Soğuk Savaş yılları çoğu zaman iki blok arasındaki ideolojik mücadele olarak anlatılır. Bir tarafta kapitalist Batı, diğer tarafta Sovyet komünizmi.
Türkiye söz konusu olduğunda bu anlatı eksiktir. Çünkü Amerikan belgeleri incelendiğinde ABD’nin Türkiye’de en fazla mesafeli durduğu siyasi çizginin yalnızca sol hareketler değil, Türk milliyetçiliği olduğu görülür. Özellikle de bu çizginin lideri olan Alparslan Türkeş.
Bugün hâlâ Türkiye’de sık sık tekrarlanan bir iddia vardır: Milliyetçi hareketin Soğuk Savaş yıllarında Amerika tarafından desteklendiği.
Oysa ABD arşivleri bu iddianın tam tersini söylüyor. CIA raporları, diplomatik yazışmalar ve istihbarat değerlendirmeleri incelendiğinde Türkeş ve milliyetçi hareketin ABD tarafından “ABD çıkarlarını tehdit eden aktörler” arasında görüldüğü açıkça ortaya çıkıyor.
ABD diplomatlarının 1960’lı yıllardan itibaren hazırladığı raporlar, Türkeş’i “ateşli bir Türk milliyetçisi” olarak tanımlıyor. Aynı belgelerde onun Sovyetler Birliği içinde yaşayan Türk halklarının bağımsızlığını savunan pan-Turanist fikirleri özellikle vurgulanıyor.
Bu bakış açısı ABD açısından ciddi bir risk anlamına geliyordu. Çünkü ABD için Soğuk Savaş düzeninin temel dengesi Sovyet sınırlarının sabit kalmasıydı. Türk dünyasının bağımsızlığı fikri ise bu dengeyi kökten sarsabilecek bir ideolojik projeydi.
ABD büyükelçilerinin raporlarında Türkeş’e yönelik ifadeler oldukça serttir. Bir raporda onun “fanatik eğilimlere sahip bir milliyetçi” olduğu yazılırken, CIA analizlerinde MHP ve Türkeş için sık sık “neo-faşist” nitelemesi kullanılmıştır.
Bu dil tesadüf değildir. Batı istihbarat terminolojisinde “neo-faşist” etiketi yalnızca ideolojik bir sınıflandırma değildir. Aynı zamanda bir siyasi damga ve itibarsızlaştırma aracıdır. Bu etiket bir hareketi uluslararası alanda yalnızlaştırmak ve meşruiyetini tartışmalı hale getirmek için kullanılır.
ABD’nin Türkeş’e duyduğu güvensizliğin bir başka nedeni ise dış politika yaklaşımıydı.
Belgelerde Türkeş’in Batı ile ilişkileri tamamen reddetmediği fakat Türkiye’nin bağımsız hareket etmesini savunduğu ifade edilir. Hatta bazı görüşmelerde ABD’den istenen kredi verilmezse “paranın başka yerlerden bulunabileceği” yönündeki ifadeleri Amerikalı diplomatlar açık bir baskı olarak yorumlamıştır.
Bu sözler ABD’de alarm zillerinin çalmasına neden olmuştu.
1970’li yıllara gelindiğinde CIA raporlarında milliyetçi hareketle ilgili değerlendirmelerin tonu daha da sertleşir. MHP’nin hükümet ortağı olduğu dönemlerde ABD analizleri bu durumu Türkiye’nin Batı çizgisi açısından bir risk faktörü olarak kayda geçirmiştir.
Aynı raporlar MHP’nin NATO ve Batı ittifakına mesafeli durabileceği ihtimaline özellikle dikkat çeker.
Daha da dikkat çekici olan ise şudur: Sovyetler karşısındaki sert tutumuna rağmen Türkeş’e yönelik ABD yaklaşımı değişmemiştir. ABD için mesele ideolojik değil stratejikti.
ABD’nin istediği şey yalnızca Sovyet karşıtlığı değildi, kontrol edilebilir bir siyasal düzendi.
Türkeş ise bu düzenin dışındaki bir siyasi figür olarak görülüyordu.
ABD belgeleri bu nedenle oldukça net bir tablo ortaya koyuyor. Soğuk Savaş Türkiye’sinde ABD’nin en rahat ettiği siyasi aktörler Batı ile tam uyumlu olanlardı. En fazla mesafe koyduğu aktörler ise bağımsız dış politika söylemini öne çıkaran milliyetçilerdi.
Bu noktada tarih bize önemli bir soru bırakıyor.
Soğuk Savaş boyunca Türkiye’de birçok siyasi hareket dış güçlerle ilişkilendirilerek tartışıldı. Ancak arşiv belgeleri incelendiğinde milliyetçi hareketin en azından bir noktada net bir çizgiye sahip olduğu görülüyor:
Siyasetini dış güçlere değil, doğrudan Türkiye’nin kendi çıkarlarına dayandırma iddiası.
Bugün geriye dönüp baktığımızda belki de asıl sorulması gereken soru şudur:
Türkiye’nin fırtınalı siyaset tarihinde, aynı bağımsızlık mesafesini gösterebilmiş kaç siyasi gelenek vardır?
