SAHTECİLİKLE İŞTİGAL ETTİĞİ İÇİN DİNDAR!
DİNDARLIKLA İŞTİGAL ETTİĞİ İÇİN SAHTECİ!
Tükenişin haberini veren, nelerin son bulduğunu, nelerin helâk ile butlana uğradığını bize öğreten ise dindir. Faniliğin hakikatine din dâhilinde kalma hassasiyetiyle varırız. İnsanlar var olma, yok olma hususunda ne miktarda ve ne mikyasta hassasiyet sahibi iseler o ölçüde din içindedir. Dine girmek tümlüğü görmektir. Dine girmenin insan için anlamı yerinin mükellefiyetler altında biçimlendiğini bilmekle tamamlanır. Dindarlık dine girmekle başlamaz. Dindarlık adını verme durumunda kaldığımız şey insanın gerekli hassasiyetini kaybetmesine rağmen din dâhilinde kalışına atfen bilip bildirdiğimiz şeydir. Dindarlık kesiftir. Herkes dindarlar tarafından yanlış anlaşılmaktan korkar. Dindarlar dikkatimizi şartlara çeker. Oysa şartlara itiraz etmeden dine girilmez. Din şartların tenkidiyle hayat bulur. Din kendisiyle mukayyet olduğu halde, dindarlık şartlar muvacehesinde geçerli olmak, yürürlükte kalmak ister. Dindarlar itibarlarını tarihin yerine dini, dinin yerine tarihi koyarak korumak hevesindedirler.
Mahrem bilgileri şöyle veya böyle yorumlamak, tarihi günün gerekleri ve isterleri yönünde şekillendirme sevdasına kapılmak dindarlığın şanındandır. Dine giren ilk önce şan ve şöhretin afet olduğunu öğrenecektir. Bu bahsin içinde din, şartlara boyun eğmenin tavizkar tutumuna hiçbir bakımdan yer tanımayacak, pratik ve portatif tarih yapma sevdalısını hiçbir şekilde haklı göstermeyecektir. Tarihte Türklük her ne kadar din ve dindarlık arasındaki akıl ermez münasebetin fevkine çıkma başarısını gösterme suretiyle billurlaştıysa da, bu billurlaşmaya bir ad takmak kolay olmadı. Haçlı Seferleri tarihte tuttuğu anlamı kaybeder etmez din ve dindarlık arasındaki akıl ermez münasebetin fevkine çıkma başarısına herkesin Türklük adını vermesi mecburiyet haline geldi. Haçlılar bütün hasımlarına Türk adını vermekte tereddüt etmedi. Bir kavmin adı olmanın ötesinde bir “göze alış” karakteri dile getirildiğinde “TÜRK” doğdu. Böylece Akdeniz havzasında alışılmışın dışında, tuhaf bir gelişme baş göstermiş; ecele dur demeğe kimsenin,hiçbir kavmin, devletin, usul ve âdetin gücü yetmese de, nedendir bilinmez, ecele korku vermek Türk’e imkân olarak bahşedilmiştir. Eceli korkutanlar sadece kendine benzeyen ve sadece an be an dik durabilen bir nizamın banileri oldular.
1526’ya kadar Macarlar Hıristiyanlığın kalkanıydı. Kime karşı çekilmiş bir kalkandı bu? İslâm’a ve Müslümanlara karşı mı? Hayır, Türklerin gücünün iz bırakmasına ve Türklüğün rakipsizliğinin fark edilmesine karşı. Türkler din içinde yer almalarına, giderek dinle yankı uyandırıyor olmalarına mukabil (Avrupalılar İslâm’ı Türklerin dini olarak biliyordu) dindarlıklarıyla temayüz etmiş değillerdi. Kapitalizmin güdümündeki dünya dindarların an be an istifadesine açık ve dindarlığı an be an daraltan bir gelişme gösteriyordu. Bilhassa sanayi ihtilâli sonrasında dindarlar cephesi yerini tanrıtanımazlar cephesinin karşısında tespit etti. Dünya dindarları kendilerine Müslüman, Hıristiyan, Yahudi olarak hitap edilmesini yerinde bulanlar olarak tanıdı. Zıtlık şuradaydı ki, kendilerine hitap edilirken Müslüman, Hıristiyan, Yahudi kelimelerinin kullanılmasından rahatsız olan bazıları ömürlerini tanrıtanımazlık tabirinden istifadeye yatkınlıkla geçirdi. Nasıl çeşitli dindarlıkları müşahede edebildiysek, bir o kadar ve giderek daha fazlası tanrıtanımazlıkla karşılaşabildik. Mucitleri bilginler, filozoflar, sanatçılar olan XIX. Hıristiyan asrı eski ve yeni bütün kıtalarda dünyayı harikalar diyarı şekline soktu. Harikalar diyarına mahsus sırları düşünce, fikriyat, ideologi dünyasına mahsus vasıtalarla çözmek tükenmez bir zevkti. Eğer düşünce dünyasında birkaç adım ilerlemişsek, artık kentsoylu bir tanrıtanımazla Marksist bir tanrıtanımazı aynı ulamda telakki etmemizin isabetsizlikle malul olduğunu fark edecek bir bağa sahip olabilirdik. XIX. Hıristiyan asrında bağlanma ve düşünme tesis ettikleri akrabalıktan memnun idiler.
Düşünce dünyasına adım atmağı ve böylece bağlanmayı kim üstüne vazife bildiyse insanlığı kucaklayanlar da onlar oldu. Tuhaflıklara uğradık. Neye uğradıysak bizi tuhaflaştırdı. Louis Pasteur ve Robert Koch birbirinden nefret ediyordu. Belki de bu yüzden XX. Hıristiyan asrı vazife yükünü üzerimizden atma sihirbazlığının mektebi oldu. O çağda hayatın seyri hakkında düşünmek “büyüklerimiz bilir” diyen hiç kimsenin üstüne vazife değildi. XXI. Hıristiyan asrı büyük olan her şeye düşmanlığı meşrulaştırdı. Büyüklerimiz bilmiyor idiyse bilmenin lüzumuna kimseyi inandırmanın manası kalmamıştı.
İstikal Marşı Derneği
İsmet Özel, 3 Mayıs 2014
Bu haber Samsun Haber - Son Dakika Samsun Haberleri - Akasyam.com tarafından yayımlanmıştır. İzinsiz kopyalanamaz, alıntılarda kaynak gösterilmesi zorunludur.