Gurbetten Vatana Dönüş

Fikir - 26-08-2026 16:03

Gurbetten Vatana Dönüş

Uçağın Altında Değil, Üstünde Gelmek

 

Avrupa’ya giderken elimizde bir bavul, içimizde kocaman bir umut vardı. Bavulda birkaç parça eşya; yüreğimizde annemizin duası, babamızın sessiz bakışı, geride bıraktığımız evin kokusu ve bir gün geri dönme sözü…

 

“Bir gün döneceğiz” diyerek çıktık yola.

 

O gün çocuklarımız daha küçüktü. Kimi henüz doğmamıştı, kimi elimizden tutup havaalanında ağlıyordu. Belki de en büyük yanılgımız, dönüşün yalnızca bir tarih meselesi olduğunu sanmaktı. Oysa yıllar, insanın yalnızca saçlarını ağartmıyor; çocuklarını büyütüyor, evlatlarını kendisinden uzaklaştırıyor, torunlarını başka bir ülkede dünyaya getiriyordu.

 

Yıllar geçti.

 

Bavullar değişti, arabalar değişti, evler değişti, şehirler değişti. Fakat insanın içinde değişmeyen tek şey kaldı:

 

Memleket özlemi.

 

Gurbetçi yıllarca çalıştı. Fabrikada, inşaatta, atölyede, depoda, gece vardiyalarında ter döktü. Çocuklarını büyüttü, evini kurdu, geleceğini hazırladı. Her bayramda, her izin dönüşünde, her havaalanı vedasında aynı cümleyi içinde taşıdı:

 

“Bir gün kesin döneceğim.”

 

Ve yıllar sonra emeklilik geldiğinde, insan nihayet o cümleyi yüksek sesle söyleyebildi:

 

“Artık yeter. Artık memleketime döneceğim.”

 

Fakat insan memlekete dönerken yalnızca bavulunu değil, yıllardır kurduğu hayali de yanında getiriyor. Sonra hayat, hayalle gerçek arasındaki o ince ve acı çizgiyi gösteriyor.

 

Çünkü memlekete dönmek, bazen bir yere kavuşmak; ama en sevdiklerinden uzak kalmak demek.

 

────────

 

Çocuklar Almanya’da, torunlar Almanya’da kaldı

 

Belki de kesin dönüşün en ağır tarafı budur.

 

İnsan kendi memleketine dönüyor ama çocuklarını, torunlarını orada bırakıyor.

 

Bir zamanlar “Çocuklarım büyüsün, hep beraber döneriz” diye düşünüyordu. Fakat çocuklar büyüdü. Okullarını bitirdi, işlerini kurdu, evlerini aldı, kendi hayatlarını kurdular. Torunlar doğdu; gurbetçinin hayatına yeni bir sevinç, yeni bir bağ, yeni bir özlem eklendi.

 

Ve bir gün Türkiye’ye dönerken arkasında yalnızca bir ev, bir iş ve bir şehir bırakmadı.

 

Çocuklarını ve torunlarını bıraktı.

 

Havaalanında vedalaşırken insanın içine çöken o sessizliği hiçbir kelime anlatamaz. Torun, dedesinin eline sarılır:

 

“Dede, ne zaman geleceksin?”

 

Dede gülümsemeye çalışır:

 

“Yakında oğlum…”

 

der.

 

Ama ikisi de bilir ki artık o “yakın”, eskisi gibi değildir.

 

Eskiden Türkiye’ye gelirken uçakta çocuklarıyla, torunlarıyla yan yana oturuyordu. Şimdi ise çoğu zaman çocuklar Almanya’da, torunlar Almanya’da; kendisi Türkiye’de.

 

Memlekete dönmüştür ama ailesinin en kıymetli parçası hâlâ gurbettedir. Sofrasında memleket yemekleri vardır; fakat çocuklarının sesi yoktur. Evinin penceresinden doğduğu toprakları görür; ama torunlarının kapıdan içeri koşarak girdiğini göremez.

 

İşte insan o zaman anlar: Bazı dönüşler, kavuşmaktan çok özlemi büyütür.

 

────────

 

Uçağın altında değil, üstünde gelmek…

 

Gurbetçinin yıllarca kurduğu bir hayal vardı:

 

“Bir gün Almanya’dan Türkiye’ye uçağın üstünde geleceğim.”

