Kamuoyunda "Terörsüz Türkiye" hedefi doğrultusunda tartışılan yasal düzenleme, tam da maksadına ve ruhuna uygun bir isimle tarihe not düşüyor: Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme Yasası. Meseleyi sığ bir siyasi çekişmeye hapsetmek isteyenlerin aksine, bu adlandırma devletin ve milletin geleceğini şekillendirecek bir iradenin tezahürüdür.
Bugün kamuoyunda sıkça sorulan bir soru var: "Madem bu mesele konuşulabiliyordu, daha önce neden konuşulmadı?" Bu sorunun cevabı, sahadaki askerî hakikatlerde, geçmişin idari hatalarında ve devlet aklının ulaştığı bugünkü özgüvende gizlidir.
Bu Bir Taviz Değil, Kazanılmış Bir Sonucun Kalıcılaştırılmasıdır…
Türkiye, terörle mücadelesinde tarihi bir eşikten geçiyor. TBMM'de kabul edilen ve kamuoyunda “Terörsüz Türkiye Yasası” veya “Çerçeve Yasa” olarak anılan düzenlemenin resmî adı bile aslında neyin amaçlandığını anlatıyor: Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun. Bence bu isim son derece isabetlidir.
Çünkü Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey yalnızca silahların susması değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı; terörün sona ermesi, millî birliğin güçlenmesi, toplumsal bütünleşmenin sağlanması ve devlet ile millet arasındaki güven bağının daha da kuvvetlendirilmesidir.
“Madem Daha Önce Konuşuluyordu, Neden Daha Önce Bitmedi?”
Bu soru çok soruluyor. Cevabı aslında çok basit: Çünkü şartlar aynı değildi. Türkiye daha önce de terörün sona ermesini istedi. Daha önce de görüşmeler yapıldı. Daha önce de hukuki düzenlemeler hazırlandı. Fakat süreç hedefe ulaşmadan sona erdi. Çünkü devlet ile terör örgütü arasında bir irade mücadelesi vardı.
Ve o dönemde PKK, Türkiye'nin istediği biçimde kontrol altına alınabilmiş değildi. Örgüt yeniden hendekler kazdı. Şehirlerde silahlı yapılanmaya girişti. Devletin egemenliğine meydan okudu. Bugün ise şartlar değişmiştir.
Türkiye'nin askerî gücü değişmiştir. İstihbarat gücü değişmiştir. Savunma sanayii değişmiştir. İHA ve SİHA kapasitesi değişmiştir. Elektronik harp kapasitesi değişmiştir. Sınır ötesi operasyon kabiliyeti değişmiştir. Dolayısıyla geçmiş Türkiye ile bugünün Türkiye'sini aynı şartlarda değerlendirmek doğru değildir.
Neden Dün Değil de Bugün? Askerî Zafer ve Milli Teknoloji…
Geçmişte terörü bitirme girişimlerinin akamete uğramasının, terör örgütünün yeniden hendekler kazmasının en büyük sebebi; devletin sahayı tam anlamıyla kontrol edememesiydi. İsrail’den kiralık alınan İHA’larla (Heron) terörle mücadele edilemeyeceği zamanla anlaşıldı.
Bugün ise tablo kökten değişmiştir:
Milli ve Yerli Teknoloji: Türk Silahlı Kuvvetleri, kendi geliştirdiği yerli savunma sanayisiyle terör örgütünü Türkiye sınırları içinde, Irak’ta, Suriye’de ve İran hattında bilfiil mağlup etmiştir.
Küresel Odakların Yenilgisi: Türkiye, sadece dağdaki teröristi değil; örgüte kamplarında açıkça destek veren Yunanistan’ı, İngiltere’yi, Fransa’yı ve Amerika’yı da sahada yenilgiye uğratmıştır.
Sahada Tam Hâkimiyet: TSK bugün örgütün eski sözde "sığınak" dediği bölgelerde kalıcı üsler kurmuştur. Hamilerinin "Kürtler bizi sattı" nidalarıyla yaşadığı hayal kırıklığı, örgütün artık tamamen köşeye sıkıştığının kanıtıdır.
Mehmetçik örgütü yenmiş, PKK masaya oturmak ve "aman dilemek" zorunda kalmıştır.
Mehmetçik PKK'yı ŞARTSIZ Yendi…
Burada bir şeyi açıkça söylemek gerekir: Mehmetçik PKK'yı ŞARTSIZ yenmiştir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, jandarma, polis, istihbarat teşkilatımız ve güvenlik güçlerimiz yıllarca süren mücadelede PKK'nın askerî kapasitesini ağır biçimde çökertmiştir. Ama Türkiye yalnızca PKK ile savaşmadı. PKK'yı destekleyen uluslararası ağlarla da mücadele etti.
Bir dönem Türkiye, İsrail'den kiraladığı Heronlar üzerinden terörle mücadele etmeye çalışıyordu. Bugün ise kendi İHA'sını, SİHA'sını, mühimmatını, haberleşme sistemlerini, istihbarat teknolojilerini ve savunma sistemlerini geliştiren bir Türkiye var.
Bu değişiklik sadece teknolojik bir değişiklik değildir. Bu, stratejik bağımsızlık değişikliğidir. Türkiye artık terörle mücadelede başkasının gözlerine, başkasının istihbaratına ve başkasının teknolojisine eskisi kadar bağımlı değildir.
PKK'nın Askerî Gücü Değil, Hareket Alanı Çökertildi…
Bugün PKK'nın Türkiye içinde, Irak'ta ve Suriye'de hareket alanı geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde daralmıştır.
Türkiye'nin sınır ötesindeki askerî varlığı, terör örgütünün hareket serbestisini ciddi biçimde sınırlandırmıştır.
Bu nedenle bugün yaşanan süreci “Türkiye PKK ile anlaşmaya oturdu” diye okumak eksiktir.
Daha doğru okuma şudur:
Türkiye, askerî ve istihbarî üstünlükle örgütün hareket alanını daralttı; şimdi bu sonucu hukukî ve toplumsal bir zemine taşıyor.
İşte bu nedenle bu yasa bir başlangıçtan çok, bir sonucun hukukî çerçeveye dönüştürülmesidir.
Fakat Devlet Geçmişte Hep Doğru mu Davrandı?
Hayır. Bunu söylemekten korkmamak gerekir. Çünkü devletin büyüklüğü, hiç hata yapmaması değildir. Devletin büyüklüğü, yaptığı hatayı görebilmesidir. Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da geçmişte köyler boşaltıldı. İnsanlar yerlerinden edildi. Bazı köyler güvenlik gerekçeleriyle boşaltıldı ve yakıldı. Bölgede yaşayan insanların devletle ilişkilerinde derin kırgınlıklar oluştu.
Şimdi siz bana “Bunların psikolojik etkisi bitti” diyebilir misiniz? Hayır. Bir insanın evini, köyünü, toprağını kaybetmesi sadece ekonomik bir mesele değildir. Bu, hafızaya yazılan bir travmadır.
