Yabancı dillerden Türkçemize çevrilen kavramlar, Türkçemizin anlam dünyasına uygun olarak mı çevriliyor, yoksa devşiriliyor yahut kopyalanıyor mu? Batı dillerinden albenili yeni bir kavram dilimize girdiğinde beni bir sıkıntı basıyor: Yine bir yeni kavramla başımıza hangi işler açılacak, diye düşünmekten kendimi alamıyorum. İsterseniz buna komplo teorisi veya millî paranoya deyin. Yine de soruyu sormaktan vazgeçmiyorum: Güzel Türkçemiz, hangi kavramların istilasına maruz kalıyor?
1. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: Türkçeye ilk geldiğinde birçok kamu kurumu ve sivil toplum kuruluşu, toplumsal cinsiyet eşitliği sağlama yarışına girdi. Daha sonra bu kavramın, küresel cinsiyetsizleştirme çabalarının kapısını aralayan bir araç olduğu anlaşıldı. Anlaşıldı da ne oldu? "Toplumsal Cinsiyet Eşitliği" yerine "Toplumsal Cinsiyet Adaleti" denilerek aynı kavrama abdest aldırılmaya çalışıldı. Bu yaklaşımın savunduğu örnekler dikkat çekicidir. Evet mesleklerin cinsiyeti yoktur; ancak bazı mesleklere kadınların, bazı mesleklere erkeklerin yatkın olduğu bir hakikattir. Mesela kadını tır şöförü veya kaynak ustası; erkeği anasınıfı öğretmeni veya hemşire yapmak için uğraşmayalım. Anne şefkati ile yapılması gereken anasınıfı öğretmenliğini kadınlar; tehlikeli ve yorucu bir iş olan tır şöförlüğünü de erkekler yapsın. Tır şoförlüğü kadının statüsüne bir katkı sağlamaz. TCE’nin diğer bir tezi,
erkek çocuğa kamyon, kıza bebek almak; erkeğe mavi, kıza pembe giydirmek "cinsiyet dayatması" sayılıyor, çocukların reşit oluncaya kadar bu tür yönlendirmelerden uzak tutulması isteniyor. Her kelimesinin altında, insanı fıtratından uzaklaştıran sapkın cinsiyetsizleştirme bakışı yatıyor. Üstelik erkeğe mavi, kıza pembe giydirmenin bir "kimlik verme" olduğu iddiasını kabul etsek bile, erkek çocuğunu erkek olarak; kız çocuğunu kız olarak yetiştirmek ailenin en doğal görevi ve hakkı değil midir?
2. Aile İçi Şiddet: Bu kavram, milletlerin devamlılığını sağlayan en güvenli ve kutsal liman olan aileyi, çocukların ve gençlerin gözünde şiddete maruz kalınabilecek bir ortam olarak tanımlıyor. Çağımızın sorunu olan şiddet her ortamda yaşanabileceği gibi maalesef ailede de yaşanabilmektedir ve mağdurun korunması şarttır. Ancak "aile" ile "şiddet" kelimelerinin yan yana kullanılması, ailenin kutsallığını zedeliyor ve genç zihinlerde aileye karşı kuşku uyandırıyor. Şiddeti adlandırırken ailenin hürmetini de gözetecek bir dil bulmak mümkün olmalı.
3. Çocuk İşçiliği: Çocukların ağır ve korumasız işlerde çalıştırılmasına elbette karşıyız. Ancak bu kavramın, çocukların usta yanına çırak verilmesi geleneğini de gölgede bıraktığını düşünüyorum. Okul çağındaki çocukların yaz tatillerinde bir zanaat öğrenmesi, sömürü değil, terbiye ve meslek edinme yoluydu. Bu gelenek unutuldukça hiçbir el becerisi olmayan nesiller yetişiyor. Sömürü ile çıraklığı birbirinden ayıran bir dile ihtiyacımız var.
4. Töre ve Namus Cinayetleri: "Namus" ve "töre" gibi değerli kavramların "cinayet" gibi bir insanlık suçuyla yan yana getirilmesi, Müslüman Türklerin , yani namusu ve töresi uğrunda yüz binlerce şehit vermiş bir milletin kurumlarına da münevverlerine de yakışmıyor. Cinayet cinayettir; cinayetin töresi, namusu olmaz! Katilin öne sürdüğü gerekçe her ne olursa olsun cinayetleri önlemek devletin de milletin de görevidir. Töre ve Namus Cinayetlerini Önleme Kurulları” yerine “Cinayetleri Önleme Kurulu” demek “töre ve namus” gibi değerli kelimelerimizin itibarsızlaştırılmasını önleyecektir.
