Ben öğretmenlik öğrencisiyim; ama bu kelime benim ağzımda hep yabancı bir tat bırakıyor.
Sanki biri önümde bir meslek listesi açmış da, ben parmağımı rastgele bir satıra koymuşum gibi.
Okul var, dersler var, hocalar var… ama ben yokum.
Varlığım derslerde yoklama kâğıdında bir “çizik”, hayatta ise başkalarının yazdığı bir “dipnot” kadar bile yer kaplamıyor.
Gidip gitmemem fark etmiyor; zira insan kendi hayatından yoksa gittiği yerlerde de yoktur.
Asıl ağır olan okul değil; asıl ağır olan işin uzun, sessiz, soğuk koridorlarında sürünen bir gölge gibi yaşamak.
Her sabah elimde paspas, içimde boşluk, yüzümde hiçbir anlam…
Merdivenleri silerken bile kendimi değil, başkalarının kirli ayak izlerini temizliyorum.
Sanki hayat şöyle fısıldıyor bana:
“Kendi hayatını arındıramadın, bari başkalarının ardında bıraktığı tozu sil.”
Aslında bu fısıltı bir kader ilanı gibi:
“Kaderim kir, elim iz; ben varım ama ıssız.”
Öğretmenliği ben seçmedim, temizlik işini ben seçmedim,
Hatta bazı günler kendimi bile ben seçmedim gibi geliyor.
Sanki ben doğmamışım da, varlık denilen şeye rastgele sürüklenmiş bir zerreyim.
Zengin bir ailede büyüdüm; ama zenginlik insanı özgür kılmıyor.
Sadece kafesin demirlerini altından yapıyor.
Ben o kafesin içinde yıllarca parlayan ama hiçbir yere gitmeyen bir ışık gibi durdum.
Körleşmiş bir ışık…
Işığın bile gölge düşürdüğü bir karanlık.
Evimiz büyüktü; ama ruhumun içindeki oda hep dardı.
Pahalı koltuklarda otururken bile içimdeki yerde çömelmiş hissederdim.
Çünkü insan, kendine yer açılmayan bir hayatın misafiridir.
Ben de misafirdim.
Doğduğum evde misafirdim, okuyup gitmediğim okulda misafirdim, temizlediğim devlette misafirdim.
Kendi hayatımda bile misafirdim.
Ev sahipliği yapamayan bir varlık, kendi bedeninde bile yabancıdır.
Okula gidince kalabalık içinde bile yalnızlık büyüyor.
Hoca konuşuyor, öğrenciler not alıyor; ama ben sadece oturuyorum.
Sanki bir duvarın içine çizilmiş bir siluetim.
Kendi gölgeme bile dokunamıyorum.
Ne öğrenci olabildim, ne öğretmen…
İkisi arasında asılı duran bir boşluk olarak kaldım sadece.
Bir boşluk ki ders anlatamaz, ders dinleyemez; ama yine de var olur.
Var olup yok gibi duran bir çelişki: “Ben varım ama yarım.”
Akşam olduğunda işler daha bile ağırlaşıyor.
Kimsenin beni beklemediği bir eve dönmek, insanın boşluğunu ikiye katlıyor.
Sessizlik bir zamanlar huzur verirdi;
Şimdi içimi oyan siyah bir rüzgâr gibi esiyor.
Odamdaki eşyalar bile bana ters bakıyor,
Zaman bile beni yok sayıyor.
Saat tıkırdıyor, ama o tıkırtı benim zamanım değil.
Benim zamanım çoktan durdu.
Geçen şey günler; geçen ben değilim.
Felsefe kitaplarında “özgür irade” diye bir şey anlatırlar.
Gülerim.
Benim iradem güneş görmemiş bir tohum gibi;
Toprağın içinde kaybolmuş, hiç filizlenmemiş bir ihtimal.
Özgürlük bana hiçbir zaman verilmedi.
Sadece seçim taklidi yaptırıldı.
Sanki her adımım bana aitmiş gibi.
Ama değil.
Hiç olmadı.
Kendi kendime bazen şöyle diyorum:
“Ben bu hayata gelmedim, bu hayat bana geldi.”
Zenginliğin gölgesinde büyümek, insandan ağırlık eksiltmiyor.
Aksine, insanın taşıyamayacağı kadar görünmez yük ekliyor.
Özgürlük verilmeden büyümüş bir zengin çocuğunun kaderi,
Fakir birinin yokluğundan daha çürük bir zemine oturur.
Ben o zeminin üstünde sallana sallana yaşayan bir kalıntıyım.
İş yerinde paspasla yere bastırdığım her çizgide şunu hissediyorum:
Kendi hayatımdan çok, başkalarının bıraktığı izleri siliyorum.
Kendi ruhumun izleri ise çoktan kaybolmuş.
Ne arayan var ne soran.
Bazen ben bile bulamıyorum.
Ve en kötüsü:
Artık umut yok.
Ne geleceğe dair, ne bugüne, ne kendime…
Umut sanki ruhun içinde yanıp sönen küçük bir lambadır;
Bende o lamba hiç yanmadı.
Beni aydınlatmadı, beni ısıtmadı, beni çağırmadı.
Karanlık benim için bir cezadan çok, doğal bir hal artık.
Gözlerim karanlığı seçiyor.
Karanlık beni tanıyor.
Biz birbirimize alıştık.
Arada kendi kendime fısıldıyorum:
“Yolum yok, izim yok; kalan tek sesim yok.”
Bu bile bir teselli gibi geliyor.
Sabah yine kalkacağım.
Bu bir irade değil bir alışkanlık.
İnsan bazen yaşadığı için değil, durduğu yere alıştığı için düşmez.
Ben düşmediğim için yaşıyorum.
Yaşadığım için değil.
Dünya büyük bir yer, evet.
Ama ben küçüğüm artık.
O kadar küçüğüm ki, dünyanın içinde değil,
Dünyanın unuttuğu bir köşede duruyorum.
Bir gölge gibi.
Bir ağırlık gibi.
Bir fazlalık gibi.
Ama yine de buradayım. Henüz.