https://www.akasyam.com/files/uploads/user/f59937e10eb122196410ba86fe6a1353-438a54b6394854bb9b9a.jpeg
Ömer Naci Yılmaz

Masum Değiliz

21-04-2026 16:43

Zaman, avuçlarımızın arasından bir kum tanesi gibi süzülüp giderken geride bıraktığı boşluğa “modernleşme” adını verdik.

Oysa o boşluk, aslında inşa etmeyi unuttuğumuz, üzerine titremekten vazgeçtiğimiz ruhların sessiz çığlığıydı. Bugün aynaya baktığımızda gördüğümüz yorgun yüzler, sadece yılların yükünü değil; ihmallerimizin, ertelemelerimizin ve en acısı da teslimiyetlerimizin izlerini taşıyor. Sokaklarda, ekranların başında veya kendi iç dünyalarında kaybolmuş bir nesil gördüğümüzde parmağımızı başkalarına uzatıyoruz. Ancak hakikat, bir hançer gibi göğsümüze saplanıyor: Masum değiliz.

Her şey, o ilk sesi onlardan esirgememizle başladı. Yeni doğan erkek çocuklarımızın ve kız çocuklarımızın sağ kulağına ezan, sol kulağına kâmet okumayı köhne bir alışkanlık, çağ dışı bir gericilik saydık. Onların temiz fıtratlarını o ilahi muştuyla selamlamak yerine, modern dünyanın gürültüsüyle tanıştırmayı tercih ettik. O an anlamalıydık. Gömleğin ilk düğmesini yanlış ilikliyorduk. Ezan okunduğunda televizyonun sesini kısmayı, bir anlık hürmetle duraksamayı hem erkek çocuklarımıza hem de kız çocuklarımıza öğretmedik. Onlar müziğin ritmine kapılırken biz, mukaddes bir çağrının nezaketini ruhlarına üfleyemedik.

Bayram sabahlarını düşünün... O telaşlı, o bereketli sabahları. Bir bayram namazına ya hiç gitmedik ya da giderken erkek çocuklarımızı yanımıza alıp o safların sıcaklığını hissettirmedik. Kız çocuklarımızın evde o bayram neşesini hazırlayan el öpme merasimine, mahallenin büyüklerini ziyaret etme kültürüne dâhil olması için çaba sarf etmedik. Onları korumak, uykularını bölmemek ya da “konforlarını bozmamak” adına, bir bayram sabahının manevi huzurundan mahrum bıraktık.

Erkek çocuklarımızı kolumuza takıp cuma namazının omuz omza durulan sükûnetine götürmedik. Kız çocuklarımızı yanımıza alıp bir mezarlık ziyaretinde hayatın geçiciliğini, ölümün hakikatini onlara anlatmadık. “Korkarlar.” dedik, “Üzülürler.” dedik. Oysa onları asıl korkulacak olan o büyük boşluğun, anlam arayışının ortasında yapayalnız bıraktık.

Hangi sabah erkek çocuklarımızı veya kız çocuklarımızı şefkatle uyandırıp abdest aldırdık? Hangi seher vaktinde onlarla el ele sabah namazına yürüdük? Namaz çıkışında bir çay ocağının buğulu camları ardında, büyüklerle simit yiyip çay içmenin o kadim sohbetlerin bir parçası olmanın lezzetini onlara tattırmadık. Hayatın sadece teorik bilgilerden değil, bir büyüğün elini öperken hissedilen o sıcaklıktan, bir dedenin hikâyesinden ibaret olduğunu gösteremedik.

Cenazelerimiz oldu, taziyelerimiz oldu. Biz oralara hep yalnız gittik. “Çocukların orada işi ne?” diye düşündük. Oysa acının paylaşıldıkça azaldığını, bir komşunun omzuna dokunmanın değerini görmeleri gerekirdi. Erkek çocuklarımız bir tabutun altına girmeyi, kız çocuklarımız bir taziye evinde bir bardak su ikram etmenin asaletini öğrenemedi. Aile büyüklerini ziyarete giderken onları hep evde bıraktık. Tatil dendiğinde aklımıza sadece deniz kıyıları, sahiller ve lüks oteller geldi. Bayram tatillerini büyüklerin dizinin dibinde değil, güneşin altında geçirmeyi tercih edince bayramın bir tatil değil, bir “vurgun” olduğunu onlara biz aşıladık. Şimdi “Neden gelmiyorlar, neden aramıyorlar?” diye sormaya hakkımız var mı?