 

Artık çalışmak için değil, gezmek için… İzin almak için değil, istediği zaman gitmek için… Patronundan izin istemeden, takvim hesaplamadan, “Bu yıl kaç gün kalabilirim?” diye düşünmeden memlekete gelebilmek için…

 

Ve nihayet o gün geldi.

 

Uçağa bindi.

 

Fakat yıllarca hayalini kurduğu dönüşün içinde, kimsenin anlatmadığı başka bir taraf vardı.

 

Eskiden uçakta giderken arkasında Almanya, önünde Türkiye vardı. Şimdi ise önünde Türkiye, arkasında çocukları ve torunları kaldı.

 

İnsan o zaman anlıyor:

 

Uçağın üstünde gelmek güzelmiş; ama çocuklarını arkada bırakmanın acısı bambaşkaymış.

 

Çünkü insan memlekete dönerken bazen bir ülkeden ayrılmıyor; evlatlarının günlük hayatından, torunlarının büyüyüşünden, aile sofrasındaki yerinden ayrılıyor.

 

────────

 

Sonra Almanya’nın düzenini aramaya başlıyor

 

Türkiye’ye döndüğünde ilk başlarda her şey güzeldir.

 

Güneş vardır. Memleket vardır. Akrabalar, yemekler, çocukluk arkadaşları vardır. İnsan yıllardır özlediği sokaklarda yürür, tanıdık yüzlerle selamlaşır, geçmişinin izlerini yeniden bulur.

 

Ama zaman geçtikçe insan bazı şeyleri aramaya başlar.

 

Almanya’daki düzeni…

 

Sokağın temizliğini, çöplerin zamanında toplanmasını, trafikteki kuralları, insanların sıraya girmesini, bir işin belli bir sistem içinde yürümesini…

 

Ve en önemlisi:

 

Dakikliği.

 

Almanya’da saat 10.00 denmişse, insan 10.00’da orada olmayı öğrenmiştir. “10.00 civarı” diye bir kavram yoktur.

 

Türkiye’de ise bazen 10.00 denilen randevu 10.30 olur, 11.00 olur. Gurbetçi önce buna kızar, sonra alışmaya çalışır. Fakat yıllarca başka bir düzende yaşamış insan için bazı alışkanlıklar kolay unutulmaz.

 

Çünkü düzen de insanın hayatına yerleşen bir alışkanlıktır.

 

────────

 

Temizliği aramak…

 

Belki küçük bir mesele gibi görünür.

 

Ama değildir.

 

İnsan yıllarca yaşadığı yerde temizliğe, düzene ve kurala alışınca bunları hayatının doğal bir parçası haline getirir.

 

Türkiye’ye dönünce yere atılan bir çöpü görür. Bir kaldırımın düzensizliğini, bir parkın bakımsızlığını fark eder. Ve ister istemez:

 

“Almanya’da böyle değildi…”

 

der.

 

Bu cümle bazen çevresindekileri rahatsız eder.

 

“Yine Almanya’yı anlatmaya başladı.”

 

Oysa mesele Almanya’yı övmek değildir. Mesele, insanın yıllarca alıştığı bir düzeni özlemesidir.

 

Tıpkı çocuklarının sesini, torunlarının gülüşünü ve yıllarca kurduğu aile düzenini özlemesi gibi…

 

────────

 

Bir de Almanya’daki cemiyeti özlüyor

 

İşin en şaşırtıcı taraflarından biri de budur.

 

Türkiye’ye kesin dönüş yapan birçok insan, bir süre sonra Almanya’daki cemiyeti, camiyi, sohbetleri, arkadaşlığı ve samimiyeti özlemeye başlıyor.

 

Çünkü Avrupa’da gurbetçiler yıllar boyunca camilerin etrafında bir hayat kurdular. Camiler yalnızca namaz kılınan yerler değildi; çocukların Kur’an öğrendiği, gençlerin buluştuğu, ailelerin bir araya geldiği, düğünlerin, cenazelerin, sohbetlerin, hayırların ve yardımların adresiydi.

 

İnsanlar birbirinin derdini sorardı. Bir kardeş hastalandığında ziyaret edilirdi. Bir cenaze olduğunda herkes koşardı. Bir aile sıkıntıya düştüğünde cemiyet elinden geleni yapardı.

