Maraş’ta yaşanan okul baskını, ilk bakışta münferit bir hadise gibi görünse de, biraz derine inildiğinde bunun, uzun süredir biriken sessiz bir aşınmanın görünür hâle gelmiş şekli olduğu fark edilir.
İnsan, çoğu zaman bir anda kopmaz; aksine, fark edilmeyen küçük uzaklaşmaların birikimiyle, kendi içinden yavaşça çözülür.
Bugünün gençliğinde gözlemlenen yön kaybı da bu bağlamda ele alınmalıdır. Bu durum, yalnızca bireysel tercihlerle ya da geçici dalgalanmalarla açıklanamayacak kadar derindir.
Daha çok, insanın kendisini yerleştireceği bir anlam zeminini giderek kaybetmesiyle ilgilidir.
Özellikle dijital dünyanın yoğunluğu içinde büyüyen bir kuşakta, gerçeklikle kurulan temasın giderek yüzeysel eştiği; insanın kendi iç sesiyle baş başa kalma imkânının zayıfladığı görülmektedir. Sürekli akan görüntüler, kesintisiz uyarılar ve oyunlaştırılmış bir gerçeklik algısı, bireyin iç dünyasını beslemek yerine, çoğu zaman onu dağıtan bir etki üretmektedir.
Bununla birlikte, son yıllarda gençler arasında daha belirgin hâle gelen inançsızlık eğilimi de yalnızca teorik bir tercihin sonucu olarak değil, bu anlam boşluğunun bir yansıması olarak okunabilir. İnsan, kendisini aşan bir bütünle bağ kuramadığında, yalnızca dış dünyaya değil, kendi varlığına da yabancılaşmaya başlar. Bu yabancılaşma, ilk anda bir özgürlük hissi gibi görünse de, zamanla yön duygusunun silikleşmesine yol açabilir.
Bu noktada aile, insanın ilk temas ettiği anlam çerçevesi olarak önemini korur.
Aile, yalnızca fiziksel bir birliktelik değil; insanın kendisini tanımaya başladığı, sınırlarını ve sorumluluklarını fark ettiği bir zemin…
Bu zeminin gücü çoğu zaman yüksek sesle ifade edilmez; fakat yokluğu derin bir şekilde hissedilir. Bazen bir bakış, bazen bir susuş, bazen de sadece varlığıyla hissedilen bir duruş, insanın bütünüyle dağılmasını engelleyebilir.
Zaman zaman her insanın, yön duygusunun bulanıklaştığı bir dönem olmuştur.
Ne tarafa ait olduğunu, neye tutunması gerektiğini netleştiremediği bir süreç olmuştur. İşte o dönemde insanı bulunduğu yerden koparmayan bazı bağların varlığı doğru yerde kalmasını sağlamıştır.
İnsanın hayatında bazı karşılaşmalar, doğrudan bir yönlendirme gibi görünmez. Daha çok, insanın içindeki dağınıklığı toparlayan bir dikkat hâli olarak hissedilir. Bir dersin içinde söylenen kısa bir cümle, bir bakışın beklenmedik bir yerde insana dokunuşu ya da birinin, sizi sizden daha dikkatli izlediğini hissettiren o farkındalık…
Bunlar çoğu zaman adı konulmadan kalır; fakat etkileri, zamanla kendisini ele verir. İnsanın kendi içinden kopmasına izin vermeyen, onu fark ettirmeden kendi eksenine doğru çeken bir hâl.
Şiddet, çoğu zaman bir başlangıç değil; görünmez bir çözülmenin son görünümüdür.
Bugün gençler arasında gözlemlenen bu yönsüzlük hâli, yalnızca bireysel bir mesele değil; daha geniş bir anlam kaybının işaretidir.
Bu kaybın telafisi ise yalnızca kurumsal düzenlemelerle değil; insanın insana temas ettiği, fark edildiği ve tutulduğu alanların yeniden güçlenmesiyle mümkün olabilir.
Aile bu alanın merkezinde yer alsa da, onunla sınırlı değildir. İnsan, bazen bir sözle, bazen bir bakışla, bazen de sadece fark edildiğini hissederek yeniden kendi çizgisine dönebilir.
Sonuç olarak, insanı hayata bağlayan şeyin yalnızca dış şartlar olmadığını kabul etmek gerekir.
Asıl bağ, çoğu zaman görünmeyen; fakat hissedilen, süreklilik taşıyan ve insanı kendi içinde toparlayan o ince çizgide saklıdır.