Hareketsizliğin Makyajı: Şikâyet

Cevahir AYDIN

06-04-2026 18:29

Zihnin Sarkaçları ve Kalbin Mizanı-2

 

Güzel sözler çoğu zaman gerçeğin kendisi değildir.

Kürsülerden yükselen vaazlar, sosyal medyada incelikle süslenmiş cümleler…

Eğer ruha temas etmiyorsa, insanın hayat yürüyüşünü değiştirmiyorsa, sadece kulağa değip geçiyorsa hepsi birer kurmacadır.

Çünkü hakikat, duyulduğunda değil; yaşandığında yerini bulur, ağırlaşır.

 

İnsanın iç yolculuğu, bir dağın zirvesinden yuvarlanan kar topu gibidir.

Ya büyür ya da ilk taşta dağılır.

 

Bir önceki yazıda zihnin sarkaçlarından, kalbin mizanından söz etmiştik.

İçimizde gidip gelen o görünmez hareketten..

Ama şimdi daha derine inmek istiyoruz.

Çünkü mesele sadece dalgalanmak değil.

Mesele, o dalgaların neden yön bulamadığıdır.

 

İnsan bazen kendi içinde dağılmış bir şehir gibidir.

Sokaklar vardır; ama istikamet yoktur.

Sesler vardır; ama anlam yoktur.

Hareket vardır; ama ilerleme yoktur.

Ve işte o noktada insan, en büyük yanılgıya düşer: Yalnız olduğunu, hepten tükendiğini zanneder.

Oysa bu duygu durum, çoğu zaman hakikatin değil; zihnin kurduğu bir vehimdir.

İnsan, yükü arttıkça yalnızlaştığını sanır.

Oysa yalnızlaşan, yükün kendisi değil; yükü taşıma biçimidir.

 

Tam burada üstad Said Nursî’nin sözler isimli eserinde değindiği o sade ama sarsıcı misalini özetle hatırlayalım:

Bir yolcu, büyük bir gemiye biner.

Gemi onun bütün yükünü taşımaktadır.

Ama yolcu, yükünü sırtından indirmez.

Taşımaya devam eder.

Ona denir ki: “Bırak.”

Ama o bırakmaz.

Bu hâl sadece bir yorgunluk değildir.

Bu hâl, güvenmemektir.

Ve biraz daha derinde… bir inceliktir:

Yükü sırtında taşımak, gemi sahibine karşı bir nevi saygısızlıktır, itimatsızlık ve bir nevi hakarettir.

 

İnsan da böyledir.

Kendi hayatını kendi omuzlarına yükledikçe ağırlaşır.

Ağırlaştıkça daralır.

Daraldıkça daha çok kontrol etmeye çalışır.

Ve kontrol arttıkça… dağınıklık büyür.

 

İşte bu noktada zihnin sarkaçları daha hızlı sallanmaya başlar.

Bir gün kendinden emin…

Ertesi gün şüphe içinde…

Bir an güçlü…

Bir an kırılgan…

Ama insan çoğu zaman bu hareketi dışarıda arar.

Suçu koşullarda, insanlarda, düzende…

Ve sonra başlar, şikâyet etmeye.

 

Oysa tasavvufi derinlikte; bırakın şikayeti, yaşanılanların etkisini anlatmak yani hikaye etmek dahi şikayet sayılır bu da sınırı aşmak olarak addedilir.

Evet, şikâyet, ilk bakışta bir rahatlama gibi görünür.

İnsan konuşur, anlatır, döker…

Ama fark etmez ki aynı yerde dönmektedir.

 

İnsan en çok şikâyet ederek oyalanır. Çünkü şikâyet, hareketsizliğin makyajıdır. Dert anlatmak, yükü hafifletmez; sadece taşımaya alışmayı öğretir. Oysa bazı şeyler anlatılarak değil, bırakılarak biter.

 

Şikâyet ettiğin şey, seni hâlâ orada tutuyordur. Canını yakan bir düzene söylenip duruyorsan, hâlâ onun parçasısındır.

Çünkü gerçekten bırakan insan konuşmaz; sessizleşir. Sitem eden kalır, vazgeçen yol alır.

 

Herkes anlaşılamamaktan yakınır ama kimse sınır çizmeyi öğrenmez. Sürekli şikâyet, karşı tarafa bir konfor alanı sunar. Seni dinlerler ama değişmezler. Çünkü bilirler ki sen anlatırsın ama gitmezsin.