 

Ve belki de en önemlisi:

 

İnsanlar birbirini yalnızca parası, makamı ve malı için değil, kardeşi olduğu için severdi.

 

Gurbetçi Türkiye’ye dönünce bazen kalabalığın içinde bile bu samimiyeti arıyor. Çünkü Almanya’da yıllarca kurduğu cemiyet hayatı, onun için artık yalnızca bir sosyal çevre değil;

 

ailesinin bir parçası haline gelmiştir.

 

Belki çocukları Almanya’da kalmıştır ama cemiyette onların çocukluk izleri vardır. Belki torunları Türkiye’ye gelememiştir ama caminin avlusunda onların ilk bayramları, ilk duaları, ilk heyecanları hatırlanır.

 

────────

 

“Sen Almancı’sın…”

 

Ve belki de kesin dönüş yapan gurbetçinin en çok canını yakan cümlelerden biri:

 

“Sen Almancı’sın.”

 

Bir iş yaptırmaya gider. Fiyat sorar. Normalde 100 bin lira olan iş bir anda 200 bin olur.

 

Neden?

 

“Abi sen Almanya’dan gelmişsin.”

 

“Senin paran euro.”

 

“Sen Almancı’sın.”

 

Sanki o para gökten gelmiş gibi… Sanki o insan Avrupa’da kırk yıl boyunca sabahın köründe işe gitmemiş gibi… Sanki o paranın içinde alın teri yokmuş gibi… Sanki euro kazanmak kolaymış gibi…

 

Almancıysan iki misli fiyat.

 

İnsan burada yalnızca parasının değil, hatıralarının da küçümsendiğini hissediyor. Çünkü memleketine dönmüş, kendi insanının yanında olmak istemiştir. Fakat daha ilk işinde kendisine:

 

“Sen bizden değilsin.”

 

hissi verilmiştir.

 

Oysa o insanın bütün hayatı, “biz” diyebilmek için verilmiş bir mücadeledir. Çocuklarını büyütmüş, ailesini ayakta tutmuş, memleketine yatırım yapmış, her fırsatta Türkiye’ye dönmenin hayalini kurmuştur.

 

İşte bu yüzden bu söz çok ağır gelir.

 

────────

 

Gurbetçi zengin değildir; gurbetçi fedakârdır

 

Bunu birbirinden ayırmamız gerekiyor.

 

Gurbetçinin arabası güzel olabilir. Evini Avrupa’da yapmış olabilir. Türkiye’de birikimi bulunabilir.

 

Ama bunların arkasında çoğu zaman 40 yıllık bir emek vardır.

 

O insan gençliğini Avrupa’da bıraktı. Annesinin, babasının yanında olması gereken yılları; çocuklarının büyüdüğü dönemleri; bayramları, düğünleri, cenazeleri ve nice güzel günü…

 

Çocuklarının ilk adımlarını belki gördü ama her anında yanında olamadı. Torunlarının doğumunu sevinçle karşıladı ama onların her büyüme anına tanıklık edemedi.

 

Şimdi yaşlandığında memleketine döndüğünde ondan yalnızca parasını görmek büyük haksızlıktır.

 

Çünkü gurbetçinin asıl serveti, yıllar boyunca biriktirdiği para değil; uğruna uzak kaldığı ailesidir.

 

────────

 

Gurbetçinin iki memleketi var ama bazen ikisinde de yalnız

 

Avrupa’da doğan çocukları için Almanya memleket.

 

Kendisinin kalbi için Türkiye memleket.

 

Bir tarafta çocukları, bir tarafta doğduğu topraklar… Bir tarafta Almanya’daki düzen, diğer tarafta Türkiye’nin sıcaklığı… Bir tarafta camisi, cemiyeti ve arkadaşları; diğer tarafta ailesinin kökü…

 

Ve insan ikisinin arasında kalıyor.

 

Türkiye’ye dönüyor, Almanya’yı özlüyor.

 

Almanya’ya gidiyor, Türkiye’yi özlüyor.

 

Çocuklarının yanına gidiyor, memleketi özlüyor.

 

Memlekete geliyor, çocuklarını ve torunlarını özlüyor.

 

İşte buna gerçekten gurbet denir.

 

İki ülke arasında kalmak değil yalnızca; iki ayrı özlemi aynı kalpte taşımaktır. Bir yanda doğduğu evin kapısı, diğer yanda çocuklarının kurduğu yuva vardır. İnsan hangi tarafa dönse, bir sevdiğini geride bırakır.

