Bugün dönüp kendimize sormamız gereken çok ağır bir soru var:
Biz ne zaman bu hâle geldik?
Ne zaman haram ile helal birbirine karıştı?
Ne zaman başkasının hakkı, kendi kazancımız kadar sıradan hâle geldi?
Ne zaman Allah’ın gördüğünü unuttuk da insanların görmemesine güvenmeye başladık?
Elbette bu söylediklerimin tamamını bütün insanlara mal etmiyorum. Hâlâ haramdan korkan, kul hakkından titreyen, helalinden kazanmak için gece gündüz çalışan, yetimin hakkını koruyan, komşusunun derdini kendi derdi bilen nice güzel insanımız var.
Ama artık hepimiz dürüstçe kendimize sormalıyız:
İyiler çoğalıyor mu, yoksa kötülükler mi normalleşiyor?
Bugün kimi insan, komşusunun bahçesine girip sormadan sebzesini, meyvesini alabiliyor. Kiminin hayvanını izinsiz otlatıyor. Sınır meselesinde kardeşiyle mahkemelik oluyor. Bir karış toprak için yıllarca birbirine küs kalıyor.
Faiz haram denildiği hâlde faiz hayatımızın içine kadar giriyor.
Kimi faiz ödüyor, kimi faizden kazanç sağlamaya çalışıyor.
Bir başkasının cebindeki parayı nasıl alırım?
Onu nasıl kandırırım?
Nasıl daha fazla kazanırım?
Bunların hesabını yapanların sayısı,
“Bu kazanç helal mi?” diye soranlardan fazla olmamalı.
Piyangolar, şans oyunları, loto ve benzeri yollarla çalışmadan köşeyi dönme hayali insanımıza umut diye satılıyor.
Oysa alın teri küçümseniyor.
Çiftçiden ürününü nasıl daha ucuza alırım?
Esnafı nasıl sıkıştırırım?
Müşteriden nasıl fazla kazanırım?
Bazı ustalar işi daha başlamadan parasını alıyor; sonra işi yarım bırakıyor.
Yaptığı hatanın, verdiği zararın arkasında durmuyor.
“Bir şey olmaz.”
İşte bazen bir şey olur!
Bir ailenin bütçesi zarar görür.
Bir insanın yıllarca biriktirdiği para gider.
Bir kardeşimizin güveni kırılır.
İşveren, işçinin alın terinin hakkını zamanında ve tam vermiyorsa; işçi de kendisine verilen emaneti hakkıyla yerine getirmiyorsa, orada sadece ekonomik bir problem yoktur.
Orada ahlak problemi vardır.
Bir toplumda doktor doktorluğunu, öğretmen öğretmenliğini, memur memurluğunu, din görevlisi din görevliliğini hakkıyla yapmıyorsa; herkes kendi görevinden biraz uzaklaşıyorsa, sistemin en büyük kaybı para değil, güvendir.
Bazen sağlık çalışanı kendi görev sınırını unutuyor, bazen başka bir görevlinin işi küçümseniyor. Öğrenci öğretmenine saygıyı, öğretmen öğrencisine sabrı kaybedebiliyor.
Ve en acısı…
Çocuklarımızın terbiyesi zayıflıyor.
Büyüklerimize hürmet azalıyor.
Küçüklerimize merhamet azalıyor.
Babaların sevgisi, annelerin şefkati yara alıyor.
Yaşlılarımız, hayatları boyunca emek verdikleri evlerinin sıcaklığından uzaklaşıp yaşlı yurtlarında yalnız kalabiliyor.
Sonra hep birlikte soruyoruz:
“Bu toplum neden bozuldu?”
Belki de cevap çok uzaklarda değildir.
Çünkü Allah korkusunu hayatımızın merkezinden çıkardık.
Dini eğitimi sadece çocukların öğreneceği birkaç bilgiye indirdik.
Oysa din; sadece camide öğrenilip camiden çıkınca unutulacak bir şey değildir.
Din;
pazarda tartıda,
ticarette sözde,
iş yerinde alın terinde,
komşulukta emanette,
ailede sevgide,
çocukta terbiyede,
devlette adalette,
meslekte sorumlulukta,
sofrada helalde,
kazançta berekettir.
Allah’ın bizi gördüğüne gerçekten inanırsak, kapının arkasında kimse yokken de harama el uzatamayız.
Kimse görmüyorsa bile kul hakkına giremeyiz.
Kameranın olmadığı yerde de işimizi düzgün yaparız.
Denetleyen yoksa da emanete ihanet etmeyiz.
Çünkü biliriz ki:
İnsan görmese de Allah görür.
Belki bugün toplum olarak en çok kaybettiğimiz şey bereket.
Çok kazanıyoruz ama yetmiyor.
Evler büyüyor ama huzur küçülüyor.
İmkânlar artıyor ama şükür azalıyor.
İletişim araçları çoğalıyor ama insanlar birbirinden uzaklaşıyor.
Çocuklarımız daha çok şey biliyor ama bazen daha az saygı gösteriyor.
