Tasavvufta asıl mesele, insanın hakikati dışarıda aramak yerine kendi özünde keşfetmesi; ancak bu keşfin vahiy, akl-ı selim ve sahih itikat ölçülerinden koparılmaması meselesi olarak yüz yıllardır insan-ı kamil yetiştirmenin yollarını keşfediyor.
Tasavvuf büyüklerinin sözleri üzerinden aktarılan anlayışta, eşyanın hakikati yalnızca dış görünüşte aranmayıp insanın gönlünde bıraktığı nispet, tecelli ve şuhud üzerinden değerlendiriliyor.
Ancak burada önemli bir sınır çiziliyor:
Hakkul-yakîn yahut marifetullah, Allah'ın insana hulul etmesi, insanla birleşmesi veya yaratılmışla birleşmesi anlamına kesinlikle gelmiyor.
HER NE ARARSAN KENDİ ÖZÜNDE ARA
Tasavvuf geleneğinde insanın kendi hakikatine yönelmesi, çeşitli büyüklerin sözleriyle ifade ediliyor.
Hz. Mevlânâ'ya nispet edilen “Her ne ararsan kendi özünde ara” anlayışı, insanın hakikat arayışında kendi iç dünyasına yönelmesini öne çıkarıyor.
Hacı Bayram-ı Velî'nin:
“Bilmek istersen seni
Can içinde ara canı
Geç canından bul anı
Sen seni bil, sen seni” mısraları da aynı istikamette değerlendiriliyor.
Niyâzî-i Mısrî'nin “Ben taşrada arar idim, il can içinde cân imiş” sözüyle ifade ettiği yaklaşım da hakikatin insanın iç dünyasında aranmasına dikkat çekiyor.
Buradaki anlayışın, Allah'ın yaratılmışların içine girmesi veya insanla birleşmesi şeklinde yorumlanamayacağı özellikle vurgulanıyor.
Zira İslâm itikadında Allah hiçbir mahlûkla birleşmez, herhangi bir varlığa hulul etmez, yaratılmışların sıfatlarıyla kayıtlanmaz.
KERAMET İLE İSTİDRAÇ ARASINDA İNCE ÇİZGİ
Tasavvufî anlayışta keramet, Allah'ın salih kullarına lütfettiği olağanüstü haller şeklinde değerlendirilirken, her olağanüstü hadisenin keramet kabul edilemeyeceğine dikkat çekiliyor.
Evliyada görülen kerametin yanında, insanı hakikatten uzaklaştıran istidraç kavramı da bulunuyor. Dolayısıyla olağanüstü bir hâlin ortaya çıkması, tek başına o hâlin sahibinin hak üzere olduğuna delil teşkil etmiyor.
Bu noktada ölçünün keramet değil, itikat, vahiy, ahlâk ve hakikatle uyum olduğu belirtiliyor.
HAYRI DA ŞERRİ DE ALLAH YARATIR
Tasavvufî düşüncenin temel itikadî meselelerinden biri olarak, hayır ve şerrin yaratılmasının Allah'a nispet edilmesi gösteriliyor.
İnsanın ilaç kullanması, spor yapması yahut doğru davranması kendi başına bağımsız bir yaratma gücüne sahip olduğu anlamına gelmiyor. Sebeplerin varlığı kabul edilirken, sebeplere yaratıcı kudret atfedilmemesi gerektiği savunuluyor.
Bu yaklaşımda insanın sebepleri görmekle yetinmeyip sebeplerin arkasındaki ilâhî kudreti kavraması gerektiği ifade ediliyor.
LEDÜN İLMİ: BİLGİ Mİ, İDDİA MI?
Tartışmanın en dikkat çekici başlıklarından birini ise ledün ilmi oluşturuyor.
Tasavvuf geleneğinde ledün ilmi, Allah tarafından doğrudan lütfedilen özel bir bilgi alanı şeklinde ele alınıyor.
Zahiri ilimler ise hakikatin tamamını kuşatmayan, insanı daha derin bir idrake hazırlayan bir zemin olarak değerlendiriliyor.
Ancak burada önemli bir problem ortaya çıkıyor: Kişisel tecrübe, sezgi veya kalbe doğduğu ileri sürülen bir bilginin mutlak hakikat kabul edilmesi mümkün müdür?
Bu yaklaşım, çağımızda daha fazla sorgulanıyor. İnsanlar neye, neden ve nasıl inandıklarını araştırıyor; inançlarını yalnızca aktarılmış kabuller üzerine değil, bilgi ve muhakeme üzerine kurmaya çalışıyor.
HZ. İBRAHİM'İN ARAYIŞI ÖLÇÜ OLMALI
Hakikati arama konusunda Hz. İbrahim'in kıssası önemli bir örnek olarak öne çıkarılıyor.
Hz. İbrahim'in yıldız, ay ve güneş üzerinden yürüttüğü arayış, insanın aklını kullanarak yaratılmışlardan hareketle Yaratıcı'nın hakikatine ulaşma çabasını göstermesi bakımından dikkat çekiyor.
Burada bilgi, gözlem, muhakeme ve vahiy arasında kurulması gereken ilişki önem kazanıyor.
Buna karşılık tasavvuf tarihinde duygusal ve içsel tecrübe üzerinden hakikate ulaştığını ifade eden şahsiyetlerin yaklaşımı daha subjektif bir zeminde değerlendiriliyor. Kişisel manevi tecrübenin, herkes bakımından bağlayıcı bir inanç ölçüsü haline getirilemeyeceği savunuluyor.
AKIL VAHYİ KALBE TAŞIMALI
Hakikat arayışında akıl ile kalbin birbirinden koparılmaması gerektiği vurgulanıyor.
Akıl, vahyi ve sahih ilimleri kalbe taşımalı; kalp ise kendisine ulaşan bilgiyi akl-ı selim, vahiy ve sahih ilimlerin ilkeleriyle çatışmayacak şekilde değerlendirmeli.
Bu bütünlük kurulmadığında kalbin tek başına hakikatin ölçüsü haline gelmesi tehlikesi ortaya çıkıyor.
Vahiyden kopmuş, akl-ı selimden mahrum bırakılmış bir kalbin hakikati keşfetmek yerine nefsin arzularına, vehimlere ve kişisel hezeyanlara açık hâle gelebileceği belirtiliyor.
TASAVVUFTA HAKİKATİN ÖLÇÜSÜ
Tasavvufî tecrübeler, kerametler, ledün ilmi, keşifler ve gönle doğduğu ileri sürülen bilgiler kendi başına itikadın ölçüsü haline getirilemez.
Asıl ölçü; Kur'an, sahih sünnet, sağlam itikat, akl-ı selim ve bunlarla çatışmayan sahih manevi tecrübedir.
Hakikatin aranacağı yer elbette insanın kendi iç dünyasıdır. Fakat insanın iç dünyası, vahyin dışına çıkarılarak bağımsız bir hakikat kaynağına dönüştürüldüğünde sınırlar ortadan kalkar.
Bu nedenle marifetullah yolculuğunda akıl ile kalbin, zahir ile bâtının, bilgi ile irfanın birbirine düşman değil; hakikatin doğru anlaşılması için birbirini tamamlayan unsurlar olarak ele alınması gerektiği ortaya çıkıyor.























































































































































































































