Bir Ülkenin Geleceği Nasıl Masa Başında Çalındı!
Tarih, günübirlik hırslarla, ideolojik kavgalarla veya popülist vaatlerle masa başında alınan siyasi kararların, bir ülkenin genetiğini nasıl değiştirdiğinin ibretlik vesikalarıyla doludur.
O kararların altına imza atan muktedirler zaman içinde tarih sahnesinden silinir gider. İsimleri unutulur, esamileri okunmaz, belki kemikleri bile kalmaz. Ancak rasyonellikten uzak o imzaların; bir ülkenin ekonomisinde, sosyolojisinde ve inanç dünyasında açtığı yaralar nesiller boyu kanamaya devam eder. Türkiye’nin bugün içinde çırpındığı ekonomik sıkıntıların, gıda krizinin ve nitelikli iş gücü çıkmazının kökenine inmek istiyorsanız, geçmişin o "görünmez" kilit kararlarına bakmanız gerekir.
Her şey, kırsal kalkınmanın ve aydınlanmanın kalbi olan köy ilkokullarının kapatılması ve "taşımalı eğitim" garabetiyle başladı. Neydi o kararı alanların kağıt üstündeki hesabı? "Maliyeti düşüreceğiz, eğitimi merkezileştireceğiz." Peki, ne oldu?
Düşünün ki eskiden köylerde yaşayan insanımız ne kadar çoktu. Milyonlarca insan kırsaldaydı ve en azından hiçbir şey olmasa bile kendi etlerini, kendi sütlerini, kendi yağlarını ve yumurtalarını üretiyorlardı. Ülke ekonomisinin üzerinde bir yük değil, tam aksine ülkeyi besleyen devasa bir tabandılar.
Gelin, basit bir Anadolu köyünün matematiksel bereketi üzerinden bakalım. Düşünün ki 150 haneli bir köyümüz var. Eski düzende bu köyün her evinde bir inek, bir dana, on tane de tavuk bulunurdu. Bu, tek bir köyde 150 inek, 150 dana ve 1500 tavuk demekti. Her sabah o ahırlardan tonlarca süt sağılır; peynir olur, yoğurt olur, tereyağı olurdu. Kümeslerdeki tavukların yarısı yumurtlasa, günde 750, yılda çeyrek milyondan fazla doğal yumurta üretilirdi. En önemlisi, o köyün çocuğu okuldan gelince anasına, babasına yardım eder; daha küçük yaşta toprağın dilini, hayvancılığın sırrını yaşayarak öğrenirdi. Okuyamasa bile elinde altın değerinde bir mesleği, üreticiliği kalırdı.
İşte bu 150 haneli tek bir köyün örneğini alıp tüm Türkiye çapına yaydığınız zaman, gerçek ve felaketin büyüklüğü ortaya çok daha net çıkıyor. Ülkedeki on binlerce köyü bu hesapla çarptığımızda; milyonlarca inek, milyonlarca dana, yüz milyonlarca tavuk ve her gün akan nehirler dolusu süt akla geliyor. Bu, hiçbir devlet çiftliğinin, hiçbir ithalat politikasının ikame edemeyeceği kadar devasa, milli bir üretim kalesiydi.
Siyasi bir kararla o köy okullarının kapısına kilit vuruldu. Aileler, "çocuklarımız okusun" diye mecvuren şehirlere göç etti. O milyonlarca inek kasaba satıldı, ahırlar boşaldı, meralar sessizliğe büründü. Bireysel üretim bitti, çiftçilik öldü. Peki şimdi ne oldu? O köylülerimiz de tıpkı şehirde doğmuş, yıllarca şehirde kalmış insanlar gibi tamamen tüketici pozisyonuna girdiler! Yani dün üreten o insanlar, bugün şehirdeki bir tüketici gibi her şeyi parayla satın almak, market kuyruklarına girmek zorunda kaldılar. Dün kendi kendine yeten, şehri doyuran o insanlar, bugün zincir market arabalarından kolilerle yapay yumurta, süt ve paketli gıda satın alıyor. Bugün büyük şehirlerde etin, sütün yanına yaklaşamıyorsak; sebep, o gün ahırların kapısına vurulan o görünmez kilitlerdir.
