Dostun en hayırlısı, insana asıl yurdunu, yani ölümü hatırlatandır.
Gaflet perdesiyle örtülü gözlerimize inat, Kâinatın Efendisi (s.a.v.) bizleri şu sarsıcı hadis-i şerifiyle uyarır: "Ağızların tadını kaçıran, lezzetleri bıçak gibi kesen ölümü çokça anınız." Ne var ki insanoğlu, nefsin o tatlı aldatmacasına kapılarak bu ilahi ikazı hep kendisinden uzağa fırlatır; ölümü hep en yaşlıya, hep en hasta olana yakıştırır.
Oysa ölüm ne takvim yaprağına bakar ne doğum sırasına ne de damarlardaki kanın deli akışına...
Geçtiğimiz yıllarda köyde, samimi bir aile meclisinde toplanmıştık. Akrabalar, amcaoğulları derken on beş kişi diz dize, gönül gönüleydik. Sohbet döndü dolaştı, kalpleri ürperten, dünyaya ait tüm hırsları bir anda sıfırlayan o en yalın hakikate; ölüme geldi. Ben dilim döndüğünce ahiret bilincinden, her an hazırlıklı olmaktan bahsederken, meclisteki henüz yirmi beş yaşlarındaki gencecik amcaoğlum ansızın sözümü kesti. Gözlerinde hayatın baharına, gençliğin zırhına olan o saf ve tehlikeli güvenle: "Yahu Mehmet abi," dedi, "Ben şimdi niye öleyim ki? Benim babam sağ, büyüklerim sağ... Üstelik sen bile benden on beş yaş büyüksün. Sıra bende mi Allah aşkına?"
Sustum. Sadece derin bir iç çekip: "İlahi takdir, ecel gizlidir amcaoğlu..." diyebildim. O an, gençliğin hırçın dalgaları arasında kaybolan o mağrur yüreğe, ölümün bir nefes kadar yakın, şah damarından daha karındaş olduğunu anlatmak imkansızdı. Sohbet bitti, herkes evine dağıldı.
Aradan çok değil, küçücük bir zaman dilimi geçmişti ki telefonum acı bir feryatla, adeta yeri göğü sarsarak çaldı. Ekrana bakarken kalbime simsiyah bir sızı oturdu. Gelen haber, o mecliste "Ben niye öleyim ki, sıram mı var?" diye ölüme meydan okuyan gencecik fidanın vefat haberiydi! Üstelik ne amansız bir hastalık vardı ortada, ne yataklara düşüren bir dert, ne de feci bir kaza... Evinde, misafirlerinin arasında neşeyle yemek yemiş, ardından ferahlamak için eline aldığı alelade bir sodayı içerken ecel şerbetini yudumlamıştı. Saf sağlam, çakı gibi delikanlı, saniyeler içinde nefesini tüketmiş, emaneti sahibine teslim edivermişti.
İşte sarsıcı hakikat tam olarak buradaydı: Ölüm, tam da o soda şişesinin ağzında, saniyeler içinde tecelli etmişti! Rabbimiz A'râf Suresi 187. ayet-i kerimede bu mutlak gerçeği bizlerine çarpıcı bir dille haber veriyordu: "...O size ancak ansızın gelecektir..." Evet, amcaoğlumun eceli de aynen öyle, planları ve hayalleri yarıda keserek, hiç beklenmedik bir saniyede ansızın gelivermişti. Oysa o, sıranın kendisine gelmesine daha çok var zannediyordu. Halbuki her insanın, her nefesin mühleti ilahi bir kaderle çizilmişti. Nitekim Yüce Mevla aynı surenin 34. ayetinde insanlığın değişmez kanununu şöyle ilan ediyordu: "Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir an erteleyebilirler ne de bir an öne alabilirler." İşte o soda şişesi dudaklara değdiği an, ne bir saniye ileri gidilebilmişti ne de bir saniye geri kalınabilmişti. Vakit tamam olmuş, hüküm kesinleşmişti.
Azrail (a.s.), kapıyı çalarken ne ihtiyar heyetinden icazet alıyor ne de gençliğin pembe hayallerine tek bir saniye mühlet tanıyordu.
Kıymetli okurlar, aziz dostlar...
Bu dünya hayatı, bir nefeslik misafirhaneden ibarettir. Gençliğimize, sıhhetimize, arkamızdaki dağ gibi büyüklere güvenmek, bizi ebedi bir hüsrana sürükleyen en büyük seraptır. Önemli olan, veda busesi her an yakamızdaymış gibi, musalla taşına her an uzanacakmış gibi uyanık bir kalple, salih amellerle yaşamaktır. Unutmayalım; yerimizi seçemiyoruz, zamanı bir saniye bile erteleyemiyoruz. Azrail (a.s.) o kaçınılmaz selamı verip ansızın içeri girdiğinde, heybemizde hırslarımız değil, sadece imanımız kalacak.
Cenab-ı Hak amcaoğluma, vatanımız ve mukaddesatımız uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerimize, ahirete irtihal etmiş tüm geçmişlerimize ve bütün ölmüşlerimize rahmet eylesin; makamlarını ali, mekânlarını cennet eylesin. Bizlere de gafletten uyanmış uyanık bir kalp ve hüsn-i hatime (hayırlı bir ölüm) nasip eylesin. Amin.