 

Bırakmak sanıldığı gibi kaçmak değildir. Bırakmak, kendini daha fazla ezdirmemeye karar vermektir. Aynı acıyı defalarca yaşayıp hâlâ umut etmek cesaret değil, yorgunluktur. Ve yorgunluk bazen en doğru kararı fısıldar.”

 

İnsan burada ince bir eşiğe gelir.

Anlatmak ile bırakmak arasında..

Çoğu insan anlatmayı seçer.

Çünkü bırakmak, yön değiştirmeyi gerektirir.

Fakat yön meselesi burada bitmez.

Çünkü insan sadece kendine karşı değil, başkalarına karşı da konum alır.

 

Prof. Dr. Sinan Canan hocanın o enfes yaklaşımında bu konuya şöyle temas edilir:

 

İnsan, çoğu zaman fark etmeden kendini merkeze koyar:

“Trafikte bizden hızlı giden herkes manyak, bizden yavaş giden herkes aptaldır.”

Bu cümle, sadece trafikte söylenmiş bir serzeniş değildir.

Bu, çağın ruhudur.

Herkes kendi hızını ölçü kabul eder.

Kendi doğrusunu merkez yapar.

Kendi hayatını norm ilan eder.

Ve sonra dünya ikiye ayrılır:

Benim gibi olanlar ve olmayanlar.

Oysa insan biraz durup bakabilse…

Bir başkasının hikâyesinde kendisinin de “fazla” ya da “eksik” olduğunu görebilse…

Belki o sert yargılar yumuşar.

 

Burada önerilen küçük ama derin bir egzersiz vardır: Balkona çıkmak. Yani kendi hayatına dışarıdan bakmak.

Kimliklerini, inançlarını, doğrularını bir anlığına içeride bırakıp kendi hikâyene yabancı gibi yaklaşmak. O zaman insanın içindeki sertlik çözülür.

Çünkü mesafe, merhameti doğurur.

İnsan kendine de daha yumuşak bakar, başkalarına da…

 

Ama bu yumuşama, pasifliğe dönüşmemelidir.

Çünkü insanın bir de mücadele tarafı vardır. O mücadele, her zaman eşit şartlarda verilmez. Şairin dediği gibi:

“Eşit şartlar altında değiliz. Çünkü biz sizinle mücadele ederken ahlaklı olmak zorundayız. Sizin böyle bir derdiniz yok.”

 

Bu sadece dış dünyaya söylenmiş bir cümle değildir.

İnsanın kendi içindeki mücadelenin de özeti budur.

İnsan kendi karanlığıyla savaşırken bile ölçüsünü kaybedemez.

Kendine zulmedemez.

Ama kendini serbest de bırakamaz.

İç disiplin, tam burada doğar.

 

Bu noktada modern psikolojinin bir hatırlatması devreye girer:

Gabor Maté travmaların insanın dikkatini ve duygusal regülasyonunu etkilediğini söyler. Çocuklukta karşılanmayan ihtiyaçlar, yetişkinlikte aşırı hassasiyetler olarak ortaya çıkabilir. Fakat burada kritik nokta şudur: insan geçmişinin mahkûmu değildir. Farkındalık, zinciri gevşetir.

Ama gevşeyen zinciri çözmek gerekir. Ve o çözülme, çoğu zaman sessiz bir kararla başlar: Bırakmak.

 

Bırakmak bazen bir tartışmayı terk etmektir.

Bazen bir ilişkiyi…

Bazen de kendine zarar veren bir düşünceyi…

Çünkü: Öz saygı, sizi yanlış anlamaya kararlı insanlarla, düşüncelerle tartışmamaktır der Ayishat A. Akanbi.

Her haklılık savaşı kazanılmak zorunda değildir. Bazı savaşlar, sadece insanı tüketir.

 

Ve sonunda mesele yine başa döner: Yük.

İnsan yükünü ya sırtında taşır…

Ya da ait olduğu yere bırakır.

 

Tevhid burada bir inanç cümlesi olmaktan çıkar.

Bir yaşama biçimine dönüşür.

Merkezin sen olmadığını kabul ettiğin anda…

dağınıklık azalır.

Kontrol ihtiyacı yumuşar.

Zihin toparlanır.

Kalp sakinleşir.

 

Evet dostlar serimizin bu yazısı da aldı götürdü kalemi. Velhasıl bu serimize ait son söz:

Arada bir balkona çık.

