1916–1922 yılları arasında Karadeniz Bölgesi’nde yaşanan Rum ayrılıkçı hareketleri ve Müslüman ahaliye yönelik katliamlar, Türk-İslâm tarihinin en sancılı mukavemet dönemlerinden birini oluşturur. Bu tarihî trajediyi ve ardından gelen varoluş mücadelesini anlamak, yalnızca askerî bir kronolojiyi değil; asırlık bir komşuluk hukukunun nasıl parçalandığını ve bu parçalanmanın arkasındaki tarihî gelişmeleri de okumayı gerektirir.
Altına Dinamit Konulan Asırlık Beraberlik
Karadeniz’in özellikle Orta Karadeniz kesiminde Türk hâkimiyeti XI. yüzyıldan itibaren yerleşmeye başlarken, Doğu Karadeniz’de 1461’de Trabzon’un fethiyle yeni bir dönem başladı. Ancak Türklerin bölgeye hâkim olması, eski Hristiyan toplulukların bir anda ortadan kalkması anlamına gelmedi. Karadeniz, yüzyıllar boyunca farklı toplulukların ve dinî cemaatlerin bir arada yaşadığı karmaşık bir coğrafya oldu.
Osmanlı döneminde Karadeniz Rumları da dinlerini, dillerini ve cemaat hayatlarını sürdürüyor; ticaret ve zanaat hayatında önemli bir yer tutuyorlardı. Yüzyıllar boyunca aynı şehirlerde, köylerde ve pazarlarda Türk ve Rum ahali arasında güçlü komşuluk ve ekonomik ilişkiler oluşmuştu.
Fakat XIX. yüzyılın sonu ve XX. yüzyılın başında, Balkanlar’da yükselen milliyetçilik dalgası ve Yunanistan’ın Megali İdea siyaseti, bu ortak hayatın üzerine ağır bir gölge düşürdü. Bir zamanlar aynı coğrafyada yan yana yaşayan insanların bir bölümü artık kendisini ortak bir Osmanlı hayatının değil, ayrı bir millî siyasetin parçası olarak görmeye başladı. Pontus fikri de bu ortamda giderek siyasî ve silahlı bir mahiyet kazandı.
Dilin ve Soyun Ötesinde Bir Fay Hattı: Kökenler ve Dinî Aidiyet
Karadeniz’in tarihî toplumsal yapısını yalnızca “Türkler” ve “Rumlar” şeklinde iki yekpare topluluk üzerinden okumak da doğru değildir. Bölgede, geçmişleri çok daha eski dönemlere uzanan farklı topluluklar yaşamış; bunların bir kısmı zaman içerisinde Hristiyanlaşmış veya Ortodoks cemaatleri içerisinde yer almıştır.
Osmanlı kayıtlarında Peçenek, Kıpçak, Uz ve Çitak gibi Türkî unsurlarla ilişkilendirilen Hristiyan topluluklara dair kayıtların bulunması bu bakımdan dikkat çekicidir. Bunların arasında Türkçe konuşan, Türkçe ad ve lakaplar taşıyan topluluk ve ailelerin de bulunduğu görülmektedir. Bazılarının eski askerî veya yerel seçkin zümrelerle bağlantılı olması ihtimali ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur.
Fakat burada tarih açısından önemli olan başka bir gerçek ortaya çıkar: Dil, soy ve aidiyet her zaman aynı şey değildir.
Zaman içerisinde bu Hristiyan toplulukların bir bölümü Müslümanlığı benimseyerek diğer Müslüman Türklerle aynı kimliği almış, diğerleri ise taşıdıkları dil veya muhtemel Türkî kökenlerden ziyade Ortodoks dinî aidiyeti ve Rum kilise teşkilatı üzerinden kendilerini tanımlamaya başlamışlardı. Kilise yalnızca ibadet edilen bir kurum değil; cemaatin eğitimini, sosyal hayatını ve tarih hafızasını da şekillendiriyordu. Böylece Türkçe konuşmak, Türkçe bir ad veya lakap taşımak, hatta Türkî bir geçmişe sahip olmak, Rum Ortodoks cemaatine aidiyet duygusunun önüne geçmeyebiliyordu.
Bu husus, XX. yüzyıl başındaki Pontus hadisesini anlamak bakımından özellikle önemlidir. Çünkü mesele yalnızca Rumca konuşanlarla Türkçe konuşanlar arasındaki bir çatışma değildi. Dinî ve siyasî aidiyet, kimi zaman dil ve soy bağlarından daha güçlü bir kimlik unsuru hâline gelebiliyordu.