Hafızadaki Yaralar, Sürgünler ve İnsani Tahribat
Bir çatışmayı kalıcı olarak bitirmek, sadece silahların susmasıyla değil; gönüllerdeki kırgınlıkların tamir edilmesiyle mümkündür. Geçmişte devlet adına yapılan idari hatalar ve dar görüşlü yaklaşımlar, terörün beslendiği psikolojik bataklığı derinleştirmiştir.
Unutulmayan Sürgünler ve Önyargılar:
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimiz yıllarca adeta birer "sürgün bölgesi" olarak görüldü. Disiplinsiz, liyakatsiz ya da ilgisiz memurların bu kritik bölgelere gönderilmesi, bölge halkı ile devlet arasındaki bağı zayıflattı. Oysa o bölgelere devletin en adil, en birikimli memurları gönderilmeliydi.
İtimatsızlığın Ağır İzi:
Şırnak’ın bir köyünde, kendi oğlu Denizli’de, İzmir’de askerlik yapan bir anayı düşünün... Mehmetçik köyüne geldiğinde evladını hatırlayıp ana yüreğiyle bazlama, börek, ayran yapıyor. Ancak zehirlenme korkusuyla komutanlar o yemeği askere aldırmıyor; Mehmetçik aç kalıyor, bölgedeki lokantada bile yemek yiyemiyor. İtimatsızlığın bölge halkı üzerinde bıraktığı o derin psikolojik tahribat kolay unutulacak bir iz değildir.
Anadilin Masumiyeti ve "Nasılsın?" Diyemeyen Anneler:
Anadili, bir insana anasının sütü gibi helaldir. Geçmişteki Türkçe bilmeyen bir ananın, askerdeki evladını ziyarete gittiğinde Kürtçe yasağı yüzünden oğluna tek bir söz, bir "Nasılsın?" dahi diyemediği sahneler bu ülkenin vicdanını yaralamıştır. Kürtçe’nin resmi dil olmasından değil, helal olan anadilin yasaklanmasından bahsettiğimizde, bu ayrımcı aklın bölücülüğe nasıl hizmet ettiği açıkça görülmektedir.
Sözde Milliyetçilik ve Parçalanan Aileler:
Bir dönem "En iyi Kürt, ölü Kürt'tür" diyen cahil ve bölücü söylemlere hak ettiği cevap verilemedi. Bu nefret dili yüzünden aynı toprağın evlatları karşı karşıya getirildi. Ağabeyi asker, kardeşi dağda; amcaoğlu korucu, diğer amcaoğlu terör örgütünde... Bu milletin evlatları dağda birbirini vurdu. Biz gözyaşının ve bu kardeş kavgasının sürmesini mi istiyoruz?
Devletin Sürgün Bölgesi Olur mu?
Geçmişte Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun bazı bölgeleri adeta devlet memurlarının sürgün yeri gibi görüldü. İşini iyi yapmayan, disiplinsiz, rüşvet alan, vatandaşa kötü davranan, zalim veya ilgisiz memurların gönderildiği yerler olarak görülen bölgeler oldu. Oysa devletin yapması gereken bunun tam tersiydi. Türkiye'nin en kritik bölgelerine en iyi memurlarını göndermesi gerekiyordu. Çünkü devletin en zor coğrafyada en iyi yüzünü göstermesi gerekir.
Vatandaş devleti yalnızca karakoluyla, mahkemesiyle, vergi dairesiyle, askeriyle değil; insanıyla tanır. Bir öğretmen, bir kaymakam, bir doktor, bir polis, bir jandarma, bir memur devletin vatandaşın karşısındaki yüzüdür.
Bir Bazlama, Bir Börek, Bir Ayran...
Şırnak'ın bir köyünde yaşayan bir anne düşünün. Oğlu başka bir şehirde, Denizli'de, İzmir'de veya Türkiye'nin herhangi bir yerinde askerlik yapıyor. Anne oğlunu özlüyor. Oğlunu düşünüyor. Bazlama yapıyor. Börek yapıyor. Ayran hazırlıyor. “Mehmetçik yesin.” diye köyünden geçen Mehmetçiklere ikram ediyor. Ama güvenlik endişeleri nedeniyle bu yiyecekleri askerlere yedirmiyor ve reddediyorlar. Düşünün.
Şimdi kendinizi o annenin yerine koyun. O anne ne hisseder? Belki de daha kötüsü: “Devlet bana güvenmiyor.” Terör örgütleri sadece silahla mücadele etmez. Devlet ile vatandaş arasındaki güven bağını koparmaya çalışırlar.
Bu nedenle Terörsüz Türkiye'nin başarısı yalnızca dağdaki silahın susmasına bağlı değildir. Devletin vatandaşının gönlündeki yerinin güçlenmesine de bağlıdır.
Ana Dil Meselesi: Bir Anne Oğluna “Nasılsın?” Diyemiyorsa...
Ben Kürtçenin Türkiye'nin resmî dili olmasını savunmuyorum. Türkiye Cumhuriyeti'nin ortak ve resmî dili Türkçedir. Ama bir insanın ana dilini konuşması başka bir meseledir. Bir anne düşünün. Oğlu askerdedir. Anne oğlunu ziyarete gider. Oğluna “Nasılsın oğlum?” demek ister. Ama Türkçe bilmiyordur. Kürtçe konuşması da yasaktır. Şimdi düşünün: Bu annenin içinde ne kalır?
Devlet kendi dilinden korkmayacak kadar güçlü olmalıdır. Türkçe Türkiye'nin ortak devlet dilidir. Kürt vatandaşımızın ana dilini konuşması ise Türk milletinin birliğini bozmak zorunda değildir.
“En İyi Kürt Ölü Kürt'tür” Diyenlere!
Bir dönem kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımlayan bazı insanların kullandığı bir söz vardı: “En iyi Kürt, ölü Kürt'tür.” Ben bu sözü Türk milliyetçiliği olarak kabul etmiyorum. Bu söz Türk milletinin tarihine de yakışmaz.
Türk milliyetçiliği insan düşmanlığı değildir. Türk milliyetçiliği, Türk milletinin bütünlüğünü savunmaktır. Kürt vatandaşımızı düşmanlaştırmak Türk milliyetçiliği değildir. Tam tersine, Kürt vatandaşımızı PKK'dan ayırmak Türk devletinin ve Türk milliyetçiliğinin en önemli görevlerinden biridir.
İnanç, Töre ve Ölünün Mahremiyeti
Kadim Türk töresinde ve yüce İslam dininde, hayatını kaybetmiş bir insanın azizliğine ve mahremiyetine saygı esastır. Ölen insan cezasını zaten hayatıyla ödemiştir.
