Edebiyat, henüz burada olamayanın dilidir.
Olmuş olanın, olacak olanın, olması istenilenin, olmaması hüzün verenin de. Şimdi ve burada olan insandır.
İnsan, şimdiliğine ve buradalığına bir anlam katmak istediğinde çalacak kapısının edebiyat olduğunu bildiği ölçüde yalnızlığının sessizliğine bir sessizliğin daha eşlik etmesi gerektiği inancı onda kavileşmenin de bir yolunu bulur.
Belki de bunu bildiğinden insan, okumak şahsî ve muhteremdir. Seçili yalnızlık gibi…
“Nasılsın?” sorusuna “İyi değilim.” diyen kişiye okur deriz. Zira, hâli vakti iyiye kurulu olanın, şimdiyle hiçbir derdi yoktur. Okumak, bir şeyleri değiştirmenin eylemidir. Süregiden bir şeylerin, süregitmemesine yüzünü dönmüş birinin arayışını, “Bir şeyler okuyor.” diye geçiştirmenin süfliliğinin bedelini bütün bir toplum ödemeye mahkûm olur. “Bir şeyler arıyor.” diyen toplumun âbâd olacağını dile getirmeye gerek var mı?
Bu noktada insanın kurguya olan ihtiyacı ortaya çıkıyor. Kurmacanın dilinde insanı cezbeden şeyin kökeninde yer alan şey, kurulu olanın beğenilmeyişinden öte çok da bir anlam taşımıyor.
Günü, mevcudun bütün olumsuzluklarına uyarak kurtarırım zehabına kapılanlar, bu ikiyüzlülüklerinin bedellerini hayatlarıyla öderken, kurmacaya kilim serip dinlenmeyi tercih edenlerin yaptığı, tek yüzüyle yaşama hevesiyle sayfaları çevirmek gibi umut dolu bir anlamı taşıyor ki bundan iyisinin Şam’da yetişen kayısıları bile kıskandıracak cinsten olduğu hiçbir hamuru kabartmayacak bir suyla insanın alnını, ensesini şöyle bir ferahlatmaktır.
Edebiyat, insanın şimdisini tekrar kurgulayan sanatın adıdır.