Enerji Yolları: Vana Kimin Elinde?

Son günlerde Türkiye ile Azerbaycan arasında kapalı kapılar ardında yaşananlar, kameralar önündeki “iki devlet, tek millet” kucaklaşmalarının gerisinde ne denli çetin bir güç diplomasisinin yattığını gözler önüne serdi.

Fikir - 23-10-2026 18:21

Yusuf Ö. Haşimoğlu

Her şey, Bakü medyasında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı ve Türkiye destekli kurumları hedef alan, içinde “darbe” ve “etki ajanlığı” gibi ağır ithamlar barındıran haberlerle başladı. Devletin zirvesinden onaylı olduğu iddia edilen bu yayınların, Ankara’nın sert diplomatik notasının ardından internet sitelerinden alelacele silinmesi, akıllarda tek bir soru bıraktı: Bakü’de ne konuşuldu ki ipler bu denli gerildi?

Sızan kulis söylentileri, Fidan ile Aliyev arasındaki özel görüşmenin son derece sert, mesafeli ve karşılıklı restleşmelere sahne olduğu yönünde. Gerilimin görünürdeki sebebi, Azerbaycan’daki başörtüsü düzenlemelerine Türkiye’den gelen kamusal eleştiriler ve Bakü’nün bunu bir “içişlerine müdahale” olarak değerlendirerek tepki göstermesiydi. Ancak bu yüzeysel krizin altında, çok daha derin, stratejik ve ekonomik bir fay hattı uzanıyor: Enerji ve bölgesel ittifaklar.

 

Verilerin Söylediği: Asimetrik Bağımlılık Denklemi

 

Tam bu noktada, Türkiye kamuoyunu derinden etkileyen ve vicdanları yaralayan enerji denklemi devreye giriyor. Kpler, Vortexa ve uluslararası enerji kuruluşlarının verilerine göre İsrail, ham petrol ihtiyacının yüzde 40 ila 46’sını Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) hattı üzerinden gelen Azerbaycan petrolüyle karşılıyor. Ceyhan Limanı’ndan İsrail’e taşınan Azeri petrolü, günlük ortalama 94 bin varille son yılların zirvesine ulaşmış durumda. Hürmüz Boğazı’nı ve İran çevresindeki riskli güzergâhları baypas eden bu hat, İsrail’in enerji tedarikinde önemli bir yer tutuyor.

Madalyonun diğer yüzünde ise Azerbaycan var. Ürettiği ham petrolün yaklaşık yüzde 75-80’ini BTC üzerinden dünya pazarlarına sunan Bakü için bu hat, kelimenin tam anlamıyla bir yaşam koridoru. Toplam ihracat gelirlerinin yüzde 90’ı, gayrisafi yurt içi hasılasının ise yaklaşık yarısı hidrokarbon sektörüne dayanan bir ülke için petrolün dünya pazarlarına kesintisiz ulaştırılması, ekonomik ve siyasî istikrarın temel unsurlarından biridir.

Dolayısıyla aynı hat, iki farklı bağımlılık ilişkisini bir araya getiriyor. İsrail açısından önemli bir petrol tedarik güzergâhı olan BTC, Azerbaycan açısından ise enerji gelirlerinin ve dış pazarlara erişimin başlıca kanallarından biri. Türkiye de bu denklemde, yalnızca iki ülke arasındaki coğrafî mesafe üzerinde yer alan bir transit ülke değil; enerji akışının güvenliği ve sürekliliği bakımından stratejik konuma sahip bir devlet. İşte meselenin düğümlendiği nokta da burasıdır.

 

Hukukî Prangalar ve Jeopolitik Gri Alanlar

 

Peki, yükselen toplumsal tepkiyi ve kamuoyunun beklentilerini göz önünde bulunduran Türkiye, neden o vanayı kapatmıyor?

