İnsan, bir noktadan sonra kendini ifade etmekten vazgeçmez; yalnızca karşısında ifade etmeye değer bir muhatap bulamadığını fark eder.
Bu, küsmek değildir.
Bu, konuşmanın anlamsızlaştığı bir eşiktir. Çünkü her söz, duyulmadığı yerde biraz daha ölür.
Zamanla şunu öğreniyor insan: Her bağlam, hakikati taşıyacak kadar güçlü değildir. Bazı zeminler düşünceyi yükseltmez, ezer. Bu yüzden derinlik, çoğu zaman suskunlukla karıştırılır. Oysa suskunluk bir eksiklik değil; artık açıklamaktan yorulmuş bir bilincin geri çekilmesidir.
Kalabalıkların en yorucu yanı, anlamamak değil; anlamaya niyetliymiş gibi yapmalarıdır. İnsan burada tükenir. Çünkü yanlış anlaşılmak bir kazadır; sürekli yanlış bağlamda konuşmak ise yavaş bir aşınmadır. Her seferinde biraz daha az söylersin, biraz daha kısa cümleler kurarsın, sonunda kelimeler değil, sen eksilirsin.
Nitelik bu noktada yük haline gelir. Taşınması zor, paylaşılması imkânsız bir ağırlık. İnsan kendini anlatmak istemez hale gelir; çünkü anlatmak, artık iyileştirmiyordur. Sessizlik burada bir erdem değil, korunma refleksidir. Gürültüden değil, yüzeysellikten kaçıştır.
Bazı yetenekler yanlış yerde parlamaz; karanlıkta kalmayı seçer. Çünkü ışık, her zaman görünür kılmaz. Bazen sadece yorar. Ve insan, sürekli kendini ispat etmesi gereken bir dünyada, en sonunda şunu fark eder: Mesele görülmemek değil, yanlış şekilde görülmektir.
Bu yüzden susmak bir geri adım değildir. Bu, artık bağırarak anlaşılmak istemeyen bir bilincin son sakinliğidir. Belki de bazı insanlar, fark edilmedikleri için değil; fark edilmenin bedeli ağırlaştığı için sessizleşir.
Ve insan bazen ilerlemez. Sadece olduğu yerde kalır. Çünkü hareket etmenin anlamını yitirdiği bir yerde, durmak bile bilinçli bir karardır.