Kendine dışarıdan bak.

Ama orada oyalanma.

İçeri gir.

Yükünü bırak.

Ve yürümeye devam et.

DİĞER YAZILARI Ruhun Bahçıvanı: Sinaptik Budama ve İlahi Tasfiye 01-01-1970 03:00 El alem Jürisinin Sahte Kürsüsü 01-01-1970 03:00 Sükût Fırtınasına Tutulanlar 01-01-1970 03:00 Yanlış Anladınız 01-01-1970 03:00 Direnenlerin Tınılarını, Hakikatin Tılsımı İle Hissetmek 01-01-1970 03:00 Cesaret Huzur Kaçırır 01-01-1970 03:00 Vicdan Reseptörleri 01-01-1970 03:00 Anlam Arayışı ve Mesuliyet 01-01-1970 03:00 Hakikatin Müşterisi 01-01-1970 03:00 Kendine Şahitlik Edenler 01-01-1970 03:00 Nûr’un Dağıttığı Sisler 01-01-1970 03:00 Kalbin Kalibrasyonu 01-01-1970 03:00 Hira'sını Arayan Varlık 01-01-1970 03:00 Adaya Yolculuk 01-01-1970 03:00 İnsan Olmak, Yolda Olmak 01-01-1970 03:00 İstiğfar Parantezi 01-01-1970 03:00 Kimin Doğrusu 01-01-1970 03:00 İnci Sancının Mahsulüdür 01-01-1970 03:00 Gerçeklik ve Hakikat 01-01-1970 03:00 İcabet Mührü-1 01-01-1970 03:00 Deprem Çocuklarının Dili 01-01-1970 03:00 İbret’in İktidarı-2 Ne Zaman İbret Almaya Başlar İnsan! 01-01-1970 03:00 İbret’in İktidarı - 1 01-01-1970 03:00 Rafta Unutulanlar 01-01-1970 03:00 Günle Vedalaşmak - 2 01-01-1970 03:00 Günle Vedalaşmak - 1 01-01-1970 03:00 Kendini görmeye gücün var mı! 01-01-1970 03:00 Hasat Yasası 01-01-1970 03:00 OL DER HAYIR OLUR 01-01-1970 03:00 Rızkın Rotası-2 İdeal İnsan 01-01-1970 03:00 Olanlar ve Ölenler 01-01-1970 03:00 Tevâzu ve Kibir - 2 01-01-1970 03:00 Tevâzu ve Kibir - 1 01-01-1970 03:00 Konup Göçenler 01-01-1970 03:00 Sükûn Bulma Hadisesi 01-01-1970 03:00 Ruh Zerâfet Kazanınca 01-01-1970 03:00 Anlamakla Başlar Yolculuk 01-01-1970 03:00 Çağın Gürültüsü Ve Sûkut-2 01-01-1970 03:00 Çağın Gürültüsü Ve Sûkut 1 01-01-1970 03:00 Dayatılan Normlar Ve Mümince Duruş 01-01-1970 03:00 Takvâ Ve Fücûr Mücadelesi 01-01-1970 03:00 Diri Hayat Sahipleri 01-01-1970 03:00 Dijital Göçmen Jenerasyonu 01-01-1970 03:00 Hoyratça Tüketiyoruz! 01-01-1970 03:00 Tebessüm Et, 'Selam' De, Geç 01-01-1970 03:00 Hayat kalitesi açısından 'söz' 01-01-1970 03:00 Özsaygının Korunmasında Duygu Yönetimi 01-01-1970 03:00 Sahi Kul Hakkı Neydi! 01-01-1970 03:00 İrade İnşasında Köşe Taşları 01-01-1970 03:00 Toprağa Verdiğimiz Değerler 01-01-1970 03:00 Olaylar, İmtihanlar Bizim İçin Gelirler! 01-01-1970 03:00 Yitik Asrın, Yiğit Gençlerine Dair 01-01-1970 03:00 27 Şubat'ta 28 Şubat'a Veda 01-01-1970 03:00 Kazanma Kuşağında Kaybedenler 01-01-1970 03:00 Kuyu'nun Yusuf'a Kavuşması 01-01-1970 03:00 Hakikatin Tellali Olmak! 01-01-1970 03:00 Hakikat Gözlüğüyle Bakmayı Beceremiyoruz! 01-01-1970 03:00
haber yazılımı