Fikir
Giriş Tarihi : 26-09-2026 14:45

Evler Küçükken Evler Doluydu, Evler Büyüdü Evler Boşaldı

Bir zamanlar evler küçüktü…

Evler Küçükken Evler Doluydu, Evler Büyüdü Evler Boşaldı

İki göz oda, küçük bir mutfak, belki bir avlu…

Evde herkesin kendine ait odası yoktu.

Hatta bazen herkes aynı odada yatardı.

Ama o küçücük evlerin içinde kocaman bir aile vardı.

Anne vardı…

Baba vardı…

Dede vardı…

Nine vardı…

Çocuklar vardı…

Torunlar vardı…

 

Ev küçüktü ama gönüller büyüktü.

 

Bir sofraya herkes otururdu.

 

Bir tas çorba ortaya konur, herkes kaşığını aynı tencereye uzatırdı.

 

Ekmeği bölüşürlerdi.

 

Dertleri bölüşürlerdi.

 

Sevinçleri bölüşürlerdi.

 

Birinin hastalığı bütün ailenin derdi olurdu.

 

Birinin düğünü bütün evin bayramı olurdu.

 

Bir cenaze olduğunda herkes birbirine sarılırdı.

 

Çocuklar dedenin dizinin dibinde büyürdü.

 

Ninenin masallarıyla uyurlardı.

 

Babanın nasihatiyle yol bulurlardı.

 

Annenin duasıyla büyürlerdi.

 

Çocuk sadece anne-babadan değil, bütün aileden terbiye alırdı.

 

Dede tecrübeyi öğretirdi.

 

Nine sabrı öğretirdi.

 

Baba sorumluluğu öğretirdi.

 

Anne merhameti öğretirdi.

 

Bugün ise…

 

Evler büyüdü.

 

Salonlar büyüdü.

 

Mutfaklar büyüdü.

 

Odalar çoğaldı.

 

Çocukların ayrı odaları oldu.

 

Herkesin telefonu, televizyonu, bilgisayarı ayrı oldu.

 

Ama bazen aynı evin içinde yaşayan insanlar birbirleriyle konuşamaz hale geldi.

 

Aynı çatı altında ama ayrı dünyalarda yaşamaya başladık.

 

Eskiden küçük evlere sığan aileler, bugün kocaman evlere sığmıyor.

 

Ve insanın içini en çok acıtan tarafı da bu:

 

Evler büyüdü, yaşlılarımız evlere sığmamaya başladı.

 

Anne-babalar, yıllarca çocuklarını büyüttükleri halde hayatlarının son döneminde huzurevlerine gönderilebiliyor.

 

Dede ve nineler, torunlarının yanında yaşlanmak isterken yalnız kalabiliyor.

 

Bir zamanlar çocuklarının başında sabahlayan anneler, bugün bir telefon bekliyor.

 

Bir zamanlar çocuklarını sırtında taşıyan babalar, bugün çocuklarının kendisini ziyaret etmesini bekliyor.

 

İşte burada durup kendimize sormamız gerekiyor:

 

Biz nereye gidiyoruz?

 

Kur’an-ı Kerim bize anne-babaya karşı sorumluluğumuzu açıkça bildiriyor:

 

“Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi ve anne babaya iyilik etmenizi emretti.”

(İsrâ, 17/23)

 

Sonra Rabbimiz özellikle yaşlılık dönemine dikkat çekiyor:

 

“Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara ‘öf!’ bile deme; onları azarlama; onlara güzel söz söyle.”

(İsrâ, 17/23)

 

Ne kadar anlamlı…

 

“Senin yanında yaşlanırsa…”

 

Çünkü anne-baba bizi büyütürken biz onların yanında çocuk olduk.

 

Ağladık, onlar susturdu.

 

Hastalandık, onlar sabahladı.

 

Düştük, onlar kaldırdı.

 

Acıktık, onlar doyurdu.

 

Korktuk, onlar sarıldı.

 

Okula gittik, onlar uğurladı.

 

Başımız derde girdi, onlar bizim için koştu.

 

Biz büyüdük…

 

Onlar yaşlandı.

 

Şimdi hayat bize soruyor:

 

“Onlar senin için ne yaptı?” değil…

“Sen onlar için ne yaptın?”

 

Bir annenin saçlarının beyazlaması, onun yıllarının hesabıdır.

 

Bir babanın belinin bükülmesi, evlatları için taşıdığı yüklerin izidir.

 

Bugün anne-babamızın elleri titriyorsa, o eller bir zamanlar bizim elimizi sımsıkı tutuyordu.

