DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Adnan İPEKDAL
Adnan İPEKDAL
Giriş Tarihi : 19-09-2026 14:24

On Beş Hocamsıya Bedel Türkünün Bir Notası!

 

"Ey benim sevdiceğim

Olur mu böyle keder

Of Sürmene yaylası

On beş doktora bedel!"

                          Halk Türküsü

 

Karadeniz’in o meşhur, insanın içini kıpır kıpır eden ezgisini, bu sarsıcı dörtlüğü bilirsiniz. Yöre insanı, o yaylaların temiz havasının, suyunun ve doğasının fiziksel dertlere nasıl şifa olduğunu anlatmak için hekimliği küçümsemeden, mübalağalı ama sarsıcı bir hakikati haykırır bu dizede. Reçetelerin çözemediği bedensel daralmayı, yaylanın havası, suyu, toprağı, güneşi iyi eder.

Anadolu insanı, dertlerin büyüklüğünü veya tesellinin kudretini anlatırken hep bu kıyaslama yöntemine başvurmuştur. Sadece yaylanın havasını doktora eş tutmakla kalmaz; bazen de dünyanın en içinden çıkılmaz insani gailelerini küçücük bir nefesle tartıya çıkarır. Tıpkı Karadeniz müziğinin unutulmaz ismi Erkan Ocaklı’nın o meşhur türküsünde mırıldandığı gibi: "İki karıdan eyi bir Samsun sigarası..." Halk, başındaki büyük bir keşmekeşin, dumanlı bir teselliyle hafiflediğini söylerken aslında kendi sokak felsefesini yapar. Bizim bu modern karmaşada söyleyeceğimiz de tam olarak budur belki de: İki hocamsıdan iyi, türkünün bir notası...

Tabi burada,  hâli ile kâli tenakuz arz etmeyen; bildiğinin sadece hâmili değil aynı zamanda kâmili olan, kelamının tesiri kemalinden gelen gerçek hocalarımızı yazının muhatabı olmaktan tenzih edelim.

İşte Sürmene yaylasının bedene şifa yönüyle on beş hekime bedel sayılması, ya da evlilik gailesinin bir tütün dumanıyla kıyaslanması gibi; ruhun yönünü kaybettiği, kalbin katılaştığı şu modern zamanlarda da bazı türküler devreye girer. Ve o an, tek bir türkü on beş hocamsıya bedel oluverir.

Hele ki televizyon ekranlarında, sosyal medya mecralarında her akşam bir tiyatro sahnesinde detone ve demode bir tirat izler gibi izlediğimiz o "hocamsıları"gördükçe bu hakikat daha da kristalleşiyor. İlmi meclislerde, kütüphane loşluğunda, derin tefekkürle konuşulması gereken en netameli, en hassas İslami konuları kameralar önünde adeta  "âşık atışması" üslubuyla  birbirleri ile aşık atarcasına tartışan o figürlerden bahsediyorum. Reyting uğruna, cemaat kapmaca yarışı adına dinin estetiğini, inancın mahremiyetini ekranlarda çiğneyen, birbiriyle laf dalaşına girerken milleti dinden imandan çıkma noktasına getiren o popüler ekran fenomenleri... Onlar konuştukça kalpler yumuşamıyor, aksine zihinler bulanıyor, ruhlar daralıyor.

İşte tam bu keşmekeşin ortasında, o oryantal kafalı hocamsıların saatlerce konuşup darmadağın ettiği inanç dünyamızı, bir halk türküsü üç dakikada tamir ediveriyor. Biz İslam’ın o muazzam ahlakını, tasavvufun nefis terbiyesini ve ölümün o kaçınılmaz hakikatini ekranlardaki o gürültülü kavgalardan değil; kitabın ortasından ama sazın bam telinden öğreniriz çoğu zaman…

Ekran hocamsıları size ekranlarda biçimsel fetvalar verirken, o meşhur Samsun Çarşamba türküsü derinden ve bilgece seslenir kulağınıza:

"Sular durulur derler

Güzel sorulur derler

Yari gönlünde ara

Arayan bulur derler"

Hocamsılar ekranlarda birbirini didiklerken, bu toprağın türküsü hakikatin haritasını kalbimize çizer. Çünkü tasavvufun da özünde yattığı gibi; aranan o gerçek "yâr", insanın kendi gönlündeki Allah’tır. Ozanlar bunu dışarıdaki gürültüde değil, kalbin o en kuytu, en saf köşesinde bulmuştur.

