizginin tecditle bugüne ulaştığını görürsünüz. Aslında O; Allah’ın Resulü ve Sahabîlerden sonra ümmetin en büyüğü büyük müceddit İmam-ı Rabbanî çizgisinin günümüzdeki temsilcisi idi. O büyük yenileştiricinin izini takip eden bir yenileyici. Bu konunun derinliğine girmenin yeri burası değil, sadece bu tesbitlerle yetinelim isterseniz. Aslında, bugün bile ülkemizde ve tüm İslâm aleminde halâ anlaşılamamış olan İmam-ı Rabbanî hazretleri’ni anlayabilmiş ve anlatabilmiş ve O’ndan aldığı silsile nefesini kalıplaştırabilmiş yegane kişi de gene Üstad Necip Fazıl’dır. Müslüman olmuş bir İngiliz bilim adamının deyimiyle “Postmodern dünyada kıbleyi bulma”nın niçin ve nasılını İdeolocya Örgüsü’yle ortaya koymuştur. Tabii bunu görebilecek olanlar; “ideoloji bir ihtiyaç mıdır?”, “bunu ifade edebilecek, bütünleyecek mütefekkir-düşünce adamı nedir?” gibi günümüzün Müslüman aydınlarının yabancısı olduğu, kıyısından bile geçemedikleri temel soruları hem sorabilen hem de cevap verebilenlerdir.
BÜYÜK DOĞU; İSLAMİYET’E YOL AÇMA GEÇİDİDİR
Osmanlı sonrası gerek ferdî zuhur, gerekse de toplumsal zuhur için mutlak gerekli olan ihtiyacı (belki büyük iddia gibi gelebilir size ama) sadece Üstad Necip Fazıl hissedebilmiş ve bunu İdeolocya Örgüsü ismiyle bütünleştirmiş, örgüleştirmiştir. Ne diyordu bu eserinin ilk baskısındaki ithafında ? “Ben bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım.” İfadesinin altını çizmemiz gerekiyor. Gene İdeolocya Örgüsü’nün girişinde “Fikirde, sanatta, anlayışta, anlatışta, buluşta, tutuşta, dağıtışta, toplayışta ve nihayet yaşanmaya değer hayatın ölçülerini billurlaştırma işinde dünyanın en büyük adamı olmak isterdim; nefsim için değil de, sırf O’nun ümmetinden en hakîr ferde düşen liyakat payını ve üstünlük derecesini göstermek için…” diyor. İşte Üstad’ın temel fonksiyonu, ne yapmak istediği ve yaptığı burada ortaya çıkıyor ve ortaya konuluyor. Üstad, Osmanlı sonrası artık devlet ve toplum plânında tefessüh eden, ortadan kaldırılan İslâmın bütün bir tasarım halinde yani medeniyet projesi olarak yeni zaman ve mekân şartlarında nasıl olacağı? temel sorusunun cevabını İdeolocya Örgüsü’yle vermiştir. Bunu da Büyük Doğu olarak isimlendirmiştir. Büyük Doğu; kendi ifadesiyle “Gelmiş ve gelecek zaman boyunca bütün eşya ve hadiseler zeminini avlamaya memur bir fikir ağı… Bu ruh, sistem ve ismin, bağlı olduğu iman mihrakına göre hiçbir istiklâli yoktur. Olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açma geçidi.. Ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti 21. asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi…” İşte Üstad’ın bahsettiğim tecdid işlevini bu cümlede bulabilirsiniz. O’nun kendisi müceddit olduğunu söylemiyor. Biz O’nun yaptığı işin ve sadece ülkemiz için değil, tüm İslâm alemi ve tüm insanlık için ihtiyaç olan tecdid-yenilemenin ne olduğunu, ne olması gerektiğini O’nun İdeolocya Örgüsü’yle anlayabiliyoruz.
