Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele.
Sönmez seher-i haşre kadar şiir-i kadim,
Bir meşaledir devredilir elden ele….”
Yahya Kemal Beyatlı
(Yazıyı, Münir Nurettin Selçuk’tan bu muhteşem şarkıyı dinleyerek okuyunuz.)
Ey kârî (okur, okuyucu); ben sana bu rubâîyi Türkçeden Türkçeye çevirme ihtiyacı duymazdım lâkin yaklaşık bir yıl önce, hem de güftelerinin birçoğu divan şiirlerinden oluşan Türk Sanat Müziği eserlerinin yayınlandığı TRT Nağme radyosunda sunucu, güftesi Yahya Kemal’e ait,
“Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler…” şarkısını duyururken şiirin
“Son pendimiz ahlâfa devam olsun erenler”
mısrasını
“Son pendimiz ah lafa devam olsun erenler!” şeklinde okudu.
Bu hata bende, tek başına kendisi bile bir şiir olan “ahlâf” (halefler, bizden sonra gelenler) kelimesini sunucunun bile bilmediği hissi uyandırdı. “Ahlâf” kelimesini “ah laf” şeklinde telaffuz edince anlam nereye gidiyor bakalım:
“Bizden sonrakilere - torunlarımıza son nasihatimiz… devam olsun erenler” yerine “Ah son nasihatimiz lafa (söze) devam olsun erenler.”
Bir yanlış telaffuz torunlarımızı yok edebiliyor (!).
O zaman kısa bir Türkçeden Türkçeye çeviri yapalım:
“Bizden evvelkiler (eslaf: selefler, bizden öncekiler, geçmişlerimiz), güzellere kapılmanın neşesiyle gazeller söylemiş, gazellere fer/parlaklık/canlılık vermiş. Kıdemli (eski) şiirimiz (divan şiiri ve aruz veznini kastediyor), kıyamet sabahına kadar sönmeyecek bir meşale olarak elden ele devredilecektir.”
Eskiye dair her şey eskimiş değildir; hatta bazı eskiler, Üstad Necip Fazıl’ın deyişiyle “solmaz, pörsümez yeni”dir. Hoş, sadece yeni olduğu için itibar ettiklerimiz de yarının eskisi olacak değil mi? İnsan, eskiyecek her şeye “yeni” der. Üstelik bugünün yenileri, dünün yenilerinden çok daha büyük bir hızla eskiyor.
Şimdi bana “Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı” atasözünü antitez olarak sunmayın. Buradaki eski, bitpazarında satılan ikinci el kıyafetler için kullanılır. Dünya üzerinde bugüne kadar keşfedilmiş en eski yerleşim yeri olan Göbeklitepe’nin keşfi kadar dikkat çeken pek az yeni keşif olmuştur. Demek ki bazı eskiler birçok yeniden daha fazla itibar görüyor. Antik şehirlere sahip ülkelerin turizm gelirlerinin yüksek olması da bunun ispatı değil mi?
Yahya Kemal yaşasa şiir-i kadim ve aruz vezni hususunda bana icazet verir miydi bilmem; ancak ben sırf onu yalancı çıkarmamak için aruz vezniyle de şiirler kaleme alıyorum. İşte, divan şiirinin son büyük ustasının, eski şiir mahşer sabahına kadar sönmeyecek sözünü yere düşürmemek için aruzun dört mefâîlün kalıbıyla yazdığım Samsun Büyük Camii şiirimi size arz ediyorum.
SAMSUN BÜYÜK CAMİİ
Büyük Cami minarenden ezanlar susmasın. Âmin!
Müezzinler nida etsin, Kuranlar susmasın. Âmin!
Selâtin Camii densin, Halifemden beratlensin.
Cem olsun evliya kırklar, divanlar susmasın. Âmin!
Şereflensin bütün kâim, dualar eylesin sâim!
Hamid Sultan’ı her daim ananlar susmasın. Âmin!
Derin manalı suretsin, Hızır senden zuhur etsin.
Şu Samsun senle şenlensin, bu canlar susmasın. Âmin!
