Son zamanlarda nereye baksak aynı feryat: "Ekonomi kötü, fiyatlar fahiş, geçinmek imkânsız!" Evet, raftaki etiketler ile insanımızın alım gücü arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor. Fırsatçılık almış başını gitmiş, aşırı kâr hırsı ticari ahlakı adeta yutup bitirmiş.
İnsanların çaresizliğinden, araştırmaya vakit bulamayışından yararlanıp malını haksız zamlarla satanların yaptığı ne ticarete sığar ne de helal çizgisine. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) o sarsıcı uyarısı kulaklarımızda çınlamalı: "Bizi aldatan bizden değildir." Bir tarafta fahiş fiyatlar, bir tarafta insanları kandıranlar... Her şey birbirine karıştı, her şey samimiyetini kaybetti.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Geçtiğimiz gün bir cadde boyu yürüdüm ve gördüğüm manzara karşısında içim sızladı, vicdanım sarsıldı. Yol kenarındaki çöplerde, hiç ısırılmadan atılmış çikolatalı ekmekler duruyordu. Yanında, içindeki kaşar peyniri hiç dokunulmadan çöpe fırlatılmış tostlar... Bir tarafta fahiş fiyatlardan, yokluktan şikayet ederken; diğer tarafta nimeti fütursuzca çöpe fırlatmak nasıl bir tezattır? Bu ne büyük bir vicdansızlık, ne büyük bir nankörlüktür?
Bir Ekmeğin Çileli Yolculuğu ve Alın Teri
Oysa dönüp bir bakalım; kolayca çöpe fırlattığımız o bir dilim ekmek, soframıza gelene kadar hangi çileli yollardan geçiyor? Bir ekmeğin ekmek olabilmesi için, önce bir çiftçinin kışın ayazında toprağa o küçücük buğday tanesini ekmesi gerekir. O tane aylarca karın, yağmurun altında sabreder, filizlenir. Çiftçinin aylarca döktüğü alın teriyle başak verir. Ardından hasat edilir, değirmenlere taşınır. Tonlarca ağırlıktaki taşların arasında ezile büzüle un olur. Fırına gelir; fırıncı ustasının gecenin zifiri karanlığında, herkes uykudayken döktüğü bilek gücüyle yoğrulur.
En nihayetinde, o fırının yüzlerce derecelik kor ateşinde yana yana pişer de öyle ekmek olur, öyle aş olur soframıza... Ayların emeği, toprağın sabrı, değirmenin çilesi ve fırının ateşiyle yoğrulan bu kutsal nimeti hiç düşünmeden çöpe atmak, sadece bir un kütlesini fırlatmak değildir. O buğdayı büyüten çiftçinin nasırlı ellerini, geceyi gündüze katan fırıncının emeğini ve Allah'ın yeryüzüne sunduğu bereketi çiğnemektir!
"Benim Param, İstediğim Gibi Harcarım" Diyemeyiz!
İşte tam bu noktada birilerinin çıkıp, "Ne olur yani? Para bende var, ben harcarım, benim param değil mi?" dediğini duyar gibi oluyorum. Hayır, asla! Bizim toplum olarak "benim param, ben kazanırım" deyip bencillik etme şansımız yok. Hepimiz aynı geminin içindeyiz. Eğer bu geminin altında bir delik varsa ve o delikten içeri su sızıyorsa, biz o deliği el birliğiyle kapatmak zorundayız. Geminin kamarası da, kömürlüğü de, en lüks üst güvertesi de o gün geldiğinde aynı denizin dibini boylayacaktır. Bireysel zenginlik ya da vurdumduymazlık, batan bir gemide kimseyi kurtarmaya yetmez.
Bize Oynanan Akıl Oyunlarına Karşı Uyanık Olmalıyız
Peki, biz neden bu gerçeği göremiyoruz? Çünkü algılarımızla oynuyorlar. Şeytani pazarlama stratejileriyle, reklamlarla, sahte indirim oyunlarıyla bize akıl oyunları oynuyorlar. İhtiyacımız olmayanı aldırmak, bizi sürekli tüketime zorlamak ve adaletsiz bir çarkın kölesi yapmak için zihnimizi bulandırıyorlar. Bizi bu akıl oyunlarıyla birbirimize düşürürken, fahiş fiyatları da israfı da normalleştiriyorlar. Oysa yapmamız gereken tek şey akıl ve vicdanla hareket ederek adaletli ve düzgün bir hayatı savunmaktır.
Yüce Allah Kitabında net bir sınır çiziyor: "Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz; çünkü Allah israf edenleri sevmez." Biz bu ilahi sınırı ne ara çiğner olduk? Fırsatçının haksız kazancı onun boynunun borcudur, hesabı sorulacaktır; peki bizim çöpe attığımız o nimetlerin hesabı sorulmayacak mı? İnanın, bu gidişatın sonu boz olur, akıbetimiz kötü olur. Nimete hürmet etmezsek, adaletle yaşamazsak İlahi bir tokatla uyanmak kaçınılmaz hale gelir. Unutmayalım; bu dünyanın bir de öbür dünyası var. Her şey burada olup bitmiyor, her lokmanın hesabı mizan önüne geliyor.
Karanlığa Küfür Etmektense Bir Mum Yakmalıyız
Unutmayalım ki, etraftaki karanlığa sadece küfür etmek o karanlığı aydınlatmaya yetmez; karanlığı dağıtmak için her birimizin bir mum yakması gerekir. Bugün toplumsal olarak düştüğümüz bu dar boğazdan çıkışın tek yolu bireysel sorumluluklarımızdan geçer. Burada bize düşen görev neyse, her birimiz kendi sorumluluk alanında bunu titizlikle yerine getirmelidir. Herkes kendine düşen görevi hakkıyla yaptığı zaman, toplumsal olarak topyekun bir kurtuluşa ve huzura ermiş oluruz. Başkalarının yanlışlarını konuşarak kendimizi temize çekemeyiz; kurtuluş bizim atacağımız doğru adımlarda gizlidir.
Önce Kendimiz Yaşayarak Örnek Olacağız
İnsanlığın, ahlakın ve düzgün yaşamanın tek bir temel kuralı vardır: Kendimiz için istediğimizi başkası için istemek, kendimize reva görmediğimizi başkasına yapmamak. Bu çürümeye karşı dur demek bizim elimizde. Çözüm, ahlaklı ve düzgün yaşamayı önce kendi hayatımızda var etmektir. Sözle değil, yaşantımızla örnek olacağız. Evimizde eşimize, çocuklarımıza, çevremize tasarruf bilincini aşılayacağız. Tabağımızda tek bir pirinç tanesi bırakmayarak evlatlarımıza "emek" nedir göstereceğiz. Markete girdiğimizde sorgulamadan, araştırmadan fahiş fiyatlı ürünleri sepete atmayarak fırsatçıya en büyük dersi vereceğiz. Kanaatkar, hakkına razı olan dürüst esnafımızı koruyacağız.
Ey tüketici kardeşlerim! Ne olur uyanalım, ne olur araştıralım ve her şeyden önce elimizdeki nimetin kadrini bilelim. Toplumsal kurtuluşumuz ne borsa grafiklerinde ne de market raflarında; kurtuluşumuz evlerimize bereketi, kalplerimize adaleti ve sokaklarımıza israf karşıtı ahlakı yeniden indirmekte gizli. Çünkü düzgün bir gelecek, ancak düzgün yaşayan insanların omuzlarında yükselir.