Hayatları ‘kafeslerde’ geçen sun’i ve yabancı yemlerle beslenen kültür Müslümanlarının Üstad’ı anlayabilmelerini düşünemiyorum, zaten anlayamamışlardır da. Münevver Ayaşlı merhumun bir tesbitini hatırlıyorum. Diyor ki: “Evet, Necip Fazıl aşkı ve muhabbeti.. Diğer taraftan nedir bu Necip Fazıl nefreti? Hiç kimse tarafsız kalamıyor. Bu ne kuvvetli bir şahsiyet…” Üstad, o mücerretler adamı, fikrini, düşüncelerini yere öylesine indirmiştir ki bunu maddi olarak yakınında bulunanlar bile anlamamışlardır. Adam tanımanın surat tanımak olduğunu zannedenler tabii… Üstad, etrafındakilerin kalitelerinin de farkındaydı… “Hâlim, açık denizde düdük çalan bir gemi; Kim duyar, ötelerden haber veren bestemi…” mısrasıyla da, bir antik Yunan Şairinden aktardığı “Meğer ben bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum” özdeyişini, “Bakmayın kalabalığımıza. Aslında biz bir dolmuşu dolduracak kadar bile yoğuz!” tesbitlerini de bu manâda değerlendirebilirsiniz.
İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ MANİFESTODUR
Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü’nün ne olduğunu kim anlayabilir biliyor musunuz?
Din’in dünya tasarımının ne olduğunu anlayanlar,
Ahlâk-Dünya görüşü ilişkisini anlayanlar,
Dünya bilmecesinin çözümüne ilişkin sır idraki nden pay sahibi olanlar,
Fikir-İlim ayrılığı ve bütünlüğünün idrakinde olanlar ancak anlayabilir.
Bu manâda Üstad’ın İdeolocya Örgüsü bir manifestodur. Üstad İdeolocya örgüsüyle ütopya’sı olan adamdır. Projesi, gelecek tasarımı olan adamdır. Sürekli “aslında, aslında” diyorum, gene de demek zorundayım.. Aslında Büyük Doğu veya İdeolocya Örgüsü; bütün bir insan memuriyet ve mes’uliyetine Üstad’ın verdiği cevaptır. Sorumluluklar derece derece.. Üstadın yaşadığı gerçeklik ancak İdeolocya Örgüsü gibi bir cevabı gerektiriyordu. İdeolocya Örgüsü’ndeki birtakım kavramları, isimlendirmeleri bir türlü anlayamayanların Büyük Doğu’dan nasipleri yoktur. Üstad’ın kendisi İdeolocya Örgüsü’nün başında; “Eğer bu davayı bütünleştirebiliyorsak bizi ayakta ve saygıyla dinleyiniz; iddiamıza rağmen maskaralaştırıyorsak, maskaraların akıbetine mahkûm ediniz!!” demesine rağmen, her ikisi de gerçekleşmemiştir. Böylesine bir sığ idrak dünyasında yaşıyoruz.
İdeolocya Örgüsü’yle ilgili olarak, bugüne kadar söylenmemişlerden bir tesbit olarak batılı büyük bir kafanın sözünü aktarayım. Diyor ki; “çağın büyük adamı, çağının isteğini dile getirebilen, çağının isteğinin ne olduğunu söyleyebilen ve bu isteğe cevap verebilendir.” İşte Üstad’ın İdeolocya Örgüsü-Büyük Doğu Düşüncesi başta olmak üzere aslî fonksiyonu bu cümlenin işaret ettiğidir. Üstad; Büyük Doğu İdeolocya Örgüsüyle aynı zamanda bir dünya görüşü ahlâkı getirmiştir. Bunun ne olduğunu anlamak için gene kendisini dinleyelim isterseniz: “ Allah’ın Resûlü, buyuruyor ki:“- Ben ahlâkî mekârimi (keremleri) tamamlamak üzere geldim!” Buradan da anlıyoruz ki, ahlâk sadece dünya görüşünün bir neticesi değil, aynı zamanda sebebidir. Ahlâk o hale geliyor ki, fikrin kendisi oluyor. Fikir hemen onun başına geçiyor. Sonra fikrin neticesi oluyor. Yani, sebep ve neticesi, netice ve sebebi… Ahlâk bütün bu kâinat manzumesinde, duyan, düşünen ve hareket eden insanın bütün hareketlerini tatbik edeceği ruhî mîzan… Dünyada fikriyatını yapıp da ahlâkını belirtmeyen Filozofa Batı eksik gözüyle bakar. Ve batı tefekkürü bahsinde de anlattığım gibi hemen şu soruyu yapıştırır:
“- Söyle, ahlâkın nedir?.. Hemen hesabını ver! Bunu sormakla mükellefim! Ve sen bildirmekle!..”