Dolayısıyla Karadeniz’deki Pontus hadisesini anlamak için yalnızca insanların hangi dili konuştuğuna veya hangi soydan geldiğine değil, kendilerini hangi cemaatin ve hangi siyasî kimliğin içinde gördüklerine de bakmak gerekir.
Kanlı Bir Emsal: Tripoliçe Katliamı’nın Hafızası
Rum komitacıların ve çetelerin Karadeniz’de izlediği yöntem tarih bakımından bütünüyle yeni değildi. Mora’da 1821’de başlayan Yunan İsyanı sırasında Müslüman Türk nüfusa yönelik katliamlar, bölgenin demografik yapısını köklü biçimde değiştirdi. Türk Tarih Kurumu’nun çalışmalarında, isyan sürecinde Mora’da yaklaşık 40 bin Müslüman Türkün öldürüldüğü belirtilmektedir. Tripoliçe ise bu katliamların en çarpıcı sahnelerinden biri oldu.
5 Ekim (23 Eylül) 1821’de Tripoliçe’nin düşmesinin ardından şehirde kadın, çocuk, yaşlı ve erkek ayrımı gözetilmeksizin büyük bir katliam gerçekleştirildi. Şehir yağmalandı; çok sayıda insan öldürüldü, bir kısmı esir ve köle olarak götürüldü. Tripoliçe’deki vahşet, Avrupa’daki filhelenist çevrelerin romantik anlatıları içinde büyük ölçüde bir “özgürlük mücadelesi” çerçevesinde sunuldu.
Yaklaşık bir asır sonra Karadeniz’de ortaya çıkan Pontusçu hareketin hedefi de bölgedeki Müslüman nüfusun siyasî ve demografik ağırlığını kırarak ayrı bir Pontus siyasî yapısının önünü açmaktı. Bunun için dış destek aramak, silahlı çeteler kurmak, Türk köylerine saldırarak halkı göçe zorlamak ve nüfus dengelerini değiştirmek gibi yöntemlere başvuruldu.
17 Ekim 1917’de Bafra’nın Çağşur köyünde yaşananlar, bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biridir. Bugünkü adıyla Esençay olan Çağşur, o dönemde Canik Sancağı’nın Bafra kazasına bağlı bir köydü. Kapıkaya merkezli yaklaşık 600 kişilik Pontusçu bir çete, 17 Ekim 1917’de köye saldırdı. Köy tamamen yakıldı. Saldırıda, tamamı kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan en az 67 kişi hayatını kaybetti. Sağ kalanlar Bafra’ya kaçmak zorunda kaldı; Çağşur halkının köyüne dönüşü ancak Millî Mücadele sonrasında mümkün olabildi.
Çağşur’da yaşananlar, savaşın cephe gerisinde kalan sivil halkın neyle karşı karşıya bulunduğunu açıkça gösteriyordu. Erkeklerin önemli bölümünün cephelerde bulunduğu bir dönemde savunmasız köylere yönelik saldırılar, yalnızca insanları öldürmeyi değil, köyleri boşaltarak bölgedeki nüfus dengesini değiştirmeyi de amaçlayan bir yönteme dönüşüyordu.
İdeolojik ve Örgütsel Merkez: Merzifon Amerikan Koleji
Karadeniz dağlarında ortaya çıkan silahlı hareketin şehirlerdeki örgütsel ve fikrî bağlantılarından biri, Merzifon Amerikan Koleji çevresiydi.
1904 tarihli belgeler, kolej çevresinde Pontusçu örgütlenmenin erken bir safhada başladığını göstermektedir. 1921 yılında Ankara Hükümeti tarafından kolejde yapılan aramalarda Pontus teşkilatına ilişkin belgeler, nizamnameler, bayrak ve mühürler, yayınlar, marş ve notalarla birlikte silahlar da ele geçirildi.
Bu belgeler, Pontus fikrinin yalnızca dağlarda ortaya çıkan silahlı çetelerden ibaret olmadığını; şehirlerdeki cemaat kurumları, eğitim çevreleri ve örgütlenmeler üzerinden de siyasî bir zemin kazandığını göstermektedir.
