Ekran Zorbalığı Kemâl Erkânından Zevâl Ekranlarına

Adnan İPEKDAL

01-09-2026 17:42

Yanlış okumadınız, başlıkta akran zorbalığı değil; ekran zorbalığı yazıyor. Akran zorbalığı da cemiyetimizin çözmesi gereken dertlerden biridir; lakin dikkatle bakıldığında görülecektir ki, akran zorbalığının kök saldığı toprak da çoğu zaman ekran zorbalığıdır.

Ekran zorbalığı kavramıyla, son zamanların moda tabiri “dijital zorbalık”ın çok ötesinde, daha geniş, daha sinsi ve daha kuşatıcı bir tehdit cephesinden söz ediyoruz.

Başlıktaki söz oyunu da tesadüfi değildir aslında. Kemâl, olgunluğu; erkân ise bir yapıyı ayakta tutan rükünleri, sütunları, esasları ifade eder. Zeval ise tam da bunun karşısında, bir çöküşü, bir yıkımı, bir gerilemeyi anlatır. Yani geleneğin erkânı –rükünleri, sütunları– ile asırlarca olgunlaştırılıp kemâle erdirilen şahsiyet, bugün ekranların zorbalığı karşısında zeval bulmakta, yıkıma ve düşüşe sürüklenmektedir. Bir zamanlar insanı ayakta tutan direkler yerini, insanı çürüten ekranlara bırakmıştır; kemâlin yerini zeval, erkânın yerini ise ekran almıştır.

Vahşi kapitalizmin ve ruhsuz emperyalizmin en öldürücü silahı atom bombasıdır dersek, belki biyolojik ve fiziki planda doğru bir tespitte bulunmuş oluruz. Ama sosyolojik ve ruhî planda hüküm sürense başkadır: en ölümcül emperyal silah, bugün artık ekranlardır. Zira atom bombası bir kere patlar, ekran ise her gün, her saat, her dakika sessizce patlamaya devam eder.

Emperyalizm, tankla, tüfekle, füzeyle, roketle bir türlü giremediği hanelerimize; televizyon ve telefon ekranları vasıtasıyla zahmetsizce, hatta âdeta davetli bir misafir gibi girmektedir. Kapımızı kırmasına gerek yoktur; biz kapıyı kendi elimizle, kendi rızamızla, üstelik gülümseyerek açmaktayızdır.

Dün; din, kültür, sanat, örf, töre, âdet, gelenek, destan, masal, menkıbe, tasavvuf, tekke, dergâh ve aile ocağıyla yoğrulup inşa edilen şahsiyet, bugün ekran zorbalığı karşısında âdeta teslim bayrağını çekmiş vaziyettedir. Dijital mecralardaki bir fenomenin saçma sapan paylaşımı, bin hakikatten daha güçlü bir tesir icra edebilmekte; bir dizi oyuncusunun saç modeli, bir gecede bütün ülkede karşı durulması abes sayılan bir akıma dönüşebilmektedir. Ne acıdır ki, asırların terbiyesinden süzülüp gelen bir hikmetli söz, on beş saniyelik bir video karşısında mağlup görünmektedir.

Evvel zamanlarda bir baba gurbete çıkarken hanımına “Çocuklar önce Allah’a, sonra sana emanet!” derdi. Şimdi ise bütün çocuklar, hatta yetişkin insanlar dahi, farkında olmadan ekranlara emanet edilmiş durumdadır. Emanetin kime bırakıldığının şuurunda olmayan bir nesil yetişiyorsa, bunun hesabını önce kendimize sormalıyız.

Şimdi meseleyi soyuttan somuta indirelim; birkaç ekran zorbalığı örneği verelim, sanırım siz de hak vereceksiniz.

Mesela kış günlerinde insanlar kabanlarla, montlarla soğuktan korunmaya çalışırken, genç kızlarımızın göbek dekolteli, atletimsi kıyafetlerle mevsime meydan okuması, tesadüf değildir; bu, bir ekran zorbalığına maruz kalmanın açık delilidir. Soğuğu unutturan, iklimi değil algıyı değiştiren bir güç işbaşındadır.

