Kimi insanımız hayatında köyünden ilk defa çıkıyordu. Kimi sadece askerlik için memleketinden ayrılmıştı. Şimdi ise diliyle, kültürüyle, insanlarıyla tamamen yabancı olduğu bir ülkenin kapısındaydı.
Almanya…
Birinci neslimiz oraya büyük servetler kazanmak için gitmedi.
Kafasında belki sadece bir hayal vardı:
“Bir traktör parası kazanayım, memlekete döneyim.”
Fakat gurbetin hesabı başka çıktı.
Traktör parası kazanıldı.
Sonra komşunun tarlası satıldı.
“Biraz daha çalışayım, şu tarlayı da alayım.”
Sonra bir ev…
Sonra çocukların geleceği…
Derken yıllar geçti.
Traktör parası kazanmak için gidilen Almanya, ömrün geçtiği bir gurbet oldu.
Fabrikalarda ağır işler…
Uzun mesailer…
Yabancı bir dil…
Yabancı bir kültür…
Memlekette bırakılan eş…
Yolunu gözleyen çocuklar…
Bayramlarda duyulan sıla hasreti…
Ve bütün bunların arasında insanımızın bir başka büyük derdi vardı:
Namaz kılacak yerleri yoktu.
Bugün bunu gençlere anlattığımızda belki hayal etmekte zorlanacaklar.
Cuma vakti geliyordu.
Nerede namaz kılacaklardı?
Bayram sabahı geliyordu.
Nerede saf tutacaklardı?
Ramazan geliyordu.
Nerede teravih kılacaklardı?
Çocuklar büyüyordu.
Onlara Kur’an’ı kim öğretecekti?
Bir cenaze oluyordu.
Taziye nerede yapılacaktı?
Ve burada insanın aklına çok önemli bir soru geliyor:
Almanya’ya işçi olarak gelen diğer milletlerin dini ihtiyaçları nasıl karşılandı?
İtalya’dan, Yunanistan’dan, İspanya’dan ve diğer Avrupa ülkelerinden işçiler Almanya’ya gelmeye başladığında, onların dini hayatları da dikkate alındı.
İtalya ve İspanya’dan gelenlerin büyük çoğunluğu Katolik, Yunanistan’dan gelenlerin ise büyük çoğunluğu Yunan Ortodoks inancına mensuptu. Nitekim tarihsel kaynaklar, o dönemde Katolik kiliselerinin İtalyan ve İspanyol işçilere, Protestan kiliselerinin ise Yunan Ortodoks işçilere yönelik dini hizmetlerde sorumluluk üstlendiğini aktarıyor.
Yani aynı Hristiyan inancı içerisinde bile mezhep ve dini gelenek farklılığı dikkate alınıyor, insanların kendi dini kimliklerine uygun ibadet ve din hizmetlerine ulaşabilmesi için yapılar oluşturuluyordu.
Yunan işçi geliyor:
Yunan Ortodoks cemaati ve din hizmetleri…
İtalyan geliyor:
Katolik din hizmetleri…
İspanyol geliyor:
Katolik din hizmetleri…
Bu insanlar sadece fabrikaya gönderilmedi.
Dini ihtiyaçları da düşünüldü.
Nitekim 1960’larda Yunan Ortodoks kilise yapıları Almanya’daki büyük Yunan işçi topluluğunun dini ihtiyaçlarıyla ilgileniyordu. Kaynaklarda, Almanya’daki Yunan Ortodoks başpiskoposunun 1960’larda yaklaşık 200 bin Yunan işçiden sorumlu hâle geldiği belirtiliyor.
Peki ya bizim insanımız?
1961’de Türkiye ile Almanya arasında işçi alım anlaşması imzalandı. Türkiye’den binlerce insan Almanya’nın fabrikalarına gönderildi.
Fakat bizim insanımızın karşısında aynı ölçüde hazır bir dini hayat ve ibadet altyapısı yoktu.
İşçi gönderilmişti ama mescit gönderilmemişti.
Çalışacağı fabrika belliydi ama ibadet edeceği yer belli değildi.
Kalacağı yurt belliydi ama çocuklarına Kur’an öğreteceği yer yoktu.
İşte birinci neslin asıl çilesi burada başladı.
Bir tarafta Almanya’nın fabrikaları yükseliyordu.
Diğer tarafta bizim insanımız küçücük odalarda secde edecek bir yer arıyordu.
Birileri için kilise vardı.
Bizim insanımız ise mescit arıyordu.
Ve sonunda kendi imkânlarıyla buldu.
Bir oda…
Bir dükkân…
Bir bodrum…
Eski bir depo…
Kullanılmayan bir bina…
Neresi olursa olsun temizlediler.
Bir köşesine seccade serdiler.
Bir köşesine Kur’an koydular.
Ve o küçücük mekânlar, gurbetin ortasında Allah’ın evlerine dönüştü.
Sonra Erbakan Hocamız bu davaya sahip çıktı
İşte bu küçük mescitlerde başlayan mücadele, zamanla büyük bir teşkilatlanmaya dönüştü.
Bu süreçte Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın Avrupa’daki insanımıza ve bu davaya sahip çıkması büyük bir dönüm noktası oldu.
Erbakan Hoca, Avrupa’daki vatandaşımızı sadece çalışan bir işçi olarak görmedi.
Onun imanını gördü.
Ailesini gördü.
Çocuklarını gördü.
Geleceğini gördü.
“Bu insanları sadece çalıştırıp kaderine terk edemeyiz.” anlayışıyla hareket etti.
Mescitler büyüdü.
Teşkilatlar kuruldu.
