Sabah gözümüzü açar açmaz saate bakıyoruz. Ardından telefona… Kim ne yazmış, kim ne paylaşmış, bugün hava nasıl olacak, yetişmemiz gereken işler neler? Daha yataktan kalkmadan günün telaşına çoktan başlamış oluyoruz. Sanki hayat, biz daha kahvemizi bile içmeden bizden bir şeyler bekliyor.
Peki, hiç düşündünüz mü; bütün bu koşuşturmanın içinde kendimize ne zaman uğruyoruz?
Günler birbirinin peşinden geliyor. Pazartesi başlıyor, bir bakıyoruz cuma olmuş. “Hafta sonu biraz dinlenirim,” diyoruz. Hafta sonu geliyor; alışveriş, ev işleri, ziyaretler, telefonlar, ertelenmiş işler derken pazar akşamı oluveriyor. Sonra yeniden pazartesi…
Bazen hayatı gerçekten yaşamaktan çok, hayatın yapılacaklar listesini tamamlamakla meşgulüz.
Üstelik yalnızca işler değil, insanlar da bizden sürekli bir şey bekliyor. Birine göre daha anlayışlı olmamız gerekiyor, bir başkasına göre daha ilgili. Kimi zaman iyi bir evlat, kimi zaman iyi bir eş, iyi bir arkadaş, iyi bir çalışan olmaya çalışıyoruz. Herkesi memnun etmeye uğraşırken kendimize karşı ne kadar iyi olduğumuzu ise pek sormuyoruz.
Oysa insanın kendisine de yetişmesi gerekiyor.
Bir akşam hiçbir yere gitmeden evde oturmak mesela… Sessizce bir kahve içmek, sevdiğimiz bir kitabın birkaç sayfasını okumak, pencereden dışarı bakmak… Bunlar küçük şeyler gibi görünüyor. Fakat bazen insanın en çok ihtiyacı olan şeyler tam da bunlar.
Çünkü hayat yalnızca büyük kararlarla, büyük başarılarla ve büyük değişimlerle ilerlemiyor. Bir çayın yanında yapılan samimi bir sohbet de hayatın bir parçası. Uzun zamandır dinlemediğimiz bir şarkıyı yeniden açmak da… Yağmuru izlemek, yürürken gökyüzüne bakmak, sevdiğimiz biriyle gülmek de…
Belki de büyüdükçe unuttuğumuz en önemli şeylerden biri bu: Mutluluk her zaman büyük olayların içinde saklı değil.
Çocukken zamanın nasıl geçtiğini bilmezdik. Bir sokak oyunu saatler sürerdi. Bir dondurma, koca bir yaz demekti. Tatilde günler bitmek bilmezdi. Şimdi ise zamanın hızından şikâyet ediyoruz. Belki zaman hızlanmadı. Belki biz, her şeyi aynı anda yapmaya çalıştığımız için hiçbir anın içinde yeterince kalamıyoruz.
Telefonlarımızın hafızasında binlerce fotoğraf var ama kaçının içindeki anı gerçekten hatırlıyoruz?
Masada otururken telefon elimizde. Bir arkadaşımızla konuşurken aklımız başka yerde. Bir film izlerken bildirimlere bakıyoruz. Dinlenirken bile kendimizi suçlu hissediyoruz. Sanki durursak geride kalacakmışız gibi…
Oysa bazen geride kalmak değil, durup nefes almak gerekiyor.
İnsanın kendisini dinlemesi de bir ihtiyaç. “Ben gerçekten ne istiyorum?” diye sormak, başkalarının beklentilerinden bağımsız olarak kendi sesimizi duymaya çalışmak gerekiyor. Çünkü insan, sürekli başkalarının hayatına yetişmeye çalışırken kendi hayatının içinde misafir gibi kalabiliyor.
Belki bugün kendimize küçük bir iyilik yapabiliriz.
Her şeyi yetiştirmeye çalışmayabiliriz. Her telefona hemen cevap vermeyebiliriz. Her davete gitmek, herkesi memnun etmek, her tartışmayı kazanmak zorunda olmadığımızı hatırlayabiliriz. Bazen “Bugün biraz kendime zaman ayıracağım,” demek de gayet makul bir karar.
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, hayatındaki diğer bütün ilişkilerin de temelini oluşturuyor.
Kendimize kızdığımız kadar kendimizi anlayabiliyor muyuz? Başkalarına gösterdiğimiz hoşgörünün birazını kendimize gösterebiliyor muyuz? Bir hata yaptığımızda, sevdiğimiz bir arkadaşımıza söyleyeceğimiz cümleyi kendimize de söyleyebiliyor muyuz?
Belki de asıl mesele burada.
Hayatın bize sunduğu zamanın ne kadar olduğunu bilmiyoruz. Fakat elimizde olan zamanı nasıl yaşayacağımız konusunda bazı seçimlerimiz var. Her günün mükemmel olması gerekmiyor. Her şeyin yolunda gitmesi de… Bazen kötü bir günün ardından yalnızca “Bugün de geçti,” diyebilmek bile yeterli.
O yüzden bugün bir an duralım.
Telefonu biraz kenara bırakalım. Kahvemiz soğumadan içelim. Sevdiğimiz şarkıyı açalım. Pencereden dışarı bakalım. Ve kendimize şu basit soruyu soralım:
“Ben nasılım?”
Belki uzun zamandır kimsenin bize sormadığı, bizim de kendimize sormayı unuttuğumuz soru budur.
Hayat devam ediyor. İnsanlar geliyor, insanlar gidiyor. Planlar değişiyor, bazı kapılar kapanıyor, bazıları hiç beklemediğimiz anda açılıyor. Biz ise bütün bu değişimin ortasında kendimizle birlikte yürümeye devam ediyoruz.
Öyleyse arada bir kendimize de uğrayalım.
Çünkü hayatın bütün telaşı içinde kaybetmememiz gereken kişi, yine kendimiziz.