Bizde ise, ahlâk her şey… Zannettiğimiz gibi, öyle sun’î terbiye hudutları, uydurma insanlık hudutları içinde değil… Onun çok dışındadır. Ve mefkűrenin, idealin, ta kendisi olan tasavvufî, İlâhi marifet davasının ana dayanağıdır ahlâk… Şimdi üstün ahlâkı, umumî mânadaki ahlâkın ve insanın ana sermayesi kabűl ettiğimiz zaman, dinin bütün dayanağı olarak görmekte zerre kadar tereddüde yer yoktur. Düşüncenin hemen arkasından gelen düşünme tavrının anahtarıdır ahlâk… Bütün ruh ölçülerinin esası… “ İdeolocya Örgüsü-Büyük Doğu; kendimize, yöremize, ülkemize, bölgemize ve küremize ait sorumluluklarımızın total/bütün/küllî ifadesidir. Sadece İdeolocya Örgüsü veya herhangi bir eserine bakmak nasıl muazzam bir enerji karşısında olduğumuzu göstermeye yeter.
HER YANLIŞ, NECİP FAZIL’DA DOĞRUSUNU BULMUŞTUR!
O’nun hayatı kendi kavramlarıyla “İman-Fikir ve Aksiyon”dan ibarettir. Ve Aksiyon kavramının coğrafyamızda kendisiyle bütünleştiği yegâne fikir adamı Üstad’dır. O’nun ; fikirsiz öfke ile öfkesiz fikir kavramları malûmunuzdur. Aksiyonu da “Üstün işe hakkedilmiş üstün fikir” olarak tanımlar. O, imanın öfkesini sürekli taşıyandır. Bu öfke; hastalıklı bir bünyenin ifrazatları şeklinde asla tezahür etmez. Üstad’da öfke, sağlıklı bir ruh ve fikir bünyesinin tabii ve gerekli refleksidir. Üstad bize maiyet olmayı değil, maiyet almayı öğretti. Çünkü O’nun misyonu bunu gerektiriyordu. Hiçbir zaman antitez olmadı, merkez oldu. Bu manâda savunduğu fikirlerden dolayı (bugün kimi Müslüman aydın artıklarında olduğu gibi) asla bir aydın saklanmasına, aydın kompleksine kapılmadı. Şeriat’in üzerine kuduz köpekler gibi saldırıldığı bir zamanda O, şeriati savunma psikolojisiyle değil, bir taarruz ruhiyle ortaya koymuştur. Büyük Doğular bunun örnekleriyle doludur.
O, BUGÜNÜN AYDINLARININ BİLE KAVRAMSAL AÇIKLARINI KAPATMIŞTIR
Üstad; sadece sadece kendi zamanının değil, bugünün aydınlarının bile kavramsal açıklarını kapatmıştır, bütünleştirmiştir. Kendi aidiyet dünyamızın kavramlarını rahat ve tabii bir şekilde günümüze taşımış, muhtevalandırıp kıymetlendirmiştir. Yeni ve aslına uygun bir muhteva kazandırmıştır. Bunlar fikirde aksiyonun gerekleridir. Sorunuzda geçen “Ben sizin yaptıklarınızı değil, yapabilecekken yapmadıklarını da istiyorum” sözlerinin manasını, ne anlama geldiğini, 1945 yılında gençliğe seslenirken ifade ediyor:: “Senin mahşer günü bizden davacı olmaman için, biz bu dünyada senden davacı olacağız!.. Bil ki muradımız sensin!” Müthiş,müthiş.. Üstad’ın aksiyoncu dünyasında her şey yerini, her yanlış doğrusu bulmuştur.