5. Kadına / Çocuğa Karşı Şiddet: İnsanlar, meselelerini şiddete başvurmadan çözmeyi öğrenmelidir. Bunu başta ifade edelim. Ancak toplumun kime karşı olursa olsun kabullenmediği şiddeti "kadına şiddet", "çocuğa şiddet" diye kategorize etmek, mücadelede ek bir başarı getirmez. İyi bir insan, şiddetin her türlüsüne karşıdır; ister kadına, ister çocuğa, ister erkeğe, isterse hayvana uygulansın. "Kadına şiddete karşıyız" denilince “erkeğe şiddete sözümüz yok” mu demiş oluyoruz? "Taşa iyi davran!" diyen bir irfan geleneğinden gelen insanımız, cansız varlıklara dahi şiddete karşıdır. Şiddete engel olmak için onu kategorize etmek yerine, Muhiddin İbn-i Arabî'nin "Taşa iyi davran" nasihatini insanların gönlüne düşürmek gerekir.
6. Cinsiyetçi Söylem: Bu kavramın, Türkçemizin bazı kelimelerini, hatta atasözlerimizi ve deyimlerimizi yok etme tehlikesi taşıdığını düşünüyorum. "Bilim adamı, iş adamı" demek cinsiyetçi söylemmiş; yerine "bilim insanı, iş insanı" denmesi gerekirmiş. Oysa Türkçede "adam" kelimesi yalnızca erkeği değil, kişiyi de karşılar. Bilimle uğraşan erkeğe "bilim adamı", kadına "bilim kadını" demekle maksat hasıl olmuyor mu? "İş adamı" ve "iş kadını" da aynı şekilde birlikte kullanılabilir. Niçin dilimizdeki adamlığı ve kadınlığı silikleştirelim?
8. Ahlakçı Tavır ve Söylemler: "Ahlakçı", özünde ahlaka önem veren kimseyi tarif eden bir kelimedir; ancak bu kelimeye dayatmacı bir anlam yüklemeye çalışanlar var. Böylece "ahlakçı anlayışa direneceğiz" denilerek ahlak, özgürlüğün önünde bir engel gibi gösteriliyor ve özellikle yetkili makamlardaki insanların ahlaki söylemleri itibarsızlaştırılmak isteniyor. İnsanları ahlaklı olmaya davet edenlerden rahatsız olanlar, acaba onların ahlaksız olmasını mı istiyor? Hem ahlaklı olsun hem de ahlaka davet etsin insanlar; bunun kime ne zararı olabilir?
Saydıklarımıza eklenecek daha nice netameli kavram olabilir.
Burada konunun birazcık dışına çıkıp, müstakil bir yazı konusu olmayacak şu hususu da ifade edelim. “Sağlık Bakanlığı”, “Aile Sağlığı Merkezi” ve “Sağlık Ocağı” gibi kurum ve kuruluş adlarında niçin “sağlık” kelimesini kullanıyoruz da Hastahanelere “Sağlık Evi” yahut “Şifahane” demiyoruz? Nasıl ki Sağlık Bakanlığına, “Hastalık Bakanlığı”, “Aile Sağlığı Merkezine” “Aile Hastalığı Merkezi”, “Sağlık Ocağına” “Hastalık Ocağı” demiyorsak; insanların şifa bulmak, sağlığına kavuşmak için müracaat ettikleri yere de “Hastahane” değil “Şifahane” veya “Sağlık Evi”, “Sağlık Külliyesi” diyelim. İnsan, ismi ile müsemma olduğu gibi, mekanlar ve kurumlar da ismi ile müsemmadır.
Her kelime dua yerine geçer: “hastahane” dersek hasta oluruz; “şifahane” dersek şifa buluruz!
Kavramlar masum birer kelime değil, bir bakış açısının taşıyıcısıdır; bu yüzden bir kavramı alırken onu kendi anlam dünyamızın süzgecinden geçirmeli, ne olduğunu ve nereye varacağını bilmeden dilimize dolamamalıyız.