Bunun yanında 1921 yılında Samsun Metropolitliği bünyesinde yapılan aramalarda, Müdafaa-i Meşruta Komitesi adlı yasa dışı örgüte ait belgeler ele geçirildi. Örgütün Fatsa, Ünye, Kırşehir, Kavak, İnebolu, Havza, Çarşamba, Bafra, Sinop, Kayseri, Ürgüp ve Tokat gibi çeşitli merkezlerde şubelerinin bulunduğu tespit edildi.
Bölgede bazı Rum gençlerinin ve asker kaçaklarının dağlara çıkarak silahlı gruplar oluşturduğu; köylere baskın, gasp ve suikast gibi eylemlerle Türk halkını yıldırmaya çalıştıkları, dönemin raporlarına ve sonraki araştırmalara yansımıştır. Çağşur katliamını inceleyen çalışma da özellikle savaş yıllarında Türk erkeklerinin askere alınmasını fırsat bilen silahlı Rum gruplarının çevre köylere saldırdığını ve köyleri boşaltmaya yönelik bir yöntem izlediğini ortaya koymaktadır.
Karadeniz’de Müslüman Türk Direnişi
Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı ordusunun büyük ölçüde terhis edilmesi, bölgede bir güvenlik boşluğu meydana getirdi. Pontusçu silahlı grupların faaliyetlerinin yoğunlaşması üzerine Karadeniz’in Türk ahalisi de kendi içinden çıkan milis liderleri etrafında savunma hatları oluşturdu.
Giresunlu Topal Osman Ağa, bölgeden topladığı gönüllülerle Pontusçu silahlı gruplara karşı mücadele etti. Daha sonra 42. ve 47. Giresun Gönüllü Alayları, Millî Mücadele’nin önemli birlikleri arasında yer aldı ve Sakarya Muharebesi’ne kadar uzanan süreçte düzenli ordunun yanında savaştı.
Rizeli İpsiz Recep ise özellikle Kefken, Karasu ve Batı Karadeniz hattında faaliyet gösterdi. Kefken’i üs olarak kullanan Recep Reis, etrafında topladığı milislerle bölgedeki Rum ve Ermeni çetelerine karşı mücadele etti ve Anadolu’ya insan ve silah sevkiyatında önemli görevler üstlendi. Düzenli ordunun kurulmasının ardından kuvvetleri Millî Mücadele’nin askerî teşkilatına bağlandı.
Karadeniz’in bu yerel direniş unsurları, Ankara Hükümeti’nin bölgeyi yeniden kontrol altına alma çabasının önemli parçalarıydı. Samsun ve Bafra’daki çatışmalar kadar Batı Karadeniz’deki Kefken–Karasu hattında sürdürülen mücadele de deniz yoluyla gerçekleşebilecek silah ve insan sevkiyatının önlenmesi bakımından önem taşıyordu.
Ayancık’ta ise dönemin müftüsü Batumlu İsmail Hakkı Efendi, Millî Mücadele’yi destekleyen din adamları arasında yer aldı. Ayancık halkının Millî Mücadele’ye verdiği destek, bölgenin savaş yıllarındaki insan kayıplarında da görülmektedir. 404 şehitlik tarihî kaydıyla Ayancık kazası, Birinci Cihan Harbi ve Millî Mücadele yıllarında ağır bir bedel ödemiştir.
Pontus İsyanı’nın Bastırılması
1920 yılı sonlarına gelindiğinde Pontusçu silahlı hareket, Ankara Hükümeti açısından artık cephe gerisinde ciddî bir güvenlik meselesi hâline gelmişti.
9 Aralık 1920’de Merkez Ordusu kuruldu ve komutanlığına Sakallı Nureddin Paşa getirildi. Ordunun kuruluşunda Karadeniz sahillerindeki Pontus faaliyetlerinin yanı sıra Orta Anadolu’daki güvenlik meseleleri de etkiliydi. Karargâhı Amasya’da bulunan Merkez Ordusu, bölgedeki silahlı grupların tasfiyesi ve silahların toplanması amacıyla kapsamlı bir harekât yürüttü.
Pontus faaliyetleriyle ilgili soruşturmalar ve yargılamalar da farklı tarihlerde görev yapan İstiklâl Mahkemeleri aracılığıyla yürütüldü. Bu nedenle meseleyi yalnızca “Amasya İstiklâl Mahkemesi” adıyla sınırlamak yerine, Sivas, Samsun ve Amasya’da görev yapan İstiklâl Mahkemeleri üzerinden değerlendirmek daha doğru olur.