Camiler çoğaldı.
Eğitim faaliyetleri başladı.
İnsanımız artık sadece fabrikada çalışan bir gurbetçi değil, kendi inancını ve kimliğini yaşatan bir toplum hâline gelmeye başladı.
Zaman içerisinde diğer cemiyetler ve dini hizmet kuruluşları da bu hizmet kervanına katıldı.
Farklı anlayışlarla, farklı yöntemlerle camiler, mescitler, Kur’an kursları ve eğitim merkezleri oluşturuldu.
Ve Avrupa’daki Müslüman toplumun dini hayatı giderek güçlendi.
Avrupa’da cami hiçbir zaman sadece cami olmadı
Belki de bizim camilerimizin en önemli özelliği budur.
Cami sadece namaz kılınan bir yer olmadı.
Çünkü gurbetçinin bütün hayatı caminin etrafında şekillendi.
Bir cenaze oldu, taziye camide yapıldı.
Bir yakın vefat etti, cemaat camide buluştu.
Bir çocuğun nişanı oldu, caminin salonunda aileler bir araya geldi.
Düğünler yapıldı.
Ramazan iftarları kuruldu.
Bayramlaşmalar gerçekleştirildi.
Çocuklar Kur’an öğrendi.
Gençler eğitim aldı.
Kadınlar bir araya geldi.
Aileler birbirine destek oldu.
İhtiyaç sahibinin elinden tutuldu.
Gurbette yalnız kalan insan, caminin kapısından içeri girdiğinde kendisini yalnız hissetmedi.
Bu yüzden Avrupa’daki birçok cami zamanla adeta birer külliye gibi şekillendi.
Mescit…
Kur’an kursu…
Eğitim merkezi…
Kadınlar için buluşma ve eğitim alanları…
Gençler için merkezler…
Aileler için salonlar…
Taziye mekânları…
Nişan ve düğün salonları…
Sosyal yardım faaliyetleri…
Hepsinin merkezinde ise:
CAMİ VARDI.
Çünkü birinci nesil şunu biliyordu:
Gurbet sadece çalışarak yaşanmaz.
İnsan insana muhtaçtır.
Aile aileye muhtaçtır.
Genç gence muhtaçtır.
Çocuk eğitime muhtaçtır.
Ve bütün bunların buluşma noktası çoğu zaman cami olmuştur.
Bugün minarelere bakarken…
Bugün Avrupa’da yükselen her minare bize bir hikâye anlatıyor.
O minarelerde fabrikalarda dökülen alın teri var.
Memleket hasreti var.
Ailelerinden ayrı geçirilen geceler var.
Bayramlarda çekilen gurbet acısı var.
Ve küçücük mescitlerden büyük camilere uzanan bir mücadele var.
Onlar Almanya’ya belki bir traktör parası kazanıp dönmek için gittiler.
Ama geride traktörden çok daha büyük bir miras bıraktılar.
Camiler bıraktılar.
Külliyeler bıraktılar.
Kur’an kursları bıraktılar.
Eğitim merkezleri bıraktılar.
Kadınlara ve gençlere hizmet alanları bıraktılar.
Birbirine sahip çıkan bir cemaat bıraktılar.
Ve en önemlisi:
İmanlarını gelecek nesillere taşıyacak bir emanet bıraktılar.
Bugün bizim görevimiz, onların bıraktığı emaneti korumak ve daha ileriye taşımaktır.
Çünkü onlar yokluk içinde mescit aradılar.
Biz ise bugün camileri buluyoruz.
Onlar bir bodrum katında saf tuttular.
Biz geniş ve güzel camilerde saf tutuyoruz.
Onlar çocuklarına Kur’an öğretecek yer bulmak için mücadele ettiler.
Bizim çocuklarımızın önünde sınıflar var.
Öyleyse onların çilesini unutmaya hakkımız yok.
Bir Fatiha da bütün öncülerimize…
Başta bu davaya sahip çıkan Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamız olmak üzere…
Birinci neslin o isimsiz kahramanlarına…
İlk mescitleri açanlara…
Camilerin ve külliyelerin temellerinde alın teri bulunanlara…
Daha sonra hizmet kervanına katılan diğer cemiyetlerin, dini kuruluşların, hocaların ve gönüllülerin bütün emekçilerine…
Ve isimlerini hiç bilmediğimiz, fakat Allah’ın bildiği nice fedakâr insana…
Allah’tan rahmet diliyoruz.
Rabbim ahirete göç eden bütün büyüklerimizi bağışlasın.
Kabirlerini nur eylesin.
Mekânlarını cennet eylesin.
Hayatta olanlara sağlık, sıhhat ve hayırlı uzun ömürler versin.
Evlatlarına ve torunlarına bıraktıkları emanete sahip çıkmayı nasip etsin.
Ve bizleri de onların fedakârlıklarını unutanlardan değil, emaneti daha ileriye taşıyanlardan eylesin.
Bir Fatiha okuyalım…
Çünkü bugün Avrupa’da ezan okunuyorsa,
çocuklarımız Kur’an öğreniyorsa,
kadınlarımız ve gençlerimiz camilerimizde buluşabiliyorsa,
cenazelerimizde birbirimize sahip çıkabiliyorsak,
bayramlarımızı, düğünlerimizi, nişanlarımızı ve taziyelerimizi aynı çatı altında yaşayabiliyorsak,
bunun temelinde birinci neslin büyük fedakârlığı vardır.
Allah hepsinden razı olsun.
Ruhları şad, mekânları cennet olsun.
Âmin.