Hangi saikle olursa olsun, terörist de olsa ölüye "leş" demek, ölüye eziyet etmek ne Türk’ün kadim töresinde ne de İslam’ın vicdanında yer bulur. Ne genel Türk tarihinde ne de İslam tarihinde ölüye eziyet mantığı vardır. Kadim değerlerimizi kişisel nefretlere kurban etmemek, devletin ve milletin büyüklüğünün bir gereğidir.
Ve Şimdi Vicdanınıza Bir Soru Daha...
PKK mensuplarının ölülerine “leş” diyenleri de anlamakta zorlanıyorum. Siyaseti bırakalım. Partileri bırakalım. Öfkeyi bırakalım. Sadece vicdanımıza soralım: Dinimizde insan ölüsüne “leş” denir mi? İslam'ın cenazeye, ölüye, insan bedenine ilişkin edebini bilmiyor muyuz? Peki Türk töresinde? Türk tarihinde?
Bir insan öldü. Yaptığı suçların hesabını hayattayken verdi veya hukuk önünde verecekti. Ama öldü. Artık ölüdür. Cezasını ölerek çekti. Ölüye eziyet bizim dinimizde var mı? Töremizde var mı? (Vicdanınıza soruyorum: İnsan ölüsüne leş demek bize, bizim dinimize, bizim töremize yakışıyor mu?)
Teröristle mücadelede merhamet göstermek başka şeydir. Teröre karşı mücadeleyi bırakmak başka şeydir. Biz teröriste karşı sert olabiliriz; ama insanlığımızı kaybetmemeliyiz.
“Bu Bir Sevr'dir” Demek Tarihe Haksızlıktır…
Şimdi gelelim en ağır iddialardan birine: “Bu yasa Sevr'dir.” Allah aşkına...
Sevr ile bunun ne alakası var? Sevr, Türk milletinin egemenliğini parçalamayı ve Türk devletini siyasî ve coğrafî olarak tasfiye etmeyi hedefleyen bir dayatmaydı.
Bugünkü süreç ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kendi Meclisi üzerinden yürüttüğü bir hukukî düzenlemedir. Üstelik düzenlemenin temel şartları arasında PKK/KCK'nın fiilî varlığını sona erdirmesi ve silahlarını teslim etmesi bulunuyor.
Dolayısıyla bu düzenlemeyi doğrudan Sevr'e benzetmek, Türk devletini olduğundan daha zayıf gösteren bir siyasî propaganda cümlesidir. Sevr'de Türkiye'ye şart dayatılıyordu. Bugün Türkiye kendi şartlarını ortaya koyuyor.
Silah bırak. Örgütsel yapını sona erdir. Devletin koyduğu şartlara uy. Hukuk düzeninin içine gir. Bunun neresi Sevr?
"Sevr" Şirretliği ve Gerçekler: Esaret ve Şartlı Denetim…
Yasa tasarısını "Sevr" benzetmesiyle karalamaya çalışanlar, ne yasayı okumuş ne de Türk devletinin gücünü idrak edebilmiştir.
Apo ve Elebaşları Kapsam Dışındadır: Düzenleme bir genel af değildir. 2005 öncesi ağır suçlara karışanlar, terör örgütünün kurucuları ve elebaşları bu yasanın tamamen dışındadır. Apo gündemde dahi değildir.
Taviz Değil, Şartlı Teslimiyet: Bu yasa, suçuna göre 5, 10, 15 yıl boyunca hiçbir suça karışmama şartı getiren, terör unsurlarının elini kolunu bağlayan bir şartlı salıverilme ve denetim mekanizmasıdır.
Sınır Dışında Devlete Entegre Olma Dayatması: Türkiye; Irak, Suriye ve İran coğrafyasındaki unsurlara da ilgili devlet yapılarına entegre olmayı ve silah bırakmayı dayatmaktadır.
"Aman dileyene el kalkmaz" diyen töremiz gereği, bugün aman dileyen terör unsurları kansız teslim alınmakta ve hukuki esarete zorlanmaktadır.
“PKK'lılar Siyaset Yapacak!”
Bir başka iddia: “PKK'lılar siyaset yapacak.” Peki soruyorum: PKK'nın siyasî uzantıları ve örgütle ilişkileri tartışılan insanlar bugüne kadar hiç siyasetin içinde olmadı mı? Oldu. Asıl soru şudur: Silah mı konuşacak, siyaset mi?
Eğer bir insan silahı bırakıyor ve Türkiye Cumhuriyeti'nin hukuk düzenini kabul ediyorsa, onun geleceğinin nerede olacağı hukukla belirlenmelidir. Suç işlemişse hukuk karşısında hesabını verecektir. Suç işlememişse, demokratik siyasetin kuralları içinde hareket edecektir. Ama bir şart vardır: Silah olmayacak.
“Bu Yasanın Gerisi Gelecek” Diyenlere..
Peki nasıl gelecek? Özerklik mi? Bağımsızlık mı? Sevr mi?
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin egemenliği ortadan mı kalkıyor? Anayasa mı ortadan kalkıyor? Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye'den mi çekiliyor? Devletin sınırları mı değişiyor? Hayır.
Tam tersine, sürecin temel hedefi terör örgütünün silahlı ve örgütsel varlığının sona erdirilmesidir. O hâlde sürekli olarak “Bunun arkası gelecek” diyerek korku üretmek yerine, devletin hangi şartları kabul ettiğine bakmak gerekir.
“Apo Yasadan Yararlanacak” Korkusu…
Burada da hukuk metnine bakmak gerekiyor. Kamuoyunda tartışılan düzenlemede ağır suçlar bakımından kapsam dışı bırakılan hükümler bulunuyor. Özellikle ağırlaştırılmış müebbet gerektiren suçlar bakımından kapsam dışında bırakılan kişiler yönünden bu mekanizmanın uygulanamayacağı belirtiliyor.
Dolayısıyla meseleyi sloganlarla değil, kanun maddeleri üzerinden tartışmak gerekir. Çünkü benim gördüğüm en büyük problem şu: Yasayı savunanların bir kısmı yasayı okumamış. Yasaya karşı çıkanların bir kısmı da yasayı okumamış. Herkes birbirine slogan atıyor. Oysa devlet yönetimi sloganla yapılmaz. Maddeyle yapılır. Şartla yapılır. Denetimle yapılır. Hukukla yapılır.
Bu Bir “Aman” Meselesidir…
Bizim Türk töremizde bir anlayış vardır: Aman dileyene el kalkmaz. Ama bunun anlamı şudur: Aman dileyen teslim olur. Silahını bırakır. Teslim olur. Devletin hukukuna girer. Ve şartlarını kabul eder. Bugün Türkiye'nin yaptığı da budur. PKK'ya “sen kazandın” demiyor. Tam tersine: “Silahını bırak, örgütünü tasfiye et, hukuk düzeninin içine gir.” diyor.
Bu bir teslimiyet değil. Silahlı örgütü silahsızlandırarak devletin hukuk alanına çekmektir.
Peki Ya Suçlar?