Ankara Hükümeti ayrıca Pontusçu faaliyetlerle bağlantılı görülen silahlı gruplara ve güvenlik bakımından tehdit oluşturduğu değerlendirilen unsurlara karşı bölgedeki tedbirleri artırdı. 1921 yılında bazı Rum nüfusun iç bölgelere nakledilmesi de bu güvenlik politikasının bir parçası hâline geldi. Bu kararların arkasında yalnızca askerî operasyonlar değil, Karadeniz sahillerinin Yunan donanması ve dış bağlantılar üzerinden yeniden bir cephe hâline getirilmesi endişesi de bulunuyordu.
Bütün bu süreç, savaşın yalnızca dağlardaki çetelerle düzenli ordu arasındaki bir mücadele olmadığını gösteriyordu. Bir tarafta dışarıdan destek arayan ayrılıkçı bir siyasî hareket, diğer tarafta ise savaş yorgunu bir toplumun kendi varlığını koruma çabası vardı.
Çağşur’un Hafızasında Kalan
Karadeniz’deki Pontus hadisesi, basitçe Türklerle Rumların yüzyıllardır süren bir düşmanlığının sonucu değildi. Tam tersine, asırlardır aynı coğrafyada yaşayan toplulukların modern milliyetçilik çağında birbirlerinden kopmasının acı bir sonucuydu. Bu kopuşun nasıl gerçekleştiğini anlamak için Çağşur’a bakmak yeterlidir.
1917’de bir Karadeniz köyü yakıldı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar öldürüldü. Sağ kalanlar evlerini terk etmek zorunda kaldı. Birkaç yıl sonra Ankara Hükümeti’nin askerî ve siyasî müdahalesiyle Pontusçu silahlı hareket büyük ölçüde tasfiye edildi. 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi ise Karadeniz’deki Rum Ortodoks nüfusunun büyük bölümünün bölgeden ayrılmasıyla bu uzun ve acılı dönemi yeni bir safhaya taşıdı.
Çağşur’da toprağa düşen kadınların, çocukların ve yaşlıların hatırası unutulmamalıdır. Bugün o köyün adı Esençay olabilir. Haritalar değişebilir, insanlar başka yerlere taşınabilir, devletler günlük idarî yaşantısına devam edebilir. Fakat bir köyün hafızası, onu yaşayan insanların hafızasından silinmez.
Karadeniz’in Pontus isyanı yılları bize bir başka gerçeği de hatırlatıyor: Asırlık komşuluk hukuku, siyasallaşmış kimliklerin ve dışarıdan beslenen milliyetçi projelerin karşısında bir anda parçalanabilir. Birlikte yaşamanın hafızası kaybolduğunda, aynı coğrafyanın insanları birbirinin komşusu olmaktan çıkıp azılı düşmanı hâline gelebilir.
Çağşur’un hikâyesi bu yüzden yalnızca 1917’nin hikâyesi değildir. O, komşuluğun nasıl ihanete, ihanetin nasıl katliama, katliamın ise nasıl bir milletin varoluş mücadelesine dönüşebildiğinin Karadeniz’deki acı bir hatırasıdır.
Türkler, fethettikleri coğrafyalarda yalnızca hükmetmeyi değil, birlikte yaşamayı da tercih etmişlerdi. Özellikle Osmanlı düzeninde gayrimüslim toplulukların dinlerini, dillerini ve mahallî kimliklerini koruyarak yaşamalarına geniş imkân tanındığı bilinmektedir. Fakat merhamet, güçle birleştiğinde bazen bir rehavet de doğurabilir. Karadeniz’de yaşananlar, yüzyıllar boyunca birlikte yaşamanın meydana getirdiği güvenin, siyasî şartlar değiştiğinde nasıl ağır bir bedel hâline gelebildiğini gösteren acı örneklerden biridir.
Tarihin acı bir cilvesi olarak, merhametin ve kudretin sağladığı bu güven ortamının bedelini, bir asır sonra kendi topraklarında kanla ödediler. Mora ve Balkanlar’da yaşananları hatırladığımızda, Orta Karadeniz’in nasıl büyük bir facianın eşiğinden döndüğü daha iyi anlaşılır.
Yazar: Yusuf Ö. HAŞİMOĞLU
Editör: Rojin SARU