Öyle ki, bu arayışın ulaştığı o muazzam felsefi boyutu anlamak için Tunceli Ovacık semahının o sır dolu dizesine kulak vermek gerekir: "İki kaşın arası Kâbe’ye yoldur." Ekranlardaki hocamsıların şekilperestliğiyle daralan zihinlere adeta bir tasavvuf dersidir bu dize. Tasavvuftaki "rabıta" kültürünün en zarif ifadesidir. Derviş, kâmil bir mürşidin iki kaşının arasına tefekkürle baktığında, aslında o veçhi, ilahi nurların yansıdığı bir ayna; insanı Hakk’a ulaştıran bir kemal yolu olarak görür. Dışarıda  aranan Kâbe, türkülerin o deruni nefesinde insanın gönül sarayına tahvil edilir; müminin gönlü Kâbe olarak görülür. Bir mürşidin bakışındaki kemâlât, ekran şovmenlerinin kem alâtlı kelamından daha hızlı ulaştırır insanı manevi selamete…

Üstelik bu türkülerin dille anlatılamayacak bir "üslup" ve "pedagoji" dersi vardır ki, sormayın. Bugün ekranlarda parmak sallayarak, korkutarak, fırça atarak, öfkeyle islamı anlatır gibi yapıp kendini  anlatanların aksine, bir halk türküsü en büyük ibadete çağrıyı bile öyle bir şefkatle yapar ki şaşar kalırsınız. Bakın o meşhur halk türküsüne, eşini sabah namazına kaldıran bir ahir zaman dervişinin zarafeti saklıdır o neşeli ritmin içinde:

"Al Fadime’m bal Fadime’m,

Yanakları gül Fadime’m

Uyan uyan sabah oldu

Namazını kıl Fadime’m"

Hangi hocamsı, İslam'ın o en büyük direği olan namazı bu kadar incitmeden, bu kadar sevgiyle, "bal Fadimem, gül Fadimem" diyerek ruhu okşayan bir üslupla davete dönüştürebilmiştir? Anadolu insanı dini yaşamayı da, yaşatmayı da sevdirmek üzerine kurmuştur; gürültü üzerine değil.

Dahası da var... Son yıllarda kaba bir pozitivizmle kürsülere çıkıp, "Ölülere okunan Kur'an'ın kimseye faydası yoktur" propagandası yaparak insanları yüce Kitab'ın o iyileştirici manevi ikliminden, Kur’an okumaktan alıkoymaya çalışan ekran softalarına en güzel cevabı yine bir Trabzon türküsü verir. Sevdasından yataklara düşmüş, çaresiz kalmış o saf Anadolu genci haykırır avazıyla:

 

“Hasta oldum derdune, oku bana Yasin’i..."

 

İşte meydan okuma budur! Kur'an-ı Kerim'in kuru ve yaş her varlığa, ölü ve diri herkese şifa olduğu gibi; insanı diriyken eriten, çaresiz bırakan o en amansız aşk illetine müptela olan aşıkların gönlüne de en büyük şifa olduğunu tek bir dizede ilan eder bu halk türküsü. Ekran şovmenleri dini sadece biçimsel kurallarla daraltadursun; türküler Kur'an'ı doğrudan yaralı kalplerin ilacı yapar.

Kökü bu topraklara ait olmayan, oryantalist orijinli, ithal akımların rüzgarıyla ekranlarda boy gösteren o malum hocamsıların; Türk-İslam kültürünün en zarif, en kadim neşesi ve birleştirici harcı olan kandil gecelerine karşı yürüttükleri o hoyrat kandil karşıtlığını da yine bu toprakların duru bir sesi tek nefeste boşa çıkarır:

 

"Yüksek minarede kandiller yanar

Kandiller şavkına bülbüller konar!"