Teröriste taviz vermek başka şeydir. Terör örgütünden ayrılan insanı topluma kazandırmak başka şeydir. Devletin adalet anlayışı şunu söylemelidir: Suç varsa hukuk vardır. Mağdur varsa hukuk vardır. Şehit varsa devletin hafızası vardır.
Ama aynı zamanda silahı bırakana, örgütü terk edene ve belirlenen şartlara uyan kişiye topluma yeniden dönme imkânı da hukuk içerisinde tanınabilir.
Biz Yine Mehmetlerin Birbirini Vurmasını mı İstiyoruz?
Şimdi bütün tartışmaları bir kenara bırakın. Bir aile düşünün. Abi askerde. Kardeş dağda. Amca oğlu korucu. Diğer amca oğlu PKK'da. Aynı aileden insanlar birbirlerinin karşısına çıkıyor. Aynı milletin çocukları birbirini vuruyor. Aynı sofrada büyümüş insanlar farklı taraflarda hayatlarını kaybediyor. Biz bunun devam etmesini mi istiyoruz? Anaların ağlamasını mı istiyoruz? Gözyaşını mı istiyoruz? Mehmetçik'in şehit olmasını mı istiyoruz? Türkiye'nin kaynaklarının teröre gitmesini mi istiyoruz? Hayır!
O hâlde terörün sona ermesini sağlayacak her ciddi devlet politikasını, önce okuyalım. Sonra tartışalım. Sonra eleştirelim. Ama peşinen “Sevr” diyerek Türk devletini suçlamayalım.
TERÖRSÜZ TÜRKİYE YENİLGİDEN DEĞİL, ŞARTSIZ BIR ZAFERDEN DOĞUYOR..
Türkiye'nin bugün bu yasayı konuşabilmesinin sebebi PKK'nın güçlenmesi değildir. PKK'nın zayıflamasıdır. Türkiye'nin geri çekilmesi değildir. Türkiye'nin sahada güçlenmesidir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Irak ve Suriye'de etkisiz hâle gelmesi değildir. Türkiye'nin sınır ötesinde sürekli ve etkili bir askerî kapasite oluşturmasıdır.
Savunma sanayiimizin gerilemesi değildir. Savunma sanayiimizin millîleşmesidir. İstihbaratımızın zayıflaması değildir. İstihbarat kapasitemizin güçlenmesidir.
Devleti Aciz Göstermek Kime Yarar?
Devleti eleştirmek haktır. Hükümeti eleştirmek haktır. Cumhurbaşkanını eleştirmek haktır. Devlet Bahçeli'yi eleştirmek haktır. Her siyasî aktörü eleştirmek haktır. Ama başka bir şey yapılıyor: Türk devletinin gücü sistematik olarak küçümseniyor. “Devlet teslim oldu.” “PKK kazandı.” “Amerika istedi.” “Emperyalizm yönetti.” “Türkiye mecbur kaldı.” deniliyor. Ben buna itiraz ediyorum.
Çünkü bu yaklaşım yalnızca hükümeti eleştirmiyor. Türk devletini küçümsüyor. Türk Milleti’ni küçümsüyor. Mehmetçik'i küçümsüyor. İstihbaratçıyı küçümsüyor. Diplomatı küçümsüyor. Mühendisi küçümsüyor. Türkiye'nin kazandığı askerî ve teknolojik kapasiteyi küçümsüyor. Ve farkında olmadan PKK'yı olduğundan daha güçlü gösteriyor.
Türk Milletini Överken Dövmeyin!
Bazen en ağır sözleri “milliyetçilik” adına söyleyen insanlar görüyorum. “Türk milleti büyüktür.” diyor. Sonra aynı cümlede: “Türk devleti teslim oldu.” diyor. Bu nasıl bir çelişkidir? Türk Milleti büyükse, Türk devleti de aciz değildir. Türk ordusu güçlüdür. Türk istihbaratı güçlüdür. Türk milleti güçlüdür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti güçlüdür.
Elbette hata yapabilir. Elbette yanlış karar verebilir. Elbette hükümetler değişebilir. Ama Türk devletini sürekli aciz göstermek milliyetçilik değildir. Türk milletini överken Türk devletini dövmeyin! Çünkü siz sadece Cumhur İttifakı'nı, Cumhurbaşkanı'nı veya Devlet Bahçeli'yi eleştirmiyorsunuz.
Bazen farkında olmadan: Büyük Türk milletini ve büyük Türk devletini aşağılıyorsunuz. Buna kimsenin hakkı yoktur.
Süreci Kim Yönetiyor?
Bunu da açıkça söyleyelim: Süreci Türkiye Cumhuriyeti Devleti yönetiyor. Terörist başı yönetmiyor. PKK yönetmiyor. Amerika yönetmiyor. Avrupa yönetmiyor. Emperyal güçler yönetmiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi hukukuyla, kendi kurumlarıyla ve kendi Meclisiyle süreci yönetiyor. Bize düşen görev de devletin aldığı kararı körü körüne alkışlamak değildir.
Ama körü körüne reddetmek de değildir. Okumaktır. Anlamaktır. Denetlemektir. Eleştirmektir. Ve bütün bunları yaparken devletimizin gücüne ve milletimizin aklına güvenmektir.
Sonuç: Devlete Güvenmek, Millete İnanmak…
Sürekli devleti aciz, terör örgütünü güçlü göstermeye çalışmak; "Terörsüz Türkiye" hedefini emperyalist bir senaryo gibi sunmak büyük Türk milletine ve Türk devletine yapılan en büyük haksızlıktır.
Sözde milliyetçilik ve vatanseverlik maskesi arkasına sığınarak devleti ve milleti aşağılayanlar titreyip kendine gelmelidir. Süreci yöneten ne terör başıdır, ne bölücü örgüttür, ne de küresel güçlerdir. Süreci bizzat Türkiye Cumhuriyeti Devleti yönetmektedir.
Artık kendi devletimize, Mehmetçiğimize, istihbaratımıza ve büyük Türk milletinin idaresine güvenmeyi öğrenme zamanıdır. Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme Yasası, bin yıllık kardeşliğimizi pekiştirecek tarihi bir adımdır.
Son Söz: Artık Mehmetler Birbirini Vurmasın…
Yıllarca aynı milletin çocukları birbirini vurdu. Analar ağladı. Babalar evlatsız kaldı. Kardeşler birbirini kaybetti. Köyler boşaldı. İnsanların hayatları dağıldı. Türkiye'nin enerjisi tükendi.
Şimdi önümüzde bir fırsat var. Bu fırsatı yanlış kullanırsak tarih bizi affetmez. Ama doğru kullanırsak Türkiye'nin önünde yeni bir dönem açılabilir. Bunun için terörle mücadeleden vazgeçmeyeceğiz. Türk devletinin egemenliğinden vazgeçmeyeceğiz. Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısından vazgeçmeyeceğiz. Türkçeden vazgeçmeyeceğiz. Millî birlikten vazgeçmeyeceğiz.