Bunun cevabını BTC hattının kuruluşuna ilişkin anlaşmalarda, ev sahibi ülke düzenlemelerinde ve uluslararası ticaret hukukunda aramak gerekiyor. Geçmişte imzalanan anlaşmalar, Türkiye'nin siyasî gerekçelerle petrol akışını durdurma imkânını sınırlayabilir; sözleşme ihlâli hâlinde tazminat ve uluslararası tahkim süreçleri gündeme gelebilir. Bu nedenle siyasî bir kararla vanayı mühürlemek, Türkiye'yi ağır hukukî ve ekonomik sonuçlarla karşı karşıya bırakabilir. Türkiye, mevcut sözleşmeler çerçevesinde BTC üzerinden taşınan petrolün satışına ilişkin kararlar üzerinde doğrudan tasarruf yetkisine sahip değildir.

Ancak bu tablo, Türkiye'nin hat üzerindeki bütün yetkilerini kaybettiği anlamına gelmez. Devletlerin uluslararası sözleşmelerden doğan yükümlülükleri ile kendi topraklarında güvenlik, çevre ve teknik denetim alanlarında sahip oldukları yetkiler aynı şey değildir. Asıl mesele, bu iki alanın nerede kesiştiği ve sözleşmelerin hangi durumları ne ölçüde düzenlediğidir.

Jeopolitik denklemler, yalnızca yazılı metinlerden de ibaret değildir. Yakın geçmişte, Avrupa'nın enerji güvenliği bakımından büyük önem taşıyan Kuzey Akım boru hatlarının sabotaja uğraması, dünyanın en gelişmiş altyapılarının bile mutlak güvenlik altında bulunmadığını gösterdi. Bu olay, BTC hattında da bir sabotaj yaşanacağı anlamına gelmez. Ancak kritik enerji altyapılarının teknik arızalara, güvenlik tehditlerine ve dış müdahalelere karşı hiçbir zaman yüzde yüz güvence altında olamayacağı gerçeğini hatırlatır.

BTC'nin geçtiği coğrafya da bu açıdan ayrıca değerlendirilmelidir. Geçmişte terör hareketlerinin yoğun olduğu bölgelerden geçen stratejik altyapılar, güvenlik riskleri bakımından sürekli gözetim ve değerlendirme gerektirir. Buna jeolojik tehlikeler, doğal afetler ve çevresel riskler de eklendiğinde, hattın güvenliği yalnızca siyasî iradeye veya imzalanmış anlaşmalara bırakılabilecek bir konu değildir.

Türkiye'nin elinde hukukî açıdan sınırsız bir kapatma yetkisi bulunduğunu ileri sürmek doğru olmaz. Bununla birlikte, hattın geçtiği topraklar üzerindeki egemenlik yetkileri, güvenlik sorumlulukları ve teknik denetim imkânları da yok sayılamaz.

Güzergâhta ciddi bir güvenlik tehdidinin ortaya çıkması, pompalama sistemlerinde önemli bir arıza tespit edilmesi, petrolün niteliğine ilişkin bir sorun yaşanması veya çevresel güvenliği tehlikeye düşüren somut bir durumun belirlenmesi, ilgili hukukî ve teknik şartlar çerçevesinde geçici tedbirleri gündeme getirebilir. Böyle durumlarda akışın sürdürülmesi ile insan hayatının, çevrenin ve kritik altyapının korunması arasında bir değerlendirme yapılması gerekir.

İşte jeopolitik gri alanın önemi burada ortaya çıkıyor. Sözleşmelerin her muhtemel durumu ayrıntılı biçimde düzenlemediği alanlarda, güvenlik ve çevresel sorumlulukların nasıl yorumlanacağı stratejik sonuçlar doğurabilir. Bu, hukukî yükümlülüklerin keyfî biçimde aşılabileceği anlamına gelmez. Fakat Türkiye'nin yalnızca sözleşmelerin kendisine çizdiği dar çerçeveye mahkûm bir ülke olarak görülmesi de doğru değildir.

Çünkü devletlerin elindeki stratejik imkânlar, yalnızca açıkça ilan edilmiş siyasî kararlarla sınırlı değildir.

