Geçenlerde, ömür sermayesini birlikte tükettiğimiz eski bir dostla diz dize verdik; gençliğin o hesapsız, o saf ve ulvi ideallerle bezenmiş rüyalarını yâd ettik.
Söz döndü dolaştı, o delişmen çağın en güzel rüzgârıyla Samsun’umuzun bağrında omuz omuza verip, bir hayır vakfı ihdas etmeye niyetlendiğimiz o kutlu mevsime geldi.
Herkesin cebindeki harçlığı, avucundaki helal lokmayı masaya serdiği; paranın riyakâr miktarıyla değil, kalbin gizli samimiyetiyle tartıldığı demlerdi.
Hatırladıkça hâlâ gözlerimizi buğulandıran ve bugünün maddeperest dünyasına tokat gibi inen o an, aslında insan tabiatının, ihtirasının ve ilahi adaletin en berrak, en çıplak hülasasıydı.
O günlerde, Samsun'un bereketli sinesinde kurulacak vakfın harcını karmak üzere bir araya gelmişti o ihlaslı halka.
Kaide kelamdı: Herkes gücü nispetinde, rızkı oranında elini taşın altına koyacaktı. Gönül halkamızın içinde, Samsun Site Camii’nin o manevi gölgesindeki tuvalette bekçilik yapan, başkasının kapısında kıt kanaat bir maaşla ömür tüketen, kalbi derviş, ruhu asude bir kardeşimiz vardı. Sıra unvanına ve imkanına bakılmayan o masum yüreğe geldiğinde; gözünü bile kırpmadan, o meşakkatli şartlarda kazandığı tam bir aylık maaşını vakfın esası için feda ve hibe etti.
Maddi imkanların dar, kalplerin geniş olduğu o yıllarda, bir sarraf veya tacir değil de, nafakasını alın teriyle kazanan bir emekçi için bir aylık maaş; yalnızca bir kâğıt parçası demek değildi. Evinin bir aylık rızkı, ömründen eksilen otuz günün bedeli, evlatlarının istikbali demekti.
Tam o sırada, sanayide adı sanı duyulan, çarkları tıkır tıkır dönen, dünyalığı yerinde bir esnaf arkadaşımız celallenerek oturduğu yerden doğruldu. Cebinden çıkardığı parayı, meclisin ortasındaki masaya fırlatır gibi bıraktı. O mazlum tuvalet bekçisinin infak ettiği o mukaddes maaşın tam on katı bir meblağdı bu. Parayı masa yüzeyine çarpar çarpmaz da göğsünü kabartarak, kaba ve mağrur bir edayla caka satmaya, paylamaya başladı: "Bakın hele, ben tek başıma on kişinin yükünü sırtladım, on kişi kadar bağış yaptım!"
Odadaki o samimi, o rahmânî hava bir anda buz kesti. Gençlik rüzgârının getirdiği o tatlı yarış, sanayicinin ham kibriyle birleşince o saf davaya kara bir leke sürmüştü. Fakat o asil topluluğun içindeki kurucu dostlardan, sözü gürz gibi ağır bir hakikat eri daha fazla dayanamadı. Kelamı eline aldı ve o kibirli esnafın çehresine adalet sillesi gibi inecek şu muazzam cümleleri birer birer savurdu:
"Arkadaş! Senin beğenip küçümsediğin, 'On katını verdim' diye caka sattığın o zat, bir mülk sahibi değil; başkasının yanında çalışan bir işçidir. O, varını yoğunu, çoluk çocuğunun hakkı olan o tek aylık maaşını bu masaya, feda ederek bıraktı. Senin o caka satarak fırlattığın para ise senin ambarından eksilen bir saatlik kazancın bile değildir! Eğer bu mecliste senin de onun gibi kelam etmeye, davanın sahibi gibi konuşmaya hakkın olsun istiyorsan; sen de onun gibi yapıp en az on aylık kazancını feda etmelisin ki sesin gür çıksın. Aksi halde sus, zira bu ihlas meclisinde senin o mağrur kelamına hiç hacet yoktur!"
O azametli, paranın gücüne ram olmuş esnaf arkadaş tek kelime dahi edemedi; sükutun derin kuyusuna gömüldü. O gün o odada, kâğıt paralardan çok daha büyük, çok daha ali bir şey kazanılmıştı: Gerçek vakıf ruhu, hakiki teslimiyet ve mahviyet.