Şehitlerimizin hatırasından vazgeçmeyeceğiz. Ama aynı zamanda Türk vatandaşını terör örgütüne kaptırmayacağız. Kürt vatandaşımızı PKK'nın insafına bırakmayacağız.
Devlet ile millet arasındaki güven duvarını yeniden ve daha güçlü kuracağız. Çünkü Terörsüz Türkiye demek PKK'ya teslim olmak değildir. Türk devletinden vazgeçmek değildir. Sevr değildir.
Tam tersine: Terör örgütünü tasfiye ederek Türk devletinin egemenliğini ülkenin her köşesinde daha güçlü hâle getirmektir. Ve artık bize düşen şudur: Silah susacak. Terör bitecek. Devlet güçlenecek. Millet bütünleşecek. Mehmetler birbirini vurmayacak. Ve Türk milleti, kendi devletine yeniden ve daha güçlü biçimde güvenecek.
Çünkü bizim hedefimiz yalnızca terörsüz Türkiye değildir. Bizim hedefimiz; birlik içinde, güçlü, müreffeh, adil ve büyük Türkiye'dir. İşte bunun adı: MİLLÎ DAYANIŞMA. TOPLUMSAL BÜTÜNLEŞME. TERÖRSÜZ TÜRKİYE. GÜÇLÜ VE BÜYÜK TÜRKİYE.
Lisân-ı Münasiple;
Milli dayanışma ve toplumsal bütünleşme. Bir defa yasa tam da maksadına uygun bir isimle isimlendirilmiş. Yasa kapsamında şu soruyu soruyorlar.
Diyorlar ki madem konuşuluyordu, daha önce neden konuşulmadı? Daha önce konuşulmaya çalışıldı ama PKK'yı devlet kontrol edemediği için, şimdiki gibi yenemediği için yeniden hendek kazdılar. Yeniden hendek kazmalarına, terör faaliyetlerine devam etmelerine engel olamadık. Ama şimdi PKK'yı bilfiil gerek Türkiye içinde, gerek Suriye'de, gerek Irak'ta, gerek İran'da yendik. Mehmetçik PKK'yı yendi.
Ama şunu söyleyemeyiz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir terör örgütünü yendi denmez. İkincisi, bu terör örgütünün üyelerinin %95'i Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşı, yani Türk milletinin maalesef evladı, içinden çıkan insanlar.
Daha önce neden bitmedi? Ya arkadaş, bir çatışma var, sürüyor. Yani siz geçmişte İsrail'den kiraladığınız Heronlarla terörü nasıl bitirecektiniz? Tamamen milli, yerli teknolojiyle bitirdik.
Biliyorsunuz terör örgütünü Yunanistan doğrudan destekliyordu kamplarında. İngiltere destekliyordu, Amerika destekliyordu, Fransa destekliyordu. Bütün bu ülkelerle de mücadele ettik. Ve biz sadece PKK'nın dağdaki terör unsurlarını değil, onu destekleyen, terör faaliyetlerini destekleyen ülkeleri de yendik. Kimse bunun farkında değil.
Ve PKK masaya oturmak zorunda kaldı.
Devlet geçmişte hep doğru mu davrandı? Düşünün, köyler boşaltıldı, yakıldı kontrol edebilmek için. Peki buradaki insanların içindeki kırgınlıklar, dargınlıklar kolay geçecek şeyler mi zannediyorsunuz?
Düşünün, bölge, Güneydoğu Anadolu Bölgesi başta olmak üzere Doğu Anadolu Bölgesi devletin sürgün bölgesi olmuş. Disiplinsiz memurlarını, rüşvet alan, zalim, ilgisiz vs. insanları oraya, yani adeta bölge sürgün bölgesi olmuş. Oysa siz bu kritik bölgelere en iyi memurlarınızı göndermeniz gerekmez miydi?
Başka, yakılan, boşaltılan köyler. Başka, düşünün Şırnak'ın bir köyünden anne, oğlu Denizli'de, İzmir'de asker, onları hatırlayıp Mehmetçik'e bazlama, börek, ne varsa ayran, yemek yapıyor. Mehmetçik zehirlenir diye başındakiler o yemeği bile aldırmıyorlar. Düşünün… Asker aç, bölgedeki bir lokantada yemek yemiyor. Bütün bunların bölge halkı üzerindeki psikolojik bıraktığı izi ve tahribatı düşünün.
Ve bir dönem yine bu terör örgütünü desteklercesine doğrudan Türk Milliyetçisi geçinen, bakın Türk milliyetçisi geçinen bazı cahil insanlar, terör örgütünü desteklercesine "En iyi Kürt, ölü Kürt'tür." cümlesi kurdular. Ve biz bu cümleyi kuran bu hadsiz, bu bölücülere, bunlar da bölücü, ağızlarına birer tokat atıp susturamadık.
Kürtçe yasağını düşünün. Ya bu ana dili, ana sütü gibi helaldir. Bakın ben Kürtçe'nin resmi dil olmasından bahsetmiyorum. Ana dilinin yasaklanmasından bahsediyorum. Bir anne düşünün, oğlunu askere gönderdi, oğlunu ziyarete gitti ama oğluna "Nasılsın?" diyemedi. Çünkü Türkçe bilmiyor. Kürtçe de yasak, düşünün.
Yine vicdanınıza tek bir şey soracağım. PKK'nın ölülerine leş diyoruz, leş diyorlar. Ya soruyorum, dinimizce insan ölüsüne leş denir mi? Töremizce insan ölüsüne leş denir mi? Hiç tarihimizde, genel Türk tarihinde, İslam tarihinde böyle bir şey duydunuz mu? Adam öldü, cezasını hayatıyla ödedi ve bitti. Ölüye eziyet bizim dinimizde, töremizde var mı? Bunu da ayrıca parantez içinde vicdanlarınıza soruyorum.
Şimdi bir bu yasada şimdi diyorlar ya hayasızca, "Sevr". Sevr ile ne alakası var? Bu bir şartlı af yasası. 2005'ten öncekiler kapsam dışında. Yani Apo, PKK'nın kurucuları, bütün o ihanet elebaşları hepsi bu yasanın kapsamının dışında. Düşünün Apo gündemde bile değil.
Adam diyor ki, “PKK'lılar siyaset yapacak.” Ya Allah aşkına soruyorum, PKK şu anda siyaset yapmıyor mu? Yani PKK'ya bizzat dağa gidip emir alan insanlar, Apo'dan emir alan insanlar zaten mecliste değil mi? Şimdi kocaman kelli felli gazetecinin biri diyor ki, “Ya diyor PKK'lılar siyaset yapacak, düşünsenize.”
