Cam kırıklarını temizlemek kolay.
Peki ya can kırıklarını? Seneler önce İbn Haldun’la ilgili bir yazı kaleme almıştım ve bu sorunun aklıma gelişi Haldun’un ve Dostoyevski’nin başına gelen travmatik olaylardan hareketleydi.
İbn Haldun’un kadılık yaptığı kısa sürede, yaşadığı bozuk sisteme dair sıkıntılarına büyük bir imtihan daha eşlik eder. Süleyman Uludağ, Mukaddimenin giriş bölümünde İbn Haldun’un hayatının belki de en zor anına ilişkin şu yıkıcı olayı bize şöyle aktarır:
“…İbn Haldun'un kimseye müdara etmeden adalet ve müsavat esasları dahilinde yürüttüğü kadılık vazifesinden kısa bir süre içinde şikayetler başladı.
İbn Haldun'un devlet erkânı ile arası açıldı, onların desteğini kaybetti. Bu sırada İbn Haldun'un dertlerine eklenen yeni ve büyük bir musibet onun semasını iyice kararttı. Hadise şu idi: İbn Haldun Tunus’tan ayrılırken Tunus sultanı, İbn Haldun'un eşini ve çocuklarını Mısır'a götürmesine izin vermemişti.
Bu suretle İbn Haldun'u tekrar Tunus'a getirtmek istemişti. Fakat Mısır Sultanı Zâhir Berkuk, İbn Haldun ailesinin serbest bırakılması ve Mısır'a gelmelerine müsade edilmesi için Tunus sultanı nezdinde şefaatçi olunca, İbn Haldun ailesi Tunus'tan vapurla yola çıktı. İskenderiye limanına yaklaşmakta olan gemi şiddetli bir fırtınaya tutuldu ve İbn Haldun’un eşi ve çocukları, malı, eşyası ve kitapları Akdeniz’in sularına batarak mahvoldu. İbn Haldun'un derdi ve elemi, çekilmez ve dayanılmaz bir raddeye ulaştı. Hasımlarına, rekabetçilere, hasetçilere ve onların yalan ve iftiralarına mukavemet etme gücünü kaybetti.”
Kısa bir süre sonra da kadılık görevinden azledildiğini ve bunu bir nimet olarak karşıladığını da kaydeder Uludağ.
Yazarların hayatlarına sığdırdıkları acıların izleri kitaplarına bir gölge olarak her daim düşer. Satır satır, kelime kelime, cümle cümle acıları kanarken görürsünüz onları yapıtlarında. Politikadan, sanata, tarihten tefsire, arkeolojiden sanat tarihine kadar ele aldıkları hangi tür metin olursa olsun insan kendisini kanatan yaraya dair bir harf olsun eklemeden duramaz. Dahası bakmayın kitapların kapağındaki şuna ithaf ediyorum, bu yüzden yazdım türünden beylik cümlelere. Eh biraz niyet okuyuculuğu yapmış olayım ama yazar yarasını yazan insandır. İnsan hep yarası kanamasın diye yazar. Bu bir anlamda onun kendisini iyileştirme yöntemidir. Her bir okuyucu ona eksantrik bitkilerin olduğu bir ormandan adını sanını hiç duymadığı şifalı otlar getiren tabiptir.
İbn Haldun’un hayatına dair alıntıladığım cümleler ilm-i umrân diye bir ilmin neden kurulduğunun en noktaya virgüle ihtiyaç duymaz gerekçesidir. Yalnız İbn Haldun mu? Nicesi acısını iyileştirmek için bir ilim, bir devlet, bir evlilik, bir ortaklık kurdu. Gelin görün ki insanın acısını dindirmek için kurduğu en mahrem ilişki yazıyladır.
İfade kelimesiyle faide (biz bugün fayda diye telaffuz ediyoruz) kelimesi aynı kökten geliyor. Kendisini ifade eden insan bir yönüyle hem bu durumdan faydalanan hem de çevresindeki insanlara kendisini ifade ederek onları faydalandıran kişi demektir.
İşte bu anlamda;
Yazar, acısını dindirmek için yazıdan faydalanan insandır.
Okur, yazarın acısından faydalanarak acısına teselli bulan insan.
Okumak, iki insanın acılarını paylaştıkları fiilin adıdır.
Ötesi değil.