Yine, insanın etinden, sütünden, yününden, derisinden, yumurtasından, kemiğinden istifade ettiği sığır, koyun, keçi, tavuk gibi hayvanlara sevgi beslemeyen; hatta “sığır cinsi ozon tabakasını deliyor” türünden akıl dışı iddiaları ciddiye alan zihinlerin, buna mukabil kedi, köpek ve bir tür fareye neredeyse secde edercesine bağlanması da tesadüfî bir zevk değişikliği değildir. Bu, üretilmiş, pazarlanmış ve dayatılmış, sözde bir hayvan sevgisidir; kaynağını vicdandan değil, ekrandan almaktadır.

Dün daha mütevazı hayatlarla daha huzurlu yaşayan insanlar, bugün daha lüks ortamlarda daha huzursuz yaşıyorsa; ulaştığı her lükste bir üst lükse ulaşamamanın ezikliğini duyuyorsa, bu da ekranlarda gördüğü her lüksün aslında kendi hakkı olduğuna inandırılmış bir bireyin maruz kaldığı ekran zorbalığından başka bir şey değildir. Doyumsuzluk, artık bir karakter zaafı değil, sistematik biçimde üretilen bir ekran mahsulüdür.

Mütevazı bir düğünle huzurlu bir evlilik hayatına adım atmaktansa, ekonomik gücünün çok üzerinde borçlanarak “prenseslere/prenslere layık” bir düğün yapıp bir günlük gösterişin bedelini bir ömür boyu taksitle ödemeyi tercih etmek de yine bir ekran zorbalığıdır. Ekranda görülen o bir günlük saltanatın peşinde, nice yuva daha ilk gününden borç yükü altında kurulmaktadır; mutluluk, kredi kartı ekstresine borçlu bırakılmaktadır.

Netice itibarıyla söylemek gerekirse: mesele, tek tek örneklerin tuhaflığında değil, bu örnekleri birer birer hayatımıza yerleştiren görünmez elin sistematikliğindedir. Kemâl erkânıyla yükselen bir medeniyetin evlatları, bugün zevâl ekranlarının karşısında el pençe divan durur hale gelmişse, yapılması gereken ilk iş, bu zorbalığı adıyla tanımaktır. Adını doğru koyamadığımız bir düşmanla mücadele edemeyiz; ekran zorbalığı da, tam olarak bu adı hak etmektedir.

DİĞER YAZILARI Bir Ruh Simyası Olarak Vefa 01-01-1970 03:00 Sensin Bid’at 01-01-1970 03:00 Gün Olur Asra Bedel Romanının 15 Temmuz Üzerinden Tahlili 01-01-1970 03:00 Üç Muslukla Doldurmaya, Otuz Üç Muslukla Boşaltmaya Çalıştığımız Havuz 01-01-1970 03:00 İncir Yaprağı 01-01-1970 03:00 Almanya’da Yeni Bir Pensilvanya mı Kurulacaktı? 01-01-1970 03:00 Problem Çözmek İsteyenlere Formüller 01-01-1970 03:00 Atakum Sahilinde Mescid Görmek İstemeyenler Sinagog mu Görmek İstiyor! 01-01-1970 03:00 Kara Samsun’un Beyaz Türkleri 01-01-1970 03:00 ODTÜ Semalarında Amerikan bayrağı Dalgalanacak mı! 01-01-1970 03:00 Ne Vereyim Abime, Biraz Sokak Kültürü Alır mısınız? 01-01-1970 03:00 Dijital İçerik Üretme Seferberliği 01-01-1970 03:00 CİNSİYETÇİ SÖYLEM 01-01-1970 03:00 Eziklerin Efendisi Efendilerin Eziği 01-01-1970 03:00 İsmet Özel’in Hayatta Olmasının Haber Değeri Var Mı? 01-01-1970 03:00