 

────────

 

Belki de artık gurbetçiye başka gözle bakmalıyız

 

Onun arabasına değil, emeğine bakalım.

 

Cebindeki euroya değil, hayatına bakalım.

 

“Alamancı” demeden önce:

 

“Hoş geldin kardeşim.”

 

diyelim.

 

Bir iş yaptırırken:

 

“Almanya’dan gelmiş, fazla isteyelim.”

 

demeyelim.

 

Tam tersine:

 

“Bu insan yıllarca memleket hasreti çekti. Bari kendi memleketinde kendisini güvende hissetsin.”

 

diyelim.

 

Çünkü bir insanın memleketine döndüğünde en çok aradığı şey yalnızca para kazanmak değildir.

 

Huzur arar.

 

Güven arar. Samimiyet arar. Adalet arar. Düzen arar. Kardeşlik arar.

 

Ve en önemlisi:

 

“Burada ben yabancı değilim.”

 

duygusunu arar.

 

Çocuklarının uzakta kaldığı bir dünyada, hiç değilse memleketinde kendisini yalnız hissetmemek ister.

 

────────

 

Son söz…

 

Gurbetçinin hikâyesi bir bavılla anlatılamaz.

 

Çünkü o bavulda kırk yıllık bir hayat vardır. Çocuklarının fotoğrafları, torunlarının hasreti, Almanya’daki evin anahtarı, Türkiye’deki evin tapusu vardır.

 

O bavulda, çocuklarının ilk okul günü vardır. Torunlarının doğum haberi vardır. Bayramlarda kurulamayan sofraların sessizliği, telefonda duyulan seslerin ardından büyüyen özlem vardır.

 

Bir tarafta caminin hatıraları…

 

Bir tarafta memleketin ezanı…

 

Bir tarafta Almanya’nın düzeni…

 

Bir tarafta Türkiye’nin sıcaklığı…

 

Ve bütün bunların ortasında, ailesine kavuşmayı bekleyen bir kalp vardır.

 

Gurbetçi bugün Türkiye’ye döndüğünde yalnızca memleketine dönmüyor.

 

Hayatının son bölümünü huzur içinde geçirmek, çocuklarına ve torunlarına duyduğu özlemi biraz olsun dindirmek için dönüyor.

 

Fakat bazen evine kavuşuyor, ailesine kavuşamıyor. Toprağına basıyor, evlatlarına sarılamıyor. Penceresinden memleketini seyrediyor ama torunlarının büyüyüşünü uzaktan izliyor.

 

Ona bunu çok görmeyelim.

 

Onu “Alamancı” diye ayırmayalım. Onun parasını değil, insanlığını görelim.

 

Çünkü o insan yıllarca Avrupa’da bizim adımızı taşıdı. Çocuklarını büyüttü, camilerimizi ayakta tuttu, cemiyetlerimizi kurdu, derneklerimizi yaşattı. Türkiye’ye milyonlarca insanın özlemini taşıdı.

 

Şimdi de Türkiye’ye geldi.

 

Bırakalım biraz nefes alsın. Bırakalım memleketinde kendisini yabancı hissetmesin. Bırakalım, yıllardır içinde taşıdığı o dönüş duygusu nihayet bir huzura dönüşsün.

 

Ve bir gün uçaktan indiğinde içinden şu cümle geçsin:

 

“Nihayet memleketime geldim.”

 

Değil:

 

“Keşke çocuklarımı ve torunlarımı da beraber getirebilseydim…”

 

Çünkü gurbetçinin en büyük serveti euro değil.

 

Evlatlarıdır.

 

Ve en büyük yarası da parasını kaybetmek değil…

 

Evlatlarını ve torunlarını gurbette bırakmaktır.

 

Ömer Akyüz

Neler Söylendi?
DİĞER HABERLER
Bir Anne-Babanın Hayali, Bir Çocuğun Geleceği…

Bir Anne-Babanın Hayali, Bir Çocuğun Geleceği…

25-08-2026 - Fikir

Avrupa’daki Camilerimizin Hikâyesi

Avrupa’daki Camilerimizin Hikâyesi

24-08-2026 - Fikir

ahsap mobilyauluslararası evden eve nakliyat