Kırsalı böyle çökerten siyasi akıl, şehre geldiğinde de rahat durmadı. 1999 yılında, sırf ideolojik bir inat uğruna, "İmam Hatiplerin önünü keselim, onlar bir yerlere gelmesin, devlet kadrolarına girmesin" diye bir katsayı kararı aldılar. Fakat o hırsla öyle bir körlüğe düştüler ki; İmam Hatipleri engellemek isterken endüstri meslek, kız meslek ve ticaret liselerini de aynı torbaya koyup yaktılar. Ticaret liselerinin o canavar gibi muhasebe, büro ve finans altyapısını; endüstri mesleklerin o çekirdekten yetişen usta-çırak kültürünü itibarsızlaştırdılar.
Sonuç mu? Sanayinin ve ticaretin belkemiği olan o "ara kadro" tamamen bitti! Memleketin bugün en büyük acısı, en derin derdi ara teknik eleman olmayışıdır.
Sistem ara kadroyu yok edince, popülist bir hamleyle her ile bir üniversite açıldı. Gençlerimiz okul bitiriyor, ellerine "Mühendis", "Ziraatçı", "Veteriner" diploması alıyor ama ne acıdır ki uygulamaya gelince hiçbir işten çaktıkları yok! Çünkü sadece mühendis oluyorlar; hayatlarında bir gün bile o fabrikanın tozunu yutmamış, tornanın başına geçmemişler. Üstelik bu içi boş eğitim sistemi, gençlerde muazzam bir "diploma egosu" yarattı. "Ben üniversite okudum, elimi çamura mı süreceğim" havasına giren inşaat mühendisini şantiyeye sokamıyorsunuz. Ziraat mühendisini tarlaya, bahçeye indiremiyorsunuz. Veteriner hekimi ahıra, tezeğin kokusuna sokamıyorsunuz.
Herkesin üniversite mezunu olduğu bir yerde, artık diplomanın da bir anlamı kalmadı. Bugün fabrikalar milyarlık makineleri teslim edecek teknisyen bulamıyor; dünün mühendisleri ise ara eleman olmadığı için sahada "amelilik" yapmak zorunda kalıyor. Toplum, masa başında oturup emir vermek isteyen ama pratikten zerre anlamayan diplomalı işsizler ordusuna döndü.
Artık bireysel, hobi tarzı hayvancılıkla veya sadece teorik diplomalarla bu ülkenin düzene girmesi imkansızdır. Memleketin canına tak eden bu ekonomik buhrandan çıkışın tek bir yolu vardır: Tarım, hayvancılık ve sanayi işletmelerini profesyonelce, endüstriyel boyutta ve fabrikasyon sistemlerle yeniden inşa etmek. En önemlisi de gençleri sadece kağıt parçalarından ibaret diplomalara mahkum etmekten vazgeçmektir. Yeni nesil, üniversite duvarlarının dışında el becerisi geliştirmek, sahaya inmek ve birden fazla işi layığıyla yapabilecek çoklu vizyona sahip olmak zorundadır.
Dünün muktedirleri "onlar bir yerlere gelmesin" diye koltuklarında kibirle otururken koca bir ülkenin üretim zincirini kırdılar. Onlar gitti, ama faturayı bugün boş kalan tezgahlar, tamamen tüketici pozisyonuna giren köyler ve geleceksiz kalan gençlerimiz ödüyor. Unutmayalım; toprağa dokunmayan ziraatçıyla, tezgaha dokunmayan mühendisle ve ahıra girmeyen veterinerle kalkınma masalları ancak kağıt üstünde yazılır. Gerçek kalkınma, sahanın çamurunu yutmuş, emeğin ve zanaatın hakkını veren nasırlı ellerle başlar.