Sekizgen yıldızın parlar; alemler, mahyalar, nurlar…
Kapından dönmeyen pîrler, civanlar susmasın! Âmin!
Şadırvandan sular aksın, günahlar anda paklansın.
Erenler sende toplansın, figanlar susmasın. Âmin!
Hicaz’dan kutlu bir yelsin, sabâ senden esip gelsin…
Gönül ülkemde bir dilsin, beyanlar susmasın. Âmin!
İpekdal söylesin sözler, münevverdir bütün yüzler.
Selâlar, zikr ü tesbihler, lisanlar susmasın. Âmin!
(Mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün)
Mimari şaheserler, bina edildikleri yerde sadece bir sanat eseri olarak anıtlaşmaz; aynı zamanda durdukları yerde konuşur; sanat erbabını konuşturur, yeni sanat eserlerinin ortaya çıkmasına zemin oluşturur. Muhteşem Süleymaniye Camii Kanuni’nin kudreti ve Sinan’ın dehası ile inşa edilmemiş olsaydı, Türk edebiyatı Süleymaniye’de Bayram Sabahı gibi bir şaheser şiirden mahrum kalacaktı. Yahya Kemal de bu muhteşem şiiri yazmamış olsa Süleymaniye Camii, Müslüman Türk’ün hafızasında bu kadar ulvî bir yer almayacaktı!
Yahya Kemal, Samsun Büyük Cami'de bir sabah namazı kılsaydı, emin olun “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”na zeyl (ek) olarak Samsun Büyük Cami'de Sabah Namazı şiirini yazar; Büyük Cami'ye de daha büyük bir anlam yüklerdi. Zaten sanat hayata, zamana, mekâna, insana bir anlam yükleme, bir ruh üfleme çabasından ibarettir!
İmamlık-Hocalık; hatası göze batan, kusuruna bakılan hatta noksanı aranan mesleklerdendir. Bu sebeple bir imam yahut hoca hakkında taltif edici sözlerden çok tenkit edici sözler işitilir. Hocanın keçisi çalınsa bir kısım medyanın bu olayı “Hoca keçi çaldı” şeklinde haberleştirdiği örnekler maalesef acı bir gerçektir. Ancak, tekdiri ihmal etmediğimiz gibi takdiri de ifade etmek gerekir.
18 Ekim Pazar günü sabah namazına İlim Yayma Cemiyeti Nuri Pakdil Yurdumuzun Türkiye ve dünya karması öğrencilerinden 40 kişi ile Büyük Cami'ye gittik. Üstelik içlerinde hayatında ilk defa camiye giden de vardı. Hoca Efendi kadife sesi ve ruha sirayet eden muhteşem kıraati ile, sabah namazının makam ve gereğine uygun olarak uzunca ayetler okudu. Tesbihat, dua ve mihrabiyenin ardından namazda okuduğu ayet-i kerimelerin hangi surelerden olduğunu ifade ederek kısa bir meal-tefsir yaptı.
Dua esnasında camiye sabah namazına gelen gençlerin sayısının fazla olduğunu fark edince gençlere, kendilerinin camide olmasından memnuniyet duyduğunu ifade ederek onlara özel dualarda bulundu. Namaz çıkışı cami önünde alacağımız fotoğrafa Hoca Efendi'yi de davet ettik. Sağ olsun davetimize icabet etti. Kısa sohbetimizde Büyük Camimizin yeni imamının hafızları bol olan Vezirköprü ilçemizden olduğunu ve İstanbul Eyüpsultan ilçesinden Samsun’a atandığını öğrendik. Kendisini gençlerle kahvaltıya davet ettiğimizde ise bugün izin günü olduğunu kibar bir dille ifade ederek müsaade istedi. Böylece, Hoca Efendi'nin izin gününde de mihrabı boş bırakmadığını öğrenmiş olduk. Mesai günlerinde bile mihrabı sık sık müezzine bırakarak vazifesinin hakkını vermeyenlere örnek olması en büyük dileğimizdir.
Şair, “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz” demişti.
Biz de eslâf ile ahlâf arasındaki bağı koparanlara âşinâ değiliz...