‘’Mervaniler döneminden kalan Malabadi, ismini sevdiği kız suda boğulunca, köprüyü yapan Bad’dan alır. Bad, nehrin karşı kıyısında yaşayan bir kıza âşıktır.
Nehrin üzerinde köprü yoktur, Bad sevdiği kıza ulaşamaz. Her ikisi sadece nehrin kıyısından karşı karşıya konuşurlar. Kız bir gün, Bad’ın yanına gitmeye çalışır fakat daha karşı tarafa ulaşamadan suya kapılır. Genç Bad, tüm aramalarına rağmen, sevdiği kızı bulamaz.
Bad, o dönem Silvan Bey'i Meya Farqin’in yanına gider ve “Sevdiğim kız yanıma gelmeye çalışırken suya kapılıp boğuldu. Gelin burada bir köprü yapalım, insanlar rahatça geçebilsinler, sevdiklerine kavuşabilsinler ”der.’’
Takdim
Bu eser belli başlı vakitlerde menzil cemaatinden olan arkadaşlarımızla, "Menzil Sosyal Psikolojisi"nde görülen bazı yanlışlıkları düzeltmek ve olması gereken yöne doğru teşvik adına yaptığımız gözlemlerimizin, sohbetlerimizin ve münazaralarımızın kitâbî bir hal almasıyla meydana geldi.
Varlığımızı büsbütün terleten taşkın kuvvete sahip bir niyetin zarûrî aksi halinde gayret, bizi perçinliyor ve "yapmak yahut yok olmak -sahici- kıskacı" altında dört seneye yakın bir zamanımızı peşin olarak avuçlarına alıp bizi sıkıyor!...
Aradan uzun bir zaman geçti...
Şanlı İBDA Fikriyatı’nın hedeflerinin realize edilmesi meselesinde, "zeminlerden bir zemin" olarak gördüğüm menzil zemininin kulaklarına sıfır noktasına yakın bir yerden yaklaşarak konuştuğum bu yazı dizisi, İBDA Mimarı’nın eserlerinden alınan fikrî kuvvetle oluşturduğum kendi bestemdir.
Değerli bir şarkı...
İnsanları durduran şeyler sorular ve onları harekete geçiren şeyler de cevaplar olduğuna
göre, durağanı akışkan hale getirmek için; bu sorular ve bu cevaplar...
Tamamen anlaşılması ve iyice idrak edilmesi için sorular gayet açık ve cevaplar sarîh... Sorulamayan tek bir soru ve anlaşılamayan hiç bir cevap kalmasın!
Menzil Topluluğu üzerinde "kuşbakışı" gözlem ve mevzûnun rengine göre; kartal, bülbül ve guguk kuşu diliyle fikrî izahlar... Menzil bağlılarının, akıl taşları üzerinden geçerek gideceği sağlam bir köprü denemesi.
Bu topluluğun, belli başlı meseleler üzerinde yaşadıkları-yaşayabilecekleri kafa karışıklıklarının ortadan kaldırılması ve onlara fikrî-psikolojik dinamikler sunarak "doğru perspektif " vermesi yönüyle de mühim!
Nurlu ihtiyarların umumiyata, ikrâm olarak saçtıkları kalbî istikâmet nurlarından faydalandırılmanın karşılığını verebilmek adına; vefanın fikrî hali...
Malabâdî Köprüsü; günümüz sofisini İBDA Rönesansı'na dahiliyet cehdimiz...
Takdim ederim!
1.Sofi’ye Açık Hitap
‘’Gözlerime Bak Çocuğum’’
Seni, bütün günah kokularından tiksinmiş halinle İslam Evliyası’na sığınmış, O’nun mübarek yüzlerine bakarken; ‘’beni, nefsimde birikmiş günah kirlerinden kurtar!’’ imdadıyla, yanmış ve tutuşmuş olarak görmekteyim…
Ne mutlu; ‘’siz hayat süren leşler’’ diye damgalanan varlıklar arasından sıyrılma çabana…
Fotoğrafı çekilen bu sahne; küfrün tatbikçisi olan kemalist devlet düzeni içerisinde paramparça olmuş müslüman ferdin, nefsin teyakkuzu karşısında müslüman ızdırabını ne kadar da güzel anlatıyor.
Senden bahsediyorum!
İçerisinde yaşadığın cemiyet tamamen küfür ve günah kokularıyla doldurulmuş vaziyette. Öyle ki, bu hallerden kaçıp İslam Evliyası’nın yanına gidiyorsun ve tertemiz bir hayata başlıyorsun… Menzil ve ruhi lezzetlerle tamamlanan 3 Gün… Sonra temizlenmiş kalbinle şehrine geri geliyorsun… Birinci gün; lezzetli… İkinci gün; sosyal hayatta çarpılma!... Üçüncü gün; tevbenin iptali!