Mahallemizdeki bir nişan törenine, köyümüzdeki bir düğüne erkek çocuklarımızı ve kız çocuklarımızı götürmedik. Bir topluluğun parçası olmanın, sevinçte birleşmenin ne demek olduğunu bilmiyorlar. Alt kattaki teyzenin tevhit davetine, karşı apartmandaki komşunun mevlit merasimine ne kendimiz gittik ne de eşimizi ve çocuklarımızı gönderdik. “Vaktimiz yok!” dedik, “Kalabalık olur.” dedik; ama ekranların karşısında saatlerimizi harcamaktan geri durmadık.

Kandil gecelerini hatırlayın... O camilerin ışıl ışıl olduğu, gökyüzünün dua koktuğu geceleri. Erkek çocuklarımızı ve kız çocuklarımızı yanımıza alıp camilerin o büyüleyici atmosferine girmedik. Kandil simidinin o susam kokusunun, kandil şekerinin çocuk kalbinde bıraktığı o tatlı anının ne olduğunu çocuklarımız görmedi, bilmedi. Ramazan ayının o eşsiz bereketini, teravih namazlarında çocukların arka saflardaki o masum kıkırdaşmalarını, o manevi havayı onlarla solumadık. Kutlu Doğum etkinliklerinde Peygamber Efendimizin o eşsiz ahlâkını anlatacak bir ortama girmedik. Bizi yaratan Rabb’imizi, rehberimiz olan kitabımızı onlara hakkıyla tanıtmadık. Akşamları televizyon karşısında ailece vakit öldürürken bu değerleri anlatan bir filmi bile izleyip üzerine iki kelam etmedik.

Camilerimizin içini görmeden mihrap nedir, minber nedir bilmeden bu dünyadan göçüp giden gençlerimiz var, insanlarımız var. Kendi değerlerine bir yabancı gibi bakarken ruhunu teslim eden bu nesillere, bu insanlara biz nasıl kıydık? Onları o huzur ikliminden, o manevi sığınaklardan mahrum bırakırken aslında kendi geleceğimizin kapılarına kilit vurduğumuzu neden fark etmedik?

Hayatı sadece ders notlarından ibaret sandık. Erkek çocuklarımıza ve kız çocuklarımıza çarşının, pazarın ne olduğunu, bir alışverişin nasıl bir terazi dengesiyle yapıldığını göstermedik. Paranın sadece bir kartın içindeki sayılar olmadığını, onun arkasında nasırlı ellerin, dökülen alın terlerinin olduğunu anlatmadık. “Onlar okusun, onlar yorulmasın.” dedik. Ama onları bekleyen asıl yorgunluğun, hayata karşı hazırlıksız yakalanmak olduğunu fark edemedik.

Bunları ya hiç yapmadık ya da öylesine, eksik bıraktık. Tek bir gayemiz vardı: “Çocuklarımız yeter ki ders çalışsın.” Onları odalarına kapattığımızda, masanın başında ders çalıştıklarını sandık. Oysa biz onları, kapısını kendi ellerimizle kilitlediğimiz o odalarda, internet denilen o dipsiz kuyunun, o modern zaman şeytanının kollarına bıraktığımızı anlayamadık. Onların ruhları ekranların başında örselenirken biz içeride “geleceklerini kurtardığımızı” sanıyorduk.

Çocuklarımızın okullarda sosyalleşeceğini, hayatı öğreneceğini zannettik. Tüm sorumluluğu, tüm yükü öğretmenlerimizin omuzlarına yıktık. Anne-baba olarak vermemiz gereken terbiyeyi, aktarmamız gereken ahlâkı bir müfredattan bekledik. Hatta bir veli olarak rehberlik etmek yerine, öğretmenlerimizi ezerek ne kadar çok şey bildiğimizi, ne kadar nüfuzlu olduğumuzu kanıtlamaya çalıştık.