 

Çevresel Güvenlik: Göz Ardı Edilemeyecek Bir Boyut

 

BTC hattının çevresel etkileri konusunda uluslararası kamuoyunda uzun süredir araştırmalar ve tartışmalar yürütülüyor. Güzergâhın Gürcistan'daki Borjomi su havzası çevresinden Doğu Anadolu'nun jeolojik açıdan hassas bölgelerine uzanması; yeraltı suları, toprak yapısı, heyelan ve deprem riskleri gibi konuları gündeme getiriyor.

Bu risklerin varlığı, hattın her bölümünde mutlaka bir çevre felaketi yaşanacağı anlamına gelmez. Nitekim boru hatlarının inşası ve işletilmesi sırasında çeşitli mühendislik tedbirleri alınır. Ancak alınan tedbirlerin yeterliliği, risklerin zaman içinde değişip değişmediği ve çevresel denetimlerin ne ölçüde etkili olduğu bağımsız araştırmalarla sürekli değerlendirilmelidir.

Özellikle yeraltı su kaynaklarının kirlenmesi, petrol sızıntıları ve ekosisteme verilebilecek zararlar, yalnızca ekonomik maliyet hesabıyla geçiştirilemeyecek meselelerdir. Uluslararası çevre standartları, ilgili sözleşmeler ve ev sahibi ülkenin yetkileri bu noktada önem kazanır.

Dolayısıyla Türkiye'nin BTC hattı üzerindeki denetimlerini artırması, güzergâhtaki risklerin yeniden incelenmesini sağlaması ve gerekli gördüğü tedbirleri alması, yalnızca teknik bir zorunluluk değil, aynı zamanda egemenlik ve kamu güvenliği meselesidir.

Buradaki gri alan, çevresel tehlikelerin siyasî amaçlarla üretilmesi değil; gerçekten mevcut olan risklerin ve bunlara karşı alınması gereken tedbirlerin uluslararası sözleşmelerin çizdiği çerçevede ne ölçüde hareket alanı sağladığının araştırılmasıdır.

Bu açıdan bakıldığında çevresel güvenlik, Türkiye'nin önündeki seçeneklerden biri olarak ciddiyetle değerlendirilmelidir.

 

Masadaki Sessiz Koz: Vananın İki Ucu

 

İşte Hakan Fidan'ın Bakü'deki masada Aliyev'in önüne koyduğu sessiz ama önemli kozun bu stratejik denklemle bağlantılı olması mümkündür.

Ankara'nın Bakü'ye verdiği mesajı, kesin bir görüşme tutanağına değil, ortaya çıkan gelişmelerin işaret ettiği muhtemel diplomatik hesaplaşmaya dayanarak şöyle yorumlayabiliriz: Ceyhan'daki petrol akışında yaşanacak ciddî ve uzun süreli bir kesinti, İsrail'i alternatif tedarik kaynaklarına yönelmeye zorlayabilir. Ancak aynı kesinti, petrol ihracatının önemli bölümünü bu güzergâh üzerinden gerçekleştiren Azerbaycan için de ağır ekonomik sonuçlar doğurabilir.

Üretimin ve ihracatın aksaması, devlet gelirlerinde azalma, Manat üzerinde baskı, Devlet Petrol Fonu'nun gelirlerinde gerileme ve alternatif güzergâhlara yönelme ihtiyacı, Bakü'nün karşılaşabileceği riskler arasında yer alır. Rusya üzerinden taşımacılığın yeniden önem kazanması da Azerbaycan'ın dış politika ve enerji bağımsızlığı bakımından yeni hesaplar yapmasını gerektirebilir.

Elbette böyle bir kesintinin sonuçları, süresine, kapsamına, mevcut depolama imkânlarına ve alternatif ihracat kanallarının kapasitesine bağlıdır. Ancak stratejik bağımlılığın varlığı, bu ihtimallerin Ankara ile Bakü arasındaki ilişkilerde dikkate alınmasını gerektirir.