 

Bugün onların dizleri tutmuyorsa, o dizler bizi yıllarca taşıdı.

 

Şimdi sıra bizde.

 

Onların yürüyemediği yerde biz koluna girmeliyiz.

 

Onların duyamadığı yerde sesimizi yükseltmeliyiz.

 

Onların göremediği yerde yol göstermeliyiz.

 

Onların yalnız kaldığı yerde yanlarında olmalıyız.

 

Çünkü anne-baba, insanın hayatındaki en büyük emanetlerden biridir.

 

Ve unutmayalım:

 

Bugün anne-babamıza nasıl davranırsak, yarın çocuklarımızın bize nasıl davranacağını da öğretmiş oluruz.

 

Çocuklarımız bizi seyrediyor.

 

Onlar bizim sözümüzden çok davranışımıza bakıyor.

 

Eğer çocuklarımız dedesini, ninesini evin yükü olarak görürse, yarın onlar da bizi yük olarak görebilir.

 

Ama çocuklarımız büyüklerine saygıyı, yaşlılarına merhameti, anne-babaya hizmeti evin içinde görürse, bu güzel miras nesilden nesile devam eder.

 

İşte aile budur.

 

Aile sadece aynı soyadını taşımak değildir.

 

Aile;

 

Aynı sofrada oturmaktır.

 

Aynı acıya ağlamaktır.

 

Aynı sevince sevinmektir.

 

Büyüğün elini öpmektir.

 

Küçüğün başını okşamaktır.

 

Hastanın yanında durmaktır.

 

Yaşlının koluna girmektir.

 

Yetimin başını okşamaktır.

 

Gurbettekini aramaktır.

 

Bayramda kapısını çalmaktır.

 

Cenazede yanında olmaktır.

 

Düğünde sevincini paylaşmaktır.

 

Aile, birbirine yük olmak değil; birbirinin yükünü taşımaktır.

 

Bugün gurbetlerde milyonlarca insanımız var.

 

Kimileri yıllarca anne-babasından uzak yaşadı.

 

Kimileri ekmek parası için memleketinden ayrıldı.

 

Kimileri çocuklarını büyütmek için ömrünü çalışarak geçirdi.

 

Gurbet bize çok şey öğretti.

 

Ama bir şeyi unutmamalıyız:

 

Para kazanmak için çıktığımız yol, bizi ailemizden koparmamalı.

 

Ev aldık…

 

Araba aldık…

 

İş kurduk…

 

Çocuklarımızı okuttuk…

 

Ama bütün bunları yaparken anne-babamızın gönlünü ihmal ettiysek, elimizde çok şey olup aslında çok önemli bir şeyi kaybetmiş olabiliriz.

 

Çünkü insanın hayatında bazı şeylerin telafisi yoktur.

 

Anne-baba hayattayken onların kıymetini bilmek gerekir.

 

Kabir başında pişman olmak, kapısında bir bardak çay içmek kadar kıymetli değildir.

 

Mezarlıkta konuşmak, hayattayken “Anne, nasılsın?” demenin yerini tutmaz.

 

Çünkü bazı kapılar bir daha açılmaz.

 

Bazı sesler bir daha duyulmaz.

 

Bazı eller bir daha tutulmaz.

 

Bazı insanlar bir daha sofraya oturmaz.

 

Bu yüzden…

 

Anne-babanız hayattaysa gidin sarılın.

 

Bir çaylarını için.

 

Ellerini öpün.

 

Gönüllerini alın.

 

Varsa kırgınlıkları bitirin.

 

Çünkü insanın başına gelebilecek en büyük pişmanlıklardan biri, “Keşke biraz daha yanında olsaydım.” demektir.

 

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

 

“Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve: ‘Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et.’ de.”

(İsrâ, 17/24)

 

Düşünün…

 

Biz küçükken onların bize merhamet etmesini Allah hatırlatıyor.

 

Şimdi onların yaşlılığında bizim merhamet etmemizi istiyor.

 

Hayat bir döngüdür.

 

Dün onlar bizim elimizden tuttu.

 

Bugün biz onların elinden tutacağız.

 

Dün onlar bizi doyurdu.

 

Bugün biz onların sofrasını kuracağız.

 

Dün onlar bizi bekledi.

 

Bugün biz onların kapısını çalacağız.

 

Dün onlar bizim için sabahladı.

 

Bugün biz onların yanında sabredeceğiz.

 

İşte vefa budur.

 

İşte evlatlık budur.

 

İşte insanlık budur.

 

Ve İslam’ın bize öğrettiği ahlak da budur.

 

Evlerimiz elbette büyük olsun.

