Kendisine bir dil bulmak her yazarın en başat derdidir. Gök kubbe altında söylenmedik sözün kalıp kalmadığının ötesinde sözü söylemenin en olağan hâlini aramak gibi bir derdi vardır yazarın. Bütün bir metne yazardan sızar bir üslup ve bir yazarın kimliğidir. Okur, metne bakar bakmaz; “Bu O’nun kalemi!” deyip yazarın hakkını üslubundan hareketle teslim eder.
Bunu beceremeyen yazar da metinde kendi sesini değil yalnızca etkisi altında kaldığı yazarların söz dağarcıklarına, kullandığı jargona ve bağlama takılı kaldığı ölçüde gölgede olanın gölgesinin olamayacağı hakikatini bize yeniden hatırlatmanın ötesine geçemez.
Kendi sesini bulmanın birtakım yollarının olup olmadığına dair elimizde kati bir delil var mıdır bunun peşine düşmek bize hiçbir fayda sağlamayacaktır. Şair olmak isteyen bir gence üstad olarak başvurduğu kişi; “Bin şiir ezberle gel.” demiş de ezberleyip çıka gelen gence “Şimdi hepsini unut.” demiş. Belki biraz da unuta unuta insan, elde kalan tek şey kendi bilinci olduğunda kendi üslubunu da bulabilir. Bir yazarın kendi sesini bulmasıyla kendini bulması arasında doğrudan bir bağ vardır.
Orhan Veli’yi Orhan Veli, Necip Fazıl’ı Necip Fazıl, İsmet Özel’i İsmet Özel kılan şey, onların içine doğdukları anadillerinde bu dili bütün kullananlarca fark edilemeyen bir sese kulak kesilmiş olmalarının ötesine geçmez. Hemen herkes konuşup yazar ve fakat herkes konuşup yazdığını kendince konuşup yazabilmek için bir dile bütün benliğiyle yönelmez. Dil de bu konuda nankörlük edenlere kendini pespaye sunacak değil a! Yalnız bir kısmını kendisine yârân kılar. Biz adına üslup deriz.