Siyasette de aynı ahlaki ölçüye ihtiyacımız var.
Elbette bütün siyasetçileri suçlamak doğru değildir. Memleketi için çalışan, dürüstçe hizmet eden nice insan vardır.
Ama makamı şahsi menfaat için kullanan, kamu imkânlarını kendisinin veya çevresinin çıkarına dönüştüren, yolsuzluğa bulaşan kim varsa bilmelidir:
O makam emanettir.
Bir siyasetçi, kendisinden önce başlatılan bir işi sırf “ben yapmadım” diye yarım bırakmamalı.
Çünkü devlet hizmeti şahısların malı değildir.
Milletin parasıyla yapılan hizmet, milletin hakkıdır.
Bir başka acı gerçek daha var:
Bugün bazılarımız çalışarak kazanmak yerine kolay yoldan zenginleşmenin yollarını arıyor.
Oysa bizim medeniyetimizde alın terinin yeri başkaydı.
Babalar çocuklarına,
“Helal kazan evladım.” derdi.
Anneler sofraya yemek koyarken,
“Bunun içinde haram olmasın.” diye düşünürdü.
Esnaf, müşterisini kandırmayı kazanç değil ayıp sayardı.
Komşunun malına göz dikmek utanılacak bir şeydi.
Büyüklerin duası, küçüklerin saygısı evlerin bereketiydi.
Şimdi ise bazen çok kazanmak, helal kazanmaktan daha önemli hâle geliyor.
İşte burada durup düşünmeliyiz.
Çünkü mesele sadece ekonomi değil.
Mesele ahlak.
Mesele vicdan.
Mesele iman.
Mesele Allah korkusu.
Bir toplumu kanunlar tek başına ayakta tutamaz.
Polis her kapının önünde duramaz.
Hâkim her alışverişin başında bulunamaz.
Denetçi her iş yerini takip edemez.
Ama insanın içinde Allah korkusu ve kul hakkı bilinci varsa, denetçi olmasa da insan kendisini denetler.
İşte asıl medeniyet budur.
Bugün hepimize düşen görev, başkasını suçlamadan önce kendimize bakmaktır.
Ben helal kazanıyor muyum?
Ben kul hakkına dikkat ediyor muyum?
Ben işimi hakkıyla yapıyor muyum?
Ben verdiğim sözü tutuyor muyum?
Ben çocuklarıma güzel örnek oluyor muyum?
Ben anne-babama gereken hürmeti gösteriyor muyum?
Ben çalışanımın hakkını veriyor muyum?
Ben komşumun hakkını koruyor muyum?
Çünkü toplum, aslında biziz.
Toplumun bozulmasından şikâyet ederken kendi hatalarımızı görmezsek, sadece başkalarını suçlamış oluruz.
Belki de bugün yeniden başlamamız gerekiyor.
Evlerimizden…
Sofralarımızdan…
İş yerlerimizden…
Camilerimizden…
Okullarımızdan…
Ticaretimizden…
Ve en önemlisi kalplerimizden.
Çocuklarımıza yeniden helali öğretmeliyiz.
Alın terini öğretmeliyiz.
Kul hakkını öğretmeliyiz.
Büyüğe saygıyı, küçüğe sevgiyi öğretmeliyiz.
Dinin sadece ibadetlerden ibaret olmadığını; ahlak olduğunu, adalet olduğunu, merhamet olduğunu, emanete sahip çıkmak olduğunu anlatmalıyız.
Çünkü iman, insanın sadece dilinde değil, davranışında görünmelidir.
Ve unutmamalıyız:
Haramın çok olduğu yerde bereket azalır.
Kul hakkının çoğaldığı yerde huzur azalır.
Saygının bittiği yerde aile zayıflar.
Merhametin bittiği yerde toplum yalnızlaşır.
Allah korkusunun zayıfladığı yerde ise insan, nefsinin esiri olur.
Belki bugün ihtiyacımız olan şey daha çok para değil.
Daha çok vicdan.
Daha çok makam değil.
Daha çok adalet.
Daha çok gösteriş değil.
Daha çok samimiyet.
Daha çok konuşmak değil.
Daha çok güzel yaşamak.
Ve belki de en önemlisi…
Allah’ın bizi her an gördüğünü yeniden hatırlamak.
Çünkü toplumun yeniden düzelmesi, bir başkasının değişmesini beklemekle başlamayacak.
Ben değişeceğim.
Sen değişeceksin.
Biz değişeceğiz.
İşte o zaman aile değişecek.
Aile değişince mahalle değişecek.
Mahalle değişince toplum değişecek.
Ve belki yeniden sofralarımıza bereket, evlerimize huzur, ilişkilerimize güven, kalplerimize merhamet geri dönecek.
Rabbim bizleri helali haramdan ayırabilen, kul hakkından korkan, emanete sahip çıkan, işini hakkıyla yapan, merhametli ve adaletli kullarından eylesin.
Âmin.
Ömer Akyüz