 

Çocuklarımız rahat yaşasın.

 

Güzel odaları olsun.

 

Ama evler büyürken aile küçülmesin.

 

Salonlarımız genişlesin ama sofralarımız küçülmesin.

 

Mutfaklarımız modernleşsin ama aile çayımız eksilmesin.

 

Çocuklarımız ayrı odalarda uyusun ama gönülleri birbirinden ayrı düşmesin.

 

Ve yaşlılarımız…

 

Onlar evlerimizin bir köşesine bırakılacak insanlar değildir.

 

Onlar bizim geçmişimizdir.

 

Onlar bizim kökümüzdür.

 

Onlar bizim hafızamızdır.

 

Onlar bizim duamızdır.

 

Kökü olmayan ağacın ayakta durması nasıl mümkün değilse, geçmişini unutan bir toplumun geleceğini sağlam kurması da mümkün değildir.

 

Bugün dedelerimizi, ninelerimizi, anne-babalarımızı hayatımızın dışına çıkarırsak, yarın çocuklarımız bizi hayatlarının dışına çıkarabilir.

 

O yüzden çocuklarımıza sadece miras bırakmayalım.

 

Bir ahlak bırakalım.

 

“Büyüklerini unutma.”

 

“Anne-babanın gönlünü kırma.”

 

“Dedenin elini öp.”

 

“Ninenin duasını al.”

 

“Komşunu unutma.”

 

“Gurbetteki akrabanı ara.”

 

“Hasta olanı ziyaret et.”

 

“Yaşlıya yer ver.”

 

“Muhtaca yardım et.”

 

“Bayramda büyüklerini ziyaret et.”

 

Bunları öğretelim.

 

Çünkü çocuklarımızın geleceğini sadece okul ve diploma belirlemeyecek.

 

Onların karakterini evde gördükleri hayat belirleyecek.

 

Bir zamanlar evler küçüktü…

 

Ama içinde üç nesil yaşardı.

 

Şimdi evler büyüdü…

 

Ama bazen bir insan kendi evinde bile yalnız kalıyor.

 

Öyleyse yeniden düşünelim:

 

Mesele evin kaç metrekare olduğu değil.

Mesele o evde kaç gönlün birbirine bağlı olduğudur.

 

Bir evde beş kişi yaşayıp herkes yalnız olabilir.

 

Bir başka evde on kişi yaşayıp herkes birbirine sahip çıkabilir.

 

Mutluluk metrekareyle ölçülmez.

 

Aile, eşya ile kurulmaz.

 

Aile, sevgiyle kurulur.

 

Merhametle kurulur.

 

Sabırla kurulur.

 

Fedakârlıkla kurulur.

 

Vefayla kurulur.

 

Ve en önemlisi Allah’ın rızasını gözeterek kurulur.

 

Geliniz…

 

Evlerimizi büyütürken gönüllerimizi de büyütelim.

 

Çocuklarımızın odalarını hazırlarken anne-babamız için de bir yer ayıralım.

 

Yeni koltuk alırken eski babamızın dizlerine bakmayı unutmayalım.

 

Yeni telefon alırken annemizi aramayı unutmayalım.

 

Yeni bir ev alırken, o evin içinde duaya, Kur’an’a, sofraya, muhabbete ve aileye de yer bırakalım.

 

Çünkü bir gün bizim de saçlarımız beyazlayacak.

 

Bizim de dizlerimiz ağrıyacak.

 

Bizim de çocuklarımızın yolunu gözleyeceğimiz günler gelecek.

 

Ve belki o gün çocuklarımız bize bakacak.

 

İşte o gün bugün verdiğimiz dersin karşılığını göreceğiz.

 

Rabbim bizleri anne-babasının kıymetini onlar hayattayken bilenlerden eylesin.

 

Anne-babalarımıza sağlık, huzur ve bereketli ömürler versin.

 

Vefat eden anne-babalarımıza rahmet eylesin.

 

Evlerimizi huzurla, sofralarımızı bereketle, gönüllerimizi merhametle doldursun.

 

Ve bizlere çocuklarımızın da yarın gururla anlatacağı bir aile mirası bırakmayı nasip etsin.

 

Evler küçükken aileler büyüktü.

Evler büyüdü, aileler küçülmesin.

 

Çünkü dünyanın en büyük evi bile içinde sevgi yoksa küçüktür.

 

Ama küçücük bir ev…

 

İçinde anne-baba, dede-nine, çocuklar, torunlar ve Allah’ın adı varsa dünyalara bedeldir.

 

Evlerimiz büyük, gönüllerimiz daha büyük olsun.

adminadmin