Suç kimin?
Şu kadar senedir, devamlı tevbe etmene rağmen hala günaha olan meylin kesilemiyorsa, suç gerçekten senin mi?
İçerisinde yaşadığın toplum zemininin, ‘’İslam’’ olmamasından kaynaklanan durumların bedeli, tamamen senin öz nefsinden mi kaynaklanıyor?
Gerçekten hor görülmesi gereken şey bir tek insan nefsi midir?
Cemiyetin, tamamen küfrün uygulama alanı olduğu bir yerde; ‘’aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık’’ manası apaçık görülmüyor mu?
Tasavvuf; müslümanın varlığının nefsin hezeyanlarına karşı günahı tasfiye fikri olduğuna göre, insanın da içerisinde yaşadığı cemiyetle beraber giden sosyal bir varlık olduğu baz alınınca, cemiyetin insandan daha fazla varlık sahibi olduğu açıkça görülür ve işlenen herhangi bir günahın bedelinin dörtte üçünün cemiyetin ve ancak dörtte birisinin insan nefsinden kaynaklandığı anlaşılır.
Aksi takdirde ortaya çıkan sonuç, günahı sadece kendi nefsinden bilmek olur ki, bu da kendi nefsine zulüm olur!
Gerçek sofide, bu sebeple zeminin İslâmî olmasına dair çabanın belirmesi, onun tevbesinin hakikatine dair de bir işaret belirtir. Sahici ve samimi tevbe bu noktayı açmalı, toplumun yani insanın üstünde yaşadığı zemine hakim olma tavrını belirten devlet fikrine, devletleşme fikrine varılabilmelidir. Sadece ferdi tevbe ile yetinmek değil; büsbütün cemiyeti islamsızlığa tevbe ettirecek devletleşme fikrine gayret!
Allah Resulü’nün, "kalbinde şeriat devleti kurmak ve onunla yönetilme arzusunda olmadan ölen bizden değildir’’ mealindeki katî ölçüsüne kalbî dahiliyet; müslüman olmaya giriş belirtirken, kendisine doğru giriş belirtilen hadis-i şerif; kalbten, söze ve sözden ele doğru iman basamaklarını tırmanmalı ve bu noktadan dışarıya doğru fışkırabilmenin imkanı aranmalıdır.
Bir dönem İslam Evliyası’nın söylediği şu söze kulak kabartmalı; ‘’Tasavvufi derinlik aramıyoruz. İman kurtarma devrindeyiz. İman kurtarmaya çalışıyoruz!’’
İslâm Evliyası’nın kendi dilinden devri, iman kurtarma devri olarak planladığı belli... İman… Onu kurtarabilmek, onu muhafaza... Bu kavramın sıhhati ve devamlılığı, doğrudan doğruya devletin elinde tutabileceği bir gücün anlamına işaret… Ancak devlet, imanları muhafaza eder ve dağıtır! Çünkü o, hakim gücü temsil etmektedir.
Devletleşmenin şuurunu belirttiğimize göre, bizler siyasi manada neye inanabiliriz ve hangi reel anayasa bizi temsil edebilir?
Harici ideolojinin hakimiyetini tesis etme durumunda olan, ‘’işid’’in yürütücüsü olduğu bir anayasa mı?
Sosyalizmin besteleriyle hareket eden reformist ruhlu, ‘’ihvancı’’ bir anayasa mı?
İslam Şeriatı'nın tekerlekleri altında ezdiği; İslam Tasavvufu’nu ayak üstü yok sayan ‘’hizbuttahrirci’’ bir anayasa mı?
SADAT'çıların gündeme getirdiği, ‘’pan-islamcı’’ ve fikrî sapmalar birliği olan islami(!) taslaklar mı?
Hali hazırda İran’da temellendirilen ‘’şiilik’’ güdümündeki anayasa mı?
Vahhabi ideolojiyi İslam bilmiş sapık ‘’suudi’’ anayasaları mı?
İtikatta maturûdi, amelde hanefi ve ruhi bağlamda nakşi olan Türkiye Müslümanları’na; acısı ve çilesi "kul necip" ve "kul mirzabeyoğlu" tarafından peşin olarak ödenmiş olarak Başyücelik Devleti hediye edilirken bize düşen borç; bunun realizesidir. İçimizde tuttuğumuz iman ve bizden istenen İslami İstikamet bize bunu vacip kılmıştır.
Düşünmemiz gereken devlet mevzu, basitlerden basit ve İslâmî mevzûlar içerisinde öncü bir mevzû... Her samimi müslümanın üzerinde hesap-kitap yapması gereken zaruriyat alanıdır.
Devletleşme bahsi diğer mevzular yanında boş bırakılamaz... Nihayetinde dindendir; dindir! DİNİN DEVLETLEŞMESİ meselesidir.