YENİ KİMLİK ARAYANLAR ÜSTAD’I ANLAYAMAZLAR
Bakın, bir besteci Schuman için “Ben bu büyük sanatçının eserleri ile arınıyorum, tazeleniyorum, güçleniyorum” diyor. Bu anlamda Üstad önemlidir. Şunları söyleyerek bitireyim istersiniz. Kimliğini yarı yolda düşürenler, kaybedenler ve yeni kimlik arayanlar Üstad’ı anlayamazlar. Necip Fazıl “kim olduğumuz”u, “Ne olmamız gerektiği”ni bildirmiş, ihtar etmiş, ömrünü bu yolda tamamlamıştır. O’nun mücadelesi bu anlamda bir kimlik ve varoluş mücadelesidir. O’nun hayatı mücadelesi; mücadelesi de hayatıdır. Mücadelesi hayatının her zerresiyle bu derece bütünleşmiş, yapışmış olanlar, kendi deyimiyle kahramanlardır. Yani ölmeden ölenlerle, ölüp de ölmeyenlerdir.
O, BAŞINI BİR GAYEYE SATMIŞ KAHRAMANDIR
İşte o ölüp de ölmeyen kahramanlardandır. O; başını bir gayeye satmış kahramandır. O, bu dünyada bir velî gibi yaşadı. Ancak velâyetle izah edilebilecek şeyleri gerçekleştirdi. O’nun bağlandığı etek; “Efendim, kurtarıcım, müjdecim, peygamberim. Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim!” dir. O’nun Allah ve Resulü ile sahabî kadrosu ve Velîler hakkındaki edep ölçüleri oralarda nasıl tavır takınılması gerektiğinin de ölçüsünü verir. Şöyle diyor Üstad: “Avrupa’da bir kısım filozoflar da herşeyi doz meselesi addederler. Doz, kıvam, had meselesi… Yemeği de yapan edeptir. Yağ veya tuz fazla kaçtı mı, lezzet bozulur. Bakın felsefî mânada edebin derinliğine!.. Ve en büyük itikad edeple başlar!..
Allah’ın Resűlüne Allah dememek şartiyle ne kadar medih varsa hepsi azdır!.. Evet; Allah dememek şartiyle… Gördünüz mü işin haddini?.. Bir sahabîye nebî dememek şartiyle ne kadar yüceltme yapılırsa azdır! Bir velîye de sahabî dememek şartiyle ne kadar saygı gösterilse az… Bunlar hep had meseleleridir. Had… Fakat ayağına basılınca “haddini bil” diyen adamın dilindekinden farklı… Bu had, yüksek tabakanın kavrayacağı haddir.”
Dinimizi, Tarihimizi, coğrafyamızı, dilimizi, ailemizi, hasılı her şeyimizi onunla idrak ettiğimizi düşünüyorum. O, aramızda iken farkına varamadığımız, eteğine tutunamadığımız bir Velî idi. Tıpkı İmam-ı Rabbani Hz.leri’nin mektubatında diyor ki: “Öyle bir vakitte yaşıyoruz ki, İslam gayreti başkalarına cinnet gibi görünse de bizim şu mecnunluğu kabul etmemiz ve ona göre savaşmamız lazımdır. Böyle bir günde cihad, ‘Cihad-ı Ekber’dir, ve küçücük bir amel ve bağlılığın hudutsuz ecri vardır. Böyle bir günde söz ve fikir cihadı, her cihaddan üstündür. Yolumuzun büyüğü buyurmuşlardır ki: -‘Eğer ben şeyhlik edecek olsam, alemde hiçbir şeyh, kendisine mürid bulamazdı. Fakat bize başka bir iş ve dava ferman olunmuştur. Bizim vazifemiz, Şeriatın teyid ve tervicinden ibarettir.” Akranı arasında İslamın azametini üstünlükle temsil edenlere düşen borç, hiç değilse küfür ehlinin İslam vatanında yayılan fikir ve görüşlerini yıkmaktır” İşte İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin kaleminden Üstad’ın fonksiyonu… Daha başka söze ne hâcet..
NİL GÜLSÜM / MİLAT Gazetesi