Kelime-i şehadet, namaz, oruç, zekât ve hac…
Beş temel esas.
Ama hayat bize şunu gösteriyor:
İslam’ın şartları aynı olabilir; fakat kulların imkânları aynı değildir.
Bir fakirin dünyasıyla zenginin dünyası aynı değildir.
Sağlıklı olanla hastanın yükü aynı değildir.
Gücü yetenle gücü yetmeyenin sorumluluğu aynı değildir.
Çünkü Rabbimiz insana gücünün yetmediğini yüklemez:
“Allah hiç kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.”
(Bakara, 2/286)
İşte İslam’ın güzelliği burada başlar.
FAKİRE ÜÇ, HASTA FAKİRE İKİ Mİ?
Bir fakir düşünün…
Namazını kılıyor, orucunu tutuyor, imanını koruyor.
Fakat maddi imkânı yok.
Zekât verecek malı yoktur.
Hacca gidecek imkânı yoktur.
İslam ona “Eksiksin!” demez.
Çünkü zekât, zenginliğin sorumluluğudur.
Hac ise gücü yetenin ibadetidir.
“Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”
(Âl-i İmrân, 3/97)
Demek ki fakirin Allah katındaki değeri cebindeki parayla ölçülmez.
Bazen fakirin sofrasındaki kuru ekmekle yaptığı şükür, zenginin kurduğu sofradan daha kıymetli olabilir.
Çünkü Allah bizim neye sahip olduğumuza değil, sahip olduklarımızla ne yaptığımıza bakar.
HASTA FAKİR…
Bir de hastayı düşünün.
Hastalığı sebebiyle oruç tutamıyor.
Rabbimiz ona da kolaylık verir.
“Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.”
(Bakara, 2/185)
Namazını da gücü yettiği şekilde kılar.
Ayakta duramıyorsa oturarak…
Oturamıyorsa imkânı ölçüsünde…
Çünkü ibadet, insanı ezmek için değil, Rabbine bağlamak için vardır.
İslam, kulunu hastalığıyla baş başa bırakmaz.
PEKİ HASTA ZENGİN?
İşte burada çok önemli bir mesele var.
Hastalık, zenginliği ortadan kaldırmaz.
Bir insan hasta olabilir ama mal varlığı yerinde olabilir.
Oruç tutamayabilir; fakat fidye hükümleri devreye girebilir.
Namazını gücünün yettiği şekilde kılar.
Ama malı nisap miktarını aşmışsa zekât sorumluluğu devam eder.
Hacca gidecek sağlık ve maddi imkânı varsa, hac sorumluluğu da şartları oluştuğunda devam eder.
Yani:
Hastalık bazı ibadetlerde kolaylık getirir; fakat zenginliğin getirdiği sorumlulukları kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Çünkü mal da bir imtihandır.
ZENGİNLİK NİMET Mİ, YÜK MÜ?
Çoğu zaman zenginliği nimet olarak görürüz.
Evet, nimettir.
Ama aynı zamanda emanettir ve imtihandır.
Rabbimiz şöyle buyurur:
“Onların mallarında, isteyen ve mahrum olanlar için bir hak vardır.”
(Zâriyât, 51/19)
Demek ki zenginin malında fakirin hakkı vardır.
Zenginlik sadece daha büyük ev, daha güzel araba, daha rahat hayat demek değildir.
Zenginlik;
daha fazla sorumluluk,
daha fazla şükür,
daha fazla paylaşmak,
daha fazla hesap vermek demektir.
Fakir, “Benim neyim var?” diye düşünür.
Zengin ise bir gün:
“Sana verdiklerimle ne yaptın?”
sorusuyla karşılaşacaktır.
İSLAM’IN ŞARTLARI BEŞTİR, AMA İMTİHANLAR FARKLIDIR
İslam’ın şartları beştir.
Fakat kulların şartları aynı değildir.
Kimi fakirlikle imtihan edilir,
kimi hastalıkla,
kimi evlatla,
kimi makamla,
kimi servetle…
Kimi yokluk içinde sabreder.
Kimi varlık içinde şükretmeyi öğrenir.
Ve belki de en zor imtihanlardan biri şudur:
Elinde imkân varken paylaşabilmek.
Çünkü fakirin veremediği şeyden hesabı sorulmaz.
Ama zenginin vermediği şeyin hesabı sorulabilir.
Rabbimiz buyuruyor:
“Sonra o gün nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.”
(Tekâsür, 102/8)
SON SÖZ
İslam’ın şartlarını sadece saymak yetmez.
Onların ruhunu anlamak gerekir.
Namaz bizi Allah’a bağlamalı.
Oruç bizi sabra götürmeli.
Zekât bizi paylaşmaya öğretmeli.
Hac bizi kardeşliğe ulaştırmalı.
Kelime-i şehadet ise bütün hayatımızın yönünü belirlemeli.
Fakir kardeşim…
Sen malınla değil, sabrınla imtihandasın.
Hasta kardeşim…
Sen sağlığınla değil, hastalığın karşısındaki sabrınla imtihandasın.
Zengin kardeşim…
Sen sadece sahip olduklarınla değil, sahip olduklarını nasıl kullandığınla imtihandasın.
Ve hepimiz bir gün aynı kapının önünde duracağız:
Allah’ın huzurunda.
O gün ne fakirliğimiz bizi kurtaracak,
ne zenginliğimiz…
Ne makamımız,
ne ismimiz,
ne şöhretimiz…
Geride sadece imanımız, amelimiz ve Allah’ın rahmeti kalacak.
Çünkü asıl mesele;
“Ne kadar yaşadım?” değil,
“Rabbim için ne yaptım?” meselesidir.