Benim onlara verilecek cevabım şudur: Bakın bu PKK'yı doğuran sebepleri de lütfen bir gözden geçirelim. Bu teröristler hangi ülkenin vatandaşı? Ve bakın burada yola çıkarken özellikle Devlet Bahçeli ve Cumhurbaşkanımız ne dediler? "ÜLKEDE BARIŞ, ÇEVREDE, ÇEVRE COĞRAFYADA BARIŞ." Ve PKK'ya Suriye'de de devlete entegre olmasını dayattılar, Irak'ta da entegre olmasını dayattılar, İran'da da devlete entegre olmasını dayattılar.
Şimdi ben soruyorum, bu nasıl bir Sevr benzetmesi Allah aşkına ya? Ya siz tarih de mi okumuyorsunuz? Ne kadar, bakın bu Sevr benzetmesi, çok özür dileyerek söylüyorum, ihanet ve alçakça bir benzetme.
Sonra diyorlar ki, “Bu, bunun gerisi gelecek.” Eee nasıl gelecek? Apo'nun özerklik talepleri bilmem ne. Allah aşkına, Türkiye Cumhuriyeti Devleti PKK'yı hiç düşünemeyeceği bir anlaşmaya zorladı. PKK'yı şu anda Devletimiz sinek gibi eziyor, sinek gibi. Düşünün.
Amerika hayal kırıklığına uğramadı mı? Kürtler bizi sattı demedi mi? Neden dolayı? PKK artık onların güdümünde hareket edemiyor. Neden edemiyor? Bak, etmek istese bile edemiyor. Eli, kolu bağlandı çünkü. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri'nin artık Irak'ta, Suriye'de, bütün bölgede üsleri var. Yani PKK'nın kamplarında şu anda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin üsleri var.
Bu yapılan, bakın bu yasa bir sonuçtur.
Ve şunu söyleyeyim size. Bizim kendi töremizde yok mu, aman dileyene el kalkmaz diye. Artık PKK aman diliyor. Biz de onların amanını şartlı olarak kabul ediyoruz. Bakın, şartlı olarak kabul ediyoruz. Diyoruz ki suçuna göre, 5 yıl, 10 yıl, 15 yıl içinde hiç suç işlemezsen seni cezaevine atmayacağız. Ama suç işlersen cezaevine gireceksin. Yani adamın elini kolunu bağlıyoruz. Daha ne olsun?
Şunu görüyorum ben. Yasayı savunanlar da yasayı okumamış, yasaya karşı çıkanlar da yasayı okumamış.
Ne istiyorsunuz siz? Bu ülkede yine Mehmetlerin birbirini vurmasını mı istiyorsunuz? Ya Allah aşkına, bakın düşünün. Abisi asker, kardeşi PKK'da. Amcaoğlu korucu, diğer amcaoğlu PKK'da. Dağda birbirini vurdu insanlar. Biz bunun mı sürmesini istiyoruz? Biz gözyaşı mı istiyoruz? He, buna karşı diyorlar ki, "E o zaman teröriste taviz mi verelim?" Hayır. Biz teröristi kansız teslim alıyoruz, yetmiyor, adamı esarete zorluyoruz. Düşünün Allah aşkına. Onun için lütfen…
Bakın yasanın adı bile ne kadar güzel, “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme Yasası.” Bu yasanın yanında olalım.
Sonra devlet aciz mi? Sürekli devleti aciz gösterip, sürekli PKK'yı güçlü göstermek, bu senaryoyu, bu terörsüz Türkiye senaryosunu, ABD'nin, ihanetin, emperyalizmin senaryosu gibi göstermek Türk milletine ihanettir, Türk devletine ihanettir. Bakın ben şu andaki Hükümetten, Cumhurbaşkanından bahsetmiyorum. Türk devletine ihanettir, Türk milletini aşağılamaktır. Ya Türk Milleti sizin bildiğiniz gibi aciz bir millet mi? Siz kime hizmet ediyorsunuz?
Bu yasa teklifi çıkarken, Sevr benzetmesi yaparken, siz Büyük Türk Milleti’ni ne zannediyorsunuz? Lütfen herkes titresin ve kendine gelsin. Aşağıladığınız Cumhur İttifakı ya da Cumhurbaşkanı ya da Devlet Bahçeli değil, aşağıladığınız Büyük Türk Milleti. Aşağıladığınız Büyük Türk Devleti. Buna kimsenin hakkı yok.
Türk milletini överken dövüyorsunuz. Sözde milliyetçilik, vatanseverlik yaparken BÜYÜK TÜRK MİLLETİ’Nİ ve BÜYÜK TÜRK DEVLETİ’Nİ aşağılıyorsunuz.
Süreci şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devleti yönetiyor. Terörist başı ya da PKK ya da emperyal güç yönetmiyor. Artık kendinize, devletinize, milletinize ve devletinizin memuruna, askerine, istihbaratçısına güvenmeyi öğrenin.
Mehmet BOZKURT
Fahrettin Paşa'nın Torunları Mekke'de!
Halil MERT
Milli dayanışma ve toplumsal bütünleşme...
Halil İbrahim Dede
En Güzide Topluluk
Mehmet Ali Çamoğlu
Ölçüden Aileye, Tarladan Yönetime Ayetlerin Işığı
Adnan İPEKDAL
Almanya’da Yeni Bir Pensilvanya mı Kurulacaktı?
Seyfettin BUDAK
Yıldız tozundan gelen insan, burçlardan mı ibaret?
Hasan KARADEMİR
Türkiye’de Popülist Iktidar Ve Muhalefet
GÜLÇİN ITIRLI ASLAN
Duyulmak İyileştirir
Eyüphan KAYA
Zaman Ömer’leri arayıp bulma zamanıdır Reisim
Bülent ERTEKİN
Cam Kenarında Düşünceler
Adnan ÖZ
Süper lig başlıyor Samsunspor hazır mı?
Memiş OKUYUCU
D. Mehmet Doğan’ın Ankara’sı,
Ömer Naci Yılmaz
Bana Altmış Yıldır Anne diye Seslenebilmeyi…
Ravza ZEYBEK
Ey İman Edenler İman Edin
Recep YAZGAN
Samsun’un Yeniden Kırklanması Lazım!
Ahmet AYDIN
İnsanlık İçin
Songül KARAMAN
Ne Olur
Öztürk Samuk
Allah Bizi Korumuş
Mehmet Nuri BİNGÖL
Mekke Anlaşması’ndan Cemahir-İ Müttefika-Yı İslâmiye’ye
Emine AYDEMİR
Tevekkül Sahibi Adamın Hikayesi
Ahmet SAĞLAM
Beğenilme Duygusu
Aydın Babacan
Sınırların Hikmeti
Vehbi KARA
Cuma Hutbesi ve Bidat
Özlem Gürbüz
Her İzleyen Destekçi Değildir
Nihat Güç
Münevver İnsan
Aydın BENLİ
İnsan En Çok, Sevdiği İnsanın Sözüyle Kırılır
Recep Ali AKSOYLU
Fiyatlandırmada Ölçüyü Kaçıran İşletmeler
Hamdi TEMEL
Gelenekten Bilime Uzanan Bir Yolculuk
Hüseyin KURT
Atatürk’ün Adıyla, Üniter Devletin Temelleriyle Oynanamaz
Fatih ORUÇ
TAGUT
Abdulkadir MENEK
Huzur Ve Sevginin Adresi: Aile
Kadir Erol
Ahbap, çavuş ve dahi kızılay...