 

O çorak zihinlerin idrak edemediği sır tam olarak buradadır: O kandilin şavkına konmayan bülbül, bu topraklarda İslam türküsü şakıyamaz! Gönlü kandillerin nuruyla, peygamber sevgisinin estetiğiyle yıkanmayanlar ne kadar konuşursa konuşsun, bu coğrafyanın ruhuna hitap edemez, sesi ancak kuru bir gürültü olarak kalır.

Bazen de o gürültülü konuşmaların insanı ittiği saf yalnızlıkta, yine Erkan Ocaklı’nın söylediği o muazzam dize yetişir insanın imdadına. Sevdiğini, canından bir parçayı kara toprağa teslim etmiş bir ahir zaman fukarası, minarelerden yükselen o ilahi sesi duyduğunda teslimiyetle başını eğer:

 

"Ezanlar bizim için okunuyor sevgilim..." der.

 

Bu dize, dünyadan ve aşktan kopmuş iki ruhun, Yaratıcı karşısındaki mutlak kader ortaklığının ilanıdır. O ezanlar, dışarıdaki tasasız kalabalıklar ya da ekranlarda din pazarlayanlar için sıradan bir vakit bildirimidir belki. Ama dünyası yıkılmış, kalbi yangın yerine dönmüş gerçek dertliler için o ses, faniliğin en sarsıcı, en hakiki çağrısıdır. Kulun Allah ile olan perdesiz bağını tek bir cümleyle özetleyiverir halkın avazı.

Bir ekran hocamsısı size saatlerce kaderi, hırsı ve dünyayı anlatıp kafanızı çorba ederken;

Türkü olarak da okunan Alvarlı Efe Hazretlerinin şu esrarlı sözleri ruhunuza cila çalmaz mı?

 

“Seyreyle güzel kudret-i Mevlâ neler eyler,

Allah'a sığın adl-i Teâlâ neler eyler.

Cânâna gönül vereli ben candan usandım,

Hem düşeliden derdime dermandan usandım.

Meyl eylemezem gayrisine tevbeler olsun,

Bu âna değin ettiğim isyandan usandım.”

 

Anadolu’nun bilge ruhları, dini, felsefe yapıp insanı dinden soğutmazlar. Gavurun gavurluğuna tek söz etmeyip  Müslümanın müslümanlığından ötürü azarlamazlar!

Onların türkülerindeki İslami motifler yukarıdan buyuran didaktik bir azarlama değil; içeriden, dertleşen, kulun Allah ile olan o saf ve perdesiz bağını gösteren bir aynadır.

İşte size Tokatlı Gedâyî’den  bir türküde her ne dilerse onu Allah için istemenin şaheseri:

 

“Atma müjgan okların bu cânıma Allah için

Girme ey ebru kemanım kanıma Allah için

Hastayım bir çare kıl hicranıma Allah için

Ey hekim-i vaktolan gel yanıma Allah için

Bir ilac et derd-i bi-dermanıma Allah için, Allah için.”

 

Nasıl ki Sürmene’nin yaylasına çıkan adam hastaneleri unutup nefes alıyorsa, hocamsıların ekran kavgalarından daralan ruhlar da bir türküye sığındığında öyle nefes alır. Kitapların sayfalarında, ekranların şovlarında kaybolup kalbi katılaşanlar, dönüp bir de bağlamanın göğsüne kulak vermelidir. Çünkü bazen bir âşığın "Yalan dünya" derken içini çekişi, on beş hocamsının anlatamadığı o büyük teslimiyeti kalbimize mühürler…

NELER SÖYLENDİ?
@
KÖŞE YAZARLARI TÜMÜ
NAMAZ VAKİTLERİ
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
BURÇ YORUMLARI
  • KOÇ
    Koç Burcu
  • BOĞA
    Boğa Burcu
  • İKİZLER
    İkizler Burcu
  • YENGEÇ
    Yengeç Burcu
  • ASLAN
    Aslan Burcu
  • BAŞAK
    Başak Burcu
  • TERAZİ
    Terazi Burcu
  • AKREP
    Akrep Burcu
  • YAY
    Yay Burcu
  • OĞLAK
    Oğlak Burcu
  • KOVA
    Kova Burcu
  • BALIK
    Balık Burcu
ANKET OYLAMA TÜMÜ
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA
ahsap mobilyauluslararası evden eve nakliyat