Yeter artık!
O ucuz tesellilerle, kör sağır vicdanlarla milleti uyutmaktan vazgeçin. Mideniz bulanmıyor mu?
Tarih dediğiniz şey, sadece eski sarayların, yıkık dökük taşların hikayesi değildir. Tarih; azgınlaşan ve kuduran insanlığın başına gelenlerin kanlı aynasıdır. Kur’an-ı Kerim o kıssaları bize masal gibi dinleyelim diye anlatmıyor; "Akıl edin, titreyin ve kendinize gelin, yoksa sıra sizde!" diye haykırıyor.
NUH’UN TUFANI’NDAN FİRAVUN’UN ACİZ SONUNA
Geçmişte helak olan kavimler, bugünün modern dünyasının yanında adeta acemi kalır. Nuh aleyhisselamın kavmini bir hatırlayın. Yüz yıllar boyunca kendilerini uyaran, hakikati haykıran o mübarek peygamberi alaya aldılar. Kibirlerinden burunlarının ucunu göremediler. Sonuç ne oldu? Gök kapıları öyle bir açıldı, yerin altı öyle bir fışkırdı ki, dağların tepesine kaçanlar bile o devasa tufanın sularında boğulup gitti. Su, kibirli olanın boyunu aştı ve o azgın nesilden geriye tek bir iz bile kalmadı.
Peki ya Âd ve Semûd kavimleri? Biri dağları oyup devasa saraylar yaptı, gücüne güvendi, "Bizden daha güçlü kim var?" diyerek zayıfları ezip geçti. Yedi gece sekiz gün boyunca üstlerine öyle bir dondurucu kasırga salındı ki, kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibi serildiler ortalığa. Musa aleyhisselamın karşısına dikilen o kibir abidesi Firavun’u unutuyor musunuz? Siyasi gücüne, ordusuna, servetine güvenip ilahlık tasladı. Mazlumları köleleştirdi, çocukları kıyımdan geçirdi. Sonunda o devasa ordusuyla birlikte Kızıldeniz’in milyarlarca ton suyunun dibine gömüldü. Geçmişte yaşanan o büyük kuraklıklar, yerleri sarsan şiddetli depremler, şehirleri yutan seller hep bu toplumsal azgınlığın faturasıydı.
BUGÜNÜN BİLANÇOSU ESKİYİ RAHMETLE ARATIYOR
Peki bugün ne oluyor? Bugün geçmişteki o helak olan kavimlerin parça parça işlediği ne kadar namussuzluk, ne kadar cürüm varsa, hepsini tek bir nesilde ve aynı anda birleştirmeyi başardık. İnsan ticareti ve modern kölelik mi dersiniz? İnsanların hayatları, emekleri ve bedenleri üç beş kuruşluk menfaat için pazarlarda, modern plazalarda sömürülüyor.
Stokçuluk mu dersiniz? Milletin ekmeğine, rızkına, temel ihtiyacına göz koyup malları depolarına saklayan, halkın çaresizliğinden servet devşiren o gözü dönmüş akbabalar başköşede ağırlanıyor. Faizcilik, ölçüde ve tartıda hile, yalan, riya, yolsuzluk... Hangi pazar tezgahına, hangi holding binasına baksanız altından bir adaletsizlik fışkırıyor. Bir zamanlar Lut kavminin helakine sebep olan o iğneleyici ve sapkın zihniyet bile artık özgürlük ve aydınlık maskesiyle sokaklarımızda caka satıyor, aile yapısının köküne dinamit koyuyor.
BİZİ YAŞATAN HÂLÂ O İLAHİ MÜHLET
Eğer bugün başımıza o devasa tufanlar kopmuyorsa, yer yerinden oynayıp yeryüzü bizi yutmuyorsa; bu bizim dürüstlüğümüzden, temizliğimizden ya da çok akıllı olmamızdan değil! Bu durum, Son Peygamber’in bu ümmet için döktüğü gözyaşlarının, aramızdaki üç beş mazlumun, garibin ve hala seher vakti "Allah" diyen o masumların hürmetine verilmiş ilahi bir mühletten ibarettir.
Ancak unutmayın, bu mühlet sonsuza kadar sürmez. İlahi kanun hiçbir toplum için değişmemiştir, bizim için de değişmeyecek. Bugünkü helak sadece yukarıdan taş yağması şeklinde tecelli etmiyor; vicdanların kuruması, adaletin ölmesi, güvenin yok olması ve bereketin kaçması da bir helaktir. Bıçak kemiği çoktan geçti, boğazımıza saplandı. Kendimize gelmezsek, bu arsızlığa dur demezsek akıbetimiz kaçınılmazdır.
Selam ve dua ile...