Fatma Saçak Akbulut
Geleneksel
Aydan KURT
Bugün Hangi Düşüncemi Yazmalıyım
Özhan KIZILTAN
Sanver'in Tahliyesinin Ardından…
Gülay ÇETKİN
Bakan Tekin’e Denizli’de Ne Dediler?
İsa ÇOLAKER
Latifi’nin Okuma Yazma Aşkı
Ahmet DÜZGÜN
Alın Alayını Bunların
Ziya GÜNDÜZ
Düşünmek Çok Yoğun Bir Çabayı Zorunlu Kılar!
Burak Çileli
“BİR ADAM YARATMAK”DA İDAM-I NEFS VE VAROLMA MÜŞKÜLÜ SEMBOLÜ: İNCİR AĞACI
Mesut BALYEMEZ
Ulan kapitalizm.
Murat GÜLŞAN
Maskeler düştü: saha yeşil, zihniyet kara!
Mesut CİHAT
Adamlığın Sende Kalsın
Asiye Tanrıöver TÜRKAN
SADAKAT: RUHUN CENNETİ!
MUSTAFA GÜLTEKİN
SIRRIN SAKLANMA ZORUNLULUĞU
Cevahir AYDIN
Ruhun Bahçıvanı: Sinaptik Budama ve İlahi Tasfiye
Servet ZEYREK
Hevasını İlahlaştıran Kişiyi Gördün Mü!
Ahmet Eren KURT
Görülmeyen Bir Dağılma
Doç. Dr. Özlem Özçakır Sümen
Eğitimde Yapay Zeka
Cahit KURBANOĞLU
Kutlu Doğum 79
Levent ERTEKİN
Çimler üzerinde bir festival: tire’nin kazancı mı, kaybı mı?
Batuhan ŞUORUÇ
Daha Az Tanıdık Olana
Önder GÜZELARSLAN
Anadolu’daki İlk Üniversite: Mesudiye Medresesi
Suat ALTINBAŞAK
Hayızlı İken Oruç Tutulamayacağının Kur’an’daki Delilleri (2)
Erol AYDIN
İnsan yaş aldıkça değil...
Abdullah BİR
Yabancı (!) Gelin...
Bilal Dursun YILMAZ
Beyin Çürümesi: Son Şanslı Neslin Sessiz Çığlığı
Bedriye Arık ÇAMBEL
Kurban Edilen Işık
Emine İPEK
Suskunluk: Kalbin Zarif Direnişi
Burhan BOZGEYİK
Bir İstanbul Serencamı Daha (1)
Mahir ADIBEŞ
Gaflet mi dalalet mi!
Durmuş TUNACIK
Hilafet Işığı
Aysun Rabia GÜLER
Ebabiller Akdeniz'de
Uğur UTKAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün Şeriatla İlgili Düşünceleri
Zuhal GÜNDÜZ
Gündemiz: Küresel Sumud Filosu
Oktay ZERRİN
Sokak Cümbüşcüsü Hasan Yarar'ın Ardından
Gündoğdu YILDIRIM
Komşuda pişer!
Mustafa ÖZEL
1. Sezon 3. Bölüm Yükleniyor
Zehra KINALI
Stratejik Ortaklık mı, Siyasi Çıkmaz mı!
Fatma Nur ÖZCAN
Didar-I İkbal
Hasan TÜLÜCEOĞLU
Göbeklitepe'de HZ. İbrahim Silüeti
Denizay BÜYÜKDAĞ
Gazze’den Öğrendiğim İslam
Ahsen Meryem SÜVEYDA
Onlar Kendilerini Biliyorlar
Fahri Urhan
Uyanık Olalım
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU
Vicdanın Yükselişi
Nesibe TÜKEL
Anne Hakkı
Denizay KONUK
Gözler Kör, Kulaklar Sağır Olunca; Başlar Öne Eğilirmiş
Mücahit GÜLER
Modern İnsanının Anlam Sorunu 1
Adem ÇEVİK
Türkiye Aile Meclisi'nden Ahlak ve Aile Koruma Çağrısı
Ergün DUR
ÖĞRETMEN
Hüseyin KAÇIN
Dindar neslin tanrı'sı yoksa dijital neslin tanrıları var!
Özlem AKYÜZ
Nereden geldiğini unutma!
Yusuf AKTAŞ
Köftenin kokusu kimleri cezbetti!
Tarık Sezai KARATEPE
Sen Yoksun Diye! Müjdecim!
KÜLLİYEN YAZAR
Şşşşt Başkanım Sana Söylüyorum!
Süleyman GÜLEK
Küçük Lee İle Çekirgesi
Adnan ALBAYRAK ŞİMŞEK
MUHAFAZARLIK
Serkan GÜL
Çocukları +18 İçerikten Koruyun
Başyazı
Samsun’un sağlığıyla oynamayın!
Fehmi DEMİRBAĞ
ÇÖKÜŞ
Hacer Hülya KARADAĞ
Ayasofya'dan Sonra Mescid-İ Aksa'ya…
Tevfik DEMİR
28 Şubat Darbesine Dair Postmodern Notlar
Veysel BOZKURT
İnsan Beyni ve Kontrolü Bir Değerlendirme
Zinnur ŞİMŞEK
Bir Doğumun Ardından
Osman Çakmak
Eğitimin kıblesini batıldan batıdan çevirmek mecburiyeti!
KERİM YILMAZ
İlkadım'a damga vuracak başkan!
Adnan KARAKUŞ
Faruk Koca ve Batı Değerleri
Süleyman KOCABAŞ
Siyonist İsrail’in Koloniyal Jandarma –Polis Devleti Olarak Doğuşu
Şener Danyıldız
Trafikte Empati ve Sempati
Elif Ekşi ZORER
Güzellik
Orhan SARIKAYA
Direk Tehdit!
Saadettin BAYÇELEBİ
Sessiz Gemi
Yaşar BAŞ
Ormanlar Yanıyor Birileri Saçlarını Tarıyor!
Mahmut KURU
Aşk, Yine Aşk… Yine Aşk!
Ayhan GONCA
Fetö'den kurtulmanın tek yolu...
Hanife OKUTAN
Narsist Sapkının Kurbanı Olmayın
Hülya Bulut
Samsunlu Olmak Mı Samsun’da Yaşamak Mı?
Bukrenur YILMAZ
Keşkenin Halet-i Ruhiyesi
M. Burhan HEDBİ
Emekçinin elini öpen peygamber!
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
Nasıl Ayağa Kalkarız!
Pınar HOLT
Kendini yeniden keşfet!