Bir öğretmen erkek çocuklarımızın veya kız çocuklarımızın bir hatasını, bir yanlış davranışını uyardığında: “Sen dersini ver, gerisine karışma, seni ilgilendirmez!” ukalalıklarıyla cevap verdik. Toplumun o kadim sosyal kontrol mekanizmalarını, mahallenin o koruyucu bakışlarını “Özgürlüğümüz kısıtlanıyor!” diye aşağıladık. Değerlerimizi küçümsedik, geleneklerimizi hor gördük. Kendi ideolojilerimizi kutsallaştırırken asıl kutsal olanı yani insanı ve onun ruhunu yok saydık.

Sonunda ne mi yaptık? Erkek çocuklarımızı ve kız çocuklarımızı “özgürlük ve demokrasi” adı verilen modern zaman putlarının kurbanı ettik. “Kendi kararlarını versinler.” dedik fakat onlara karar verecek bir irade, bir pusula bırakmadık. Kendi konforumuz bozulmasın, huzurumuz kaçmasın diye onları bozuk para gibi harcadık. Sokaklar kirlendiğinde, ahlâk aşındığında, değerler ayaklar altına alındığında ise aynaya bakmak yerine bağırmayı seçtik.

Kendi ihmallerimizin faturasını başkalarına kesmekte hiç tereddüt etmedik. Meydanlarda “Bakan istifa!” diye bağırırken aslında kendi vicdanımızın sesini bastırıyor, asıl sorumluluğumuzla yüzleşmekten köşe bucak kaçıyorduk. Suçu hep sistemde, hep dışarıda, hep başkalarında aradık. Oysa asıl istifa etmesi gereken biziz...

Biz, anne ve babalıktan çoktan istifa etmişiz çünkü bu kutlu makamın hakkını veremedik. Kendi evladının ruhuna dokunamayan, onun kulağına ilk ezanı bir yük gören, ona bir taziye evinde sabrı öğretmeyen bizler, dünyayı kurtaracağımızı sandık.

Şimdi durup düşünme vakti... Erkek çocuklarımız birer yabancı gibi büyürken kız çocuklarımız aidiyet hissini dışarılarda ararken “Biz nerede hata yaptık?” diye sormanın tam vaktidir. Hata, dünyayı onların ayaklarının altına serip cenneti başlarının üstünden çekip almamızdaydı. Hata, onlara sadece “başarılı” olmayı öğütleyip “iyi insan” olmayı unutturmamızdaydı.

Masum değiliz. Bu sessiz çığlık, bizim eserimiz. Bu ruhsal erozyon, bizim ihmallerimizin bir sonucu. Eğer bugün bir yerden başlayacaksak bu ancak hatalarımızı itiraf etmekle mümkündür. Ellerimizi dizlerimize vurup ağlamak yerine, omuzlarımızı birbirimize yaslayıp bu yıkılan duvarı yeniden örmek zorundayız. Çünkü bir nesil ziyan olduğunda sadece bir gelecek değil, bir tarih ve bir medeniyet de ziyan olur.

Gelin, önce kendi ruhumuzdaki o büyük ihmalden istifa edelim ve gerçek anne-baba olmanın, bir ruhu inşa etmenin o ağır ama onurlu yükünü tekrar sırtlanalım. Zira vakit daralıyor ve tarih, sadece yapanları değil, yapması gerekip de susanları da yazıyor.

Kahramanmaraş'ta kendini öğrencilerine siper edip şehit olan öğretmenimizin başörtülü olması başsağlığı mesajı yayınlamamızı, ona rahmet dilememizi engelleyecek bir karakter yoksunluğunu ortaya çıkarttığı için insanlığımızdan da utanalım, insanlıktan da istifa edelim.

 

Neler Söylendi?

Fikret Çiftçi

Yazınız için, çok çok müteşekkirim. Hayatımızda yaptığımız hataların çokluğu, başımıza bela edilen sistemin küfri esamesinden esinlenmiş, yada önun öğrettiği ve düşman etmeye çalıştığı değerlerdeki çelişkiden kaynaklanmıştır. Dilerim ömrümüzün sonuna demlerini yaşarken, bir kısmınıda olsa düzeltebilme imkanımız olur. Selam ve dua ile... 2 hafta önce
  • eşya depolama
  • ahsap mobilya Turkey Hair Transplant Packages ts3 satın al Anlaşmalı Boşanma Davası FUE iptv bayilik Eşya depolama iptv bayilik