Ankara'nın verebileceği mesajın özü şudur: Türkiye'deki kamuoyu baskısı büyürken ilişkileri yapay krizlerle daha da germek, karşılıklı bağımlılığın sonuçlarını hesaba katmamak anlamına gelir. Türkiye'nin enerji güzergâhı üzerindeki konumu, yalnızca Azerbaycan petrolünün dünya pazarlarına ulaştırılmasını kolaylaştıran bir coğrafî avantaj değildir. Aynı zamanda güvenlik, çevre, teknik denetim ve uluslararası yükümlülükler alanlarında dikkatle değerlendirilmesi gereken bir stratejik konumdur.

Azerbaycan medyasında yayımlanan ağır ithamların ardından içeriklerin kaldırılması, diplomatik gerilimin seyrine ilişkin dikkat çekici bir gelişmedir. Bunun doğrudan hangi görüşme veya baskı sonucunda gerçekleştiği kesin olarak bilinmese de olayların zamanlaması, Ankara ile Bakü arasındaki ilişkilerde görünenden daha karmaşık bir güç hesabının bulunabileceği yorumuna kapı aralıyor.

Köprüler elbette tamamen atılamaz. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tarihî, toplumsal, siyasî ve ekonomik bağlar, iki ülkenin ilişkilerini sıradan bir enerji ortaklığının ötesine taşıyor. Ancak kardeşlik söyleminin, karşılıklı çıkarların ve devletlerin sahip olduğu stratejik imkânların gerçekçi biçimde değerlendirilmesinin yerini alması da beklenemez.

 

Stratejik Gerçekler ve Duygusal Tepkiler

 

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerde duygusal yakınlık önemlidir. Ne var ki bu yakınlık, devletler arasındaki çıkar farklılıklarını ve güç dengelerini görünmez kılmamalıdır. Kardeşlik, karşılıklı saygı ve sorumlulukla anlam kazanır; tek taraflı beklentilerle değil.

BTC hattı, bu açıdan Türkiye'nin elindeki stratejik imkânları hatırlatan önemli bir örnektir. Ankara'nın yapması gereken, uluslararası yükümlülüklerini yok saymak değil; çevresel güvenlik, teknik denetim ve güzergâhın korunması alanlarında sahip olduğu yetkileri bütün boyutlarıyla değerlendirmektir. Sözleşmelerin açıkça düzenlemediği alanların ve ortaya çıkabilecek yeni risklerin hukukî sonuçları da bu çerçevede incelenmelidir.

Uluslararası araştırmaların işaret ettiği çevresel risklerin ciddiye alınması, hattın güvenliğinin bağımsız biçimde yeniden değerlendirilmesi ve gerekli tedbirlerin belirlenmesi bu nedenle önem taşıyor. Risklerin niteliğine göre kapsamlı bakım, modernizasyon ve gerektiğinde akışın geçici olarak durdurulması seçenekleri de gündeme gelebilir.

Daha ileri bir tedbir olarak hattın süresiz bakıma alınması ihtimali de tartışılabilir. Ancak böyle bir kararın teknik bulgulara, somut güvenlik veya çevre gerekçelerine ve uygulanabilir hukukî zemine dayanması gerekir. Bu yaklaşım, Türkiye'nin elindeki stratejik imkânı göz ardı etmek değil, onu devlet sorumluluğuyla birlikte değerlendirmek anlamına gelir.

Çünkü jeopolitik gerçekler, duygusal tepkilerden daha kalıcıdır. Enerji yollarında vananın hangi ülkede bulunduğu kadar, o vananın arkasındaki bağımlılıkların kimleri nasıl etkilediği de önemlidir. Türkiye'nin bu gerçeği diplomatik hesaplarında dikkate alması hem kendi çıkarlarını korumasına hem de Bakü'de yükselen duygusal tepkilerin yerini daha gerçekçi bir değerlendirmeye bırakmasına yardımcı olabilir.

Uzun vadede Türkiye, mevcut sözleşmeleri yeniden gözden geçirmeli; fesih veya yeniden müzakere imkânlarını hukukî açıdan araştırarak ülke çıkarlarını daha adil biçimde koruyan düzenlemelerin önünü açmalıdır.

Günün Diğer Haberleri