“Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz
Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir"
Ziya Paşa
Hasar tespiti yapılırken önce enkazın neresinde durduğumuzu bilmek gerekir. Bu metin de tam olarak öyle bir tespit çabasıdır. Erdemin, kendi doğası gereği taşıdığı bir sancının kaydı.
Erdemli insan, mücadeleye girerken zaten elini kolunu bağlamıştır. Çünkü onun için bazı yollar kapalıdır: yalan söylemek, aldatmak, başkasının hakkını gasbetmek, vicdanını satmak…Erdemsiz insan içinse böyle bir sınır yoktur. O, kazanmak için gereken her şeyi yapabilir; erdemli insan ise ancak sahip olduğu erdemin izin verdiği kadarını yapabilir. Bu, eşit şartlarda bir mücadele değil, elleri bağlı biriyle elleri serbest birinin dövüşüdür.
Bu yüzden erdemli insanların çoğu zaman "kazanamamaları" bir yetenek eksikliği değil; bir tercih meselesidir. Daha doğrusu, tercih etmemeyi tercih etmiş, istememeyi istemişlerdir. Erdemsizliğe karşı en büyük silah olan "her yolu deneme" özgürlüğünden kendi istekleriyle vazgeçmişlerdir.
Peki o zaman erdemli insan ne yapar? Mücadeleyi dışarıda değil kendi içinde sürdürür. Piyasayı, siyaseti, kamusal alanı erdemsizlikten temizlemeye gücü yetmediğini görünce, savaş alanını değiştirir: Artık amaç "erdemsizliği yenmek" değil, "erdemsizliğe düşmemek"tir. Bu geri çekiliş, aslında yeni bir hikâye değildir. Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi'nin açılışında aynı çekilişi dile getirmişti:
"Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten
Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten"
Yani çağın hükümlerinin doğruluktan ve selametten saptığını görünce, izzet ve ikbal sahibi oldukları hâlde hükümet kapısından çekildiler. Burada dikkat çekici olan şudur: çekilenler güçsüz ya da başarısız insanlar değil, "izzet ü ikbal" sahibi, yani muktedir olabilecek insanlardır. Ama tam da erdemli oldukları için, çağın bozulmuş düzenine ortak olmaktansa çekilmeyi seçmişlerdir. Fuzûlî, aynı çekilişin daha acı bir versiyonunu, bizzat yaşadığı bir haksızlık üzerinden Şikâyetnâme'sinde dile verir:
"Selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar,
Hükm gösterdim faidesizdir deyu mültefit olmadılar."
Burada erdem, artık bir çekiliş bile değil, bir anlaşılmamadır. Selam vermek gibi en masum bir nezaket bile, rüşvet mantığıyla işleyen bir düzende şüpheyle karşılanır; çünkü o düzende karşılıksız hiçbir davranış makbul değildir. Fuzûlî'nin dramı, erdemli insanın yalnızca dışlanmadığını, dilinin bile artık anlaşılmaz hale geldiğini gösterir.
Peki bu çekiliş, erdemli insanın değerini mi düşürür? Namık Kemal, aynı kasidede bu soruya cevap verir:
"Hakir olduysa millet, şanına noksan gelir sanma
Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten"
Yani millet hor görülse de şanından bir şey kaybetmez; tıpkı yere düşen değerli bir cevherin, düşmekle kıymetinden hiçbir şey yitirmemesi gibi. Nef’î de kendi çağının aynı kayıtsızlığından yakınırken benzer bir teselliye sığınır: sözünün kıymetini bilecek bir muhatap bulamamanın acısını, çağın alçaklığına bağlar:
"Yine endîşe bilür kadr-i dür-i güftârım
Rüzgâr ise denî, dehr ise sarrâf değil"
Yani sözümün inci gibi kıymetini ancak derin düşünce bilir; çünkü zamane alçak, dünya da onu tartacak bir kuyumcu değil. Nef'î'nin bu beyti, epigraftaki tezin sözle işleyen versiyonudur: erdemli insan piyasadan, iktidardan çekilerek "kaybetmiş" gibi görünse de, onun asıl değeri — cevherin özü, incinin parlaklığı gibi — dokunulmamış kalır. Kaybeden, çekilen değil; ortadaki kıymeti tartacak bir sarraf olamayan, yani değeri değerinden tanıyamayan çağın kendisidir.
Ama burada durup sormak gerekir: Bu geri çekiliş, gerçekten bir erdem midir, yoksa erdemin kılığına girmiş bir teslimiyet mi? Erdemli insanlar toplu halde alanı terk ettiğinde, geriye kalan boşluğu erdemsizler doldurur ve bu, tek tek erdemli kalmanın toplamda hiçbir şeyi değiştirmediği bir denklem yaratır. Piyasa, siyaset, kamusal yaşam; hepsi, orada kalıp mücadele edenlerin elinde şekillenir. Yokluk, bir duruş değil, bir teslim oluştur çoğu zaman ve bu teslimiyetin bilançosu, epigrafta çoktan çıkarılmıştır: milyonla çalan en şerefli makamda başı dik gezerken, birkaç kuruşu çalan küreğe mahkûm edilir. Erdemsizlik yalnızca cezasız kalmaz, üstelik "izzet" kazanır; ceza, yalnızca küçük ve güçsüz suça uygulanır.
Bu noktada Muhibbî'nin —yani bizzat bir padişah olan Kanuni Sultan Süleyman'ın — söylediği bir beyit akla düşüyor. İktidarın zirvesinde bulunan bir insanın ağzından çıkan bu sözler, gücün kendisinin bile asıl değeri taşımadığını hatırlatır:
"Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi"
Yani halk gözünde iktidar gibi değerli bir şey yoktur, oysa dünyada bir nefeslik huzur ve iç sağlık kadar değerli hiçbir güç yoktur. Bunu bir tebaadan değil, bizzat "bâb-ı hükûmet"in sahibinden duymak, tezi tersinden doğrular: piyasayı, iktidarı ele geçirmiş olmak bile, kişiyi asıl kazançtan — iç huzurdan — mahrum bırakabilir. Belki de erdemli insanın çekilişi, kaybettiği şeyden çok daha büyük bir şeyi kazanmasıdır.
Belki de asıl mesele, erdemi "kurallara uymak" olarak değil, "kuralsızlığa karşı direnmenin de kendine göre bir gücü" olduğunu keşfetmek olarak yeniden düşünmektir. Çünkü tarih göstermiştir ki, erdemsizler tek başına asla kalıcı bir düzen kuramamıştır. İlkesizlik üzerine inşa edilen her yapı, kendi çürümesini de içinde taşır. Erdemli insanın asıl görevi meydanı terk edip kendi saflığına sığınmak değil; o meydanda, kuralsızlığın ortasında sapasağlam durarak bu içsel çürümeyi hızlandıracak, görünür kılacak aktif bir direniş dili inşa etmektir. Kendi varlığıyla bile düzene ayna tutan bir duruş, enkazın altından yükselecek yeni bir yapının ilk harcıdır. Hasar tespiti burada biter; ama onarım, raporun değil, okuyanın işidir.