Ayhan ENGİN
Hazinemiz Ahlakımızdır…
Ahmet Kubilay
Ayvaz İnsan
Cuma YILDIZ
Cambridge’e Giden Aşk
Ahmet ÖZTÜRK
Hadi Türkiye, Dolar Düşüyor
Dursun Ali Tökel
Cinnet Buğdayları
Savaş UYAR
Varlığından Haberdar Olmadığımız Hastalığımız: Safsata
Ümit Zeynep KAYABAŞ
Güven Zor Bir Duygudur…
Nur DİNÇKAN
Udhiyyeden Kurbiyyete
Suat ZOR
ABD, Adana Mutabakatı Ve Suriye İle Nihai Çözüm
Sonradan Gurme
Beyaz Ev’de Yemesek De Olurdu
Ahmet Fatih AKKAŞ
Ferman!
AKASYAMSPOR
Yıldırımcı mıyız, Uyanıkçı mıyız!
Züleyha TUNA
Mevsimler Ve Sen
Ali KAYIKÇI
“Güldürmeyin” Bizi, “Sayın Hâkimler!..”/9
Gülay ALPAGUT
Cennet berat belgesiyle değil amelle kazanılır!
Hamza ÇAKAR
Çocuk Savaşçılar
Alperen CARUS
İttifaklar ve HDP çıkmazı!
Selma MEDENİ
Ne Hacet Seni Anlatmaya
Ankara KULİSİ
Çiğdem Karaaslan Çevre Ve Şehircilik Bakanı Mı Olacak!
MÜNEKKİT
Seçim Sonuçlarını Nasıl Okumalıyız!
Sıddıka Zeynep BOZKUŞ
Zahideler /Teyzeler
Kevser KARSLIOĞLU
Yeme Problemi Olan Çocuklar İçin Çözüm Önerileri
Selçuk KAYA
Yazık oldu!
Ali Haydar YILMAZ
Eğitimde fırsat eşitliği gelecek bahara mı!
Bedia YILMAZ
Ben de varım!
Levent BİLGİ
Fehmi Koru, Said Nursi Ve Susmak
İhsan ZORLU
Paralel Devletin Eli Postmodern Anarşizm!
Esat BEŞER
Gerger Gençliğinin Bayrak Sevdası
Nurettin VEREN
Japonya’daki G20 Zirvesinde, FETÖ’nün Üniversiteleri Konuşuldu mu!
Mehmet FIRAT
İlim Ve İrfanla Geçen Bir Ömür: Şeyh Esad El Çokreşi
Ahmet BEREKET
ABD temsilciler meclisinin kararına bir Bozkurt nidası ile gecikmeden cevap verelim!
Ali Can AKKAYA
İnanır, Sabreder Ve Gereğini Yaparsanız…
Hüseyin YILMAZ
Diyanet’in Atatürk’le imtihanı!
Oktay GÜLER
Merhaba!
Halil KÖPRÜCÜOĞLU
İslamiyet ile Tıb arasında problem var mıdır!
Atilla YARGICI
Kur’an’da Korona Var Mı?
Rukiye AYDIN
2022'de Kendime Bazı Tavsiyeler!
Osman KÖSE
Ahıska Türkleri Sürgün, Özlem Ve Gözyaşı
Ruhugül ZİYADAN
Hayrı harabat edilen Bafra!
Ali KORKMAZ
Eksik Organ Sendromu
Yücel EMRAH
Ben Muhammed...
İbrahim Yusuf ŞAHİN
Parçadan Bütüne, Kolaydan Zora Karşılaştırmalı Bir Dil Öğretim Yöntemi
Ebru AÇIKGÖZ
Taşların Gizemli Dünyasından Hayatınıza Renk Katan Mozaik Sanatı
EnesTANIŞ
Taşın Dediği
Muhyiddin SÜLEYMANOĞLU
14 Şubat Sevgililer Günü Üzerine Kalbî Bir Muhasebe
Mesut KÖSEOĞLU
Daha Ne Denir!
ACZ ZARİFOĞLU
Kırlarda Çiçekler Artık Bensiz Açacak…!!!
Muhammet ÜSTÜNER
Yeni Türkiye Düzeni
Meryem YİĞİT
Gitmek İsteyenler
İsmail OKUTAN
Gerçek Dostluğa Dair
Tolga TURAN
Maskın Ustası Özgür Maskeler
Bozkır KURDU
LÜTFEN BENİ CİDDİYYE ALMAYIN
Gülşen KILINÇER
Yeşilin Ormanına, Yatayına, Dikeyine, Her Türlüsüne Karşı Bunlar!
İlknur ESKİOĞLU
Neydik ne olduk allah'ım!
Adem MUTLU
Engelleri Aşıp Hedefe Ulaşmak!
Zelal ALPASLAN
İnsan Terazisi
Ömer KARAMAN
Sevgili Öğrencim…!
Ümit AYDIN
Partilerin Kaderi Mahalle Başkanındadır!
Ahmet Doğan İLBEY
Kemalist Gençliğin Çanakkale Şehitliğinde “Kadeş” Rezaleti!
Mehmet ÖZÇELİK
Altılı masa aday belirleye dursun atı alan üsküdar'ı geçti!
Gülhanım CAN
Eti Senin Kemiği Benim
Okan KARAKUŞ
Osmanlı Devletinde Ramazan Gelenekleri
Gülay YILMAZ
Sus çarpılırsın!
Bahar ARSLAN
Hakikati Algımıza Taşıyan Beden
Feyza Nur DİLEKCAN
SAÇMALAMA (!), SAÇMALIYORSUN (!), SAÇMA (!)
MEHMET ERBİL
Keşke bir mayıs bayram olsa!
Kürşat Şahin YILDIRIMER
Hücum Terapisi :Hayatın Anlamı ve Her İnsanın Kendine Sorduğu Soru
Sema KOCA
Rahmetini Umarak
Celal TÜRK
EKONOMİK KeRİZ
İbrahim Erdem KARABULUT
Her gün durmadan küfrediyorum!
Betül Özer BÖLÜK
Kelimelerin Şaşırtıcı Etkisi
İlknur GENÇOĞLU YILDIRIM
7'den 70'e Herkese İzciliği Sevdiren Işıltan Uşaklıgil Öğretmen
Muhammed Veysel AKKAYA
Allah’ın Seçkin Kulu Olmanın İşareti Kur’ân-I Kerîm’e Gönülden Kulak Vermektir
Edanur İSMAİL
Dünyada Neyi Değiştirmek İstersin
Nazile ŞANAL
Yol Ve Yer Arayanlara Ya Fettah
Prof. Dr. İnanç Özgen
Arazi Parçalılığı
Zehranur Yılmaz KAHYAOĞULLARI
Ulu çınarım, babam...
SAVAŞ YILMAZ
Her Nasip Vaktini Bekler, Vakit İse Yaradanı
MEHMET YILDIZ
Beterin beteri var…..!
Seyfullah YİĞİT
Buhara Bizi Çağırıyor… (-1-)