Yıllar, bir nehrin akışı gibi su gibi aktı, geçti. Bugün ömrün ikindi vaktinden geriye dönüp baktığımızda, hayatın o muazzam ve ibretlik tecellisini tüm çıplaklığıyla temaşa ediyoruz. O gün servetine, dünyalığına güvenip caka satan, bir işçinin samimi alın terini hafife alan o esnaf arkadaşın o şatafatlı dükkânında bugün yeller esiyor, baykuşlar tüneliyor. Mülkün yegâne ve gerçek Sahibini unutup kibre kapılanlar, zamanın ve kaderin sillesiyle bir anda avuçları bomboş, ortada kalabiliyorlar.
Zira Yüce Yaradan, Furkan’ında bizlere mallarımızın, evlatlarımızın ve dünya hayatının o aldatıcı ziynetlerinin birer övünme yarışından, bir seraptan ibaret olduğunu ne kadar sık ihtar ediyor... Tıpkı yeşerip boy verdiğinde çiftçinin gözünü kamaştıran, göğsünü kabartan, lakin bir gece vakti kopan fırtınayla sapsarı kesilip çer çöpe dönen o mağrur ekin tarlaları gibi...
Geçenlerde bir iş için sanayi sitesine yolum düştü. Etrafıma basiretle nazar kıldığımda, o eski, metruk, hurda araba yığınlarını gördüm. "Hey gidi fani dünya!" dedim içimden... O bir zamanlar gıptayla, hayranlıkla baktığımız, mis gibi yıkayıp kuruladığımız, eşe dosta, konu komşuya caka satmak, hava atmak için direksiyonuna geçtiğimiz o şaşaalı, o parlak otomobillerin son halini gördüm; hepsi birer perişanlık abidesi, birer demir mezarlığı olarak sessizliğe bürünmüş yatıyordu.
Aslında yalnızca o demir yığınları mı? Arz üzerindeki her şey böyle nihayete ermiyor mu? İnsan hayatı da tam olarak bu hurdalığın bir benzeridir. Bugün büyük bir beğeniyle, gururla giydiğimiz o şık, o ipek elbiselerimiz gün gelir bir paçavraya döner; gençlikte gururla taradığımız, aynalara baktığımız o gür saçlarımız dökülür, bembeyaz bir kefen rengini alır. O en lezzetli, mis kokulu meyveleri dallarında taşıyan ulu, heybetli ağaçların bile akıbetini bilmiyor muyuz? Hepsi kurur, gazel olur, odun olup ateşe teslim edilir.
İşte bu yüzden dostlar; aramızdaki evlatlarımızı, dünya hayatının o geçici zenginliklerini ve süsünü, nefsimize bir gurur vesilesi değil; Allah’ın bizlere bahşettiği birer imtihan nişanesi, birer emanet nimet olarak idrak etmek gerekir. O doğrultuda istikamet üzere, düzgün yaşamak ve arkamızdan gelen nesillere temiz, lekesiz birer ahlak örneği bırakmak elzemdir. Yoksa mal da meçhuldür, sermaye de vehim, araba da fani... Hepsi, hitama erecek birer masaldan, birer hikâyeden ibarettir!
Geçmiş ümmetlerin, o taştan saraylar oyan, dağları delip hükmeden kavimlerin nasıl silinip gittiklerini görmüyor muyuz? Ne kadar malın, mülkün, hazinen olursa olsun; bir Karun kadar zengin olamayacağına göre... Ne kadar cemalin, caziben olursa olsun; toprak altında yatan o dünya güzelleri kadar güzel kalamayacağına göre...
Ne kadar bileğine, cüssene güvenirsen güven; o devranı titretmiş dünya şampiyonu pehlivanlar kadar güçlü olamayacağına göre –ki onların da sonunun musalla taşında nasıl bittiğini hepimiz müşahede ediyoruz– o halde insanın aklını başına devşirmesi gerekmez mi?
Düzgün yaşa, sana bahşedilen nimetin kadrini bil, kibrin karanlığından sıyrıl ve her an o son nefese, ebedi yolculuğuna hazırlıklı ol. Zira bu fani dünyada katettiğimiz menzil, cebimizdeki paranın cüssesiyle yahut altımızdaki binitin parlaklığıyla değil; kalbimizin derinliklerindeki o gizli ihlasın temizliğiyle ölçülür. Samsun’un o aziz topraklarında bizzat şahit olduğumuz gibi; maaşlı bir tuvalet bekçisinin o saf, o dervişane helal alın teri; bir zenginin gururla saçtığı milyonlardan da, nihayetinde hurdaya dönecek olan o tüm dünya mallarından da her zaman daha ali, daha kıymetli ve daha berekettir.