Samsun Haber - Son Dakika Samsun Haberleri - Akasyam.com
Samsun Haber - Son Dakika Samsun Haberleri - Akasyam.com
KÖŞE YAZISI

Suskunluğun Felsefesi

Seyfettin BUDAK Seyfettin BUDAK Yazarın tüm yazıları
04-11-2026 18:03 5 dk okuma
Paylaş:

Neden haklı olduğunu bildiği hâlde öfkelenir, sesini yükseltir, kendisini ispatlamaya çalışır? Neden bazı tartışmalar bittikten sonra haklı çıkmasına rağmen kendisini yorgun, huzursuz ve yenilmiş gibi hisseder?

Belki de insanın hayat boyunca öğrenmesi gereken en önemli derslerden biri şudur:

Her gerçeği herkese anlatamazsınız, her insanı anlayışa davet edemezsiniz ve her mücadeleyi kazanmak zorunda değilsiniz…

Çünkü insanın olgunlaşması, yalnızca ne söyleyeceğini öğrenmesiyle değil, ne zaman susacağını, kiminle konuşacağını ve hangi noktada yoluna devam edeceğini anlayabilmesiyle de ilgilidir.

Biz çoğu zaman konuşmayı güç, susmayı zayıflık sanıyoruz. Kendimizi savunamadığımızda kaybettiğimizi, son sözü söyleyemediğimizde eksik kaldığımızı düşünüyoruz. Oysa bazen insanın en büyük zaferi, karşısındakini susturmak değil, onun davranışlarının kendi iç dünyasını yönetmesine izin vermemektir. Çünkü gerçek güç, başkalarının üzerinde kurduğumuz hâkimiyetten önce, kendimiz üzerinde kurabildiğimiz hâkimiyette saklıdır.

Bir insanın susması, tek başına ne olgunluk ne de korkaklık göstergesidir. Çünkü sessizliğin anlamı, hangi koşullarda ortaya çıktığına bağlıdır.

Korktuğu için konuşamayan insanın sessizliğiyle konuşabilecek gücü olduğu hâlde gereksiz bir tartışmaya girmemeyi seçen insanın sessizliği aynı değildir. Birinde çaresizlik, diğerinde bilinçli bir tercih bulunabilir.

Düşünün!

Birisi sizi kışkırtıyor, sesinizi yükseltmenizi bekliyor. Çünkü öfkelendiğinizde düşünmeden konuşacağınızı, ölçüyü kaçıracağınızı ve belki de sonradan pişman olacağınız sözler söyleyeceğinizi biliyor.

Siz de onun davranışına kapılıp öfkeleniyorsunuz. Bir süre sonra asıl meseleyi unutuyor, yalnızca birbirinizi incitmeye çalışıyorsunuz.

Tartışmanın sonunda kim kazandı?

Belki daha yüksek sesle konuşan kişi son sözü söyledi. Belki siz haklılığınızı kanıtladınız. Fakat her iki taraf da öfkenin kontrolüne girdiyse gerçekte kaybedilen şey, insanın kendi davranışlarını yönetebilme özgürlüğüdür.

Duygu düzenleme üzerine yapılan psikolojik araştırmalar, yoğun duyguların dikkat, değerlendirme ve karar verme süreçlerini etkileyebildiğini gösterir. Öfke yükseldiğinde olayları daha dar bir çerçeveden değerlendirebilir, karşı tarafın niyetini olduğundan daha kötü yorumlayabilir ve uzun vadeli sonuçları gözden kaçırabiliriz.

Bu nedenle öfkelendiğimizde hemen cevap vermemek, nefes almak, kısa bir ara vermek ve düşüncelerimizi toparlamak çoğu zaman daha sağlıklı bir seçimdir. Bu, duygularımızı inkâr etmek değildir. Duygularımızın bizi yönetmesine izin vermemektir.

Çünkü öfke bir sinyaldir; emir değildir. Kırgınlık bir duygudur; hayatımızın geri kalanını nasıl yaşayacağımıza tek başına karar vermemelidir.

Bir insanın sizi incitmesi, sizin de onu incitmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez. Size haksızlık yapılması, davranışlarınızı öfkenin belirlemesine izin vermenizi gerektirmez.

Kendini kontrol edebilmek, hiçbir şey hissetmemek değil; hissettiklerine rağmen nasıl davranacağını seçebilmektir.

İnsan bu beceriyi geliştirdiğinde, karşısındakinin her sözüne cevap yetiştirmek zorunda hissetmez. Çünkü artık kendi değerini her tartışmada yeniden kanıtlamaya ihtiyaç duymaz.

Bir nehir düşünün!

Yüzeyinde dalgalar, köpükler ve çalkantılar vardır. Suya küçük bir taş attığınızda halkalar oluşur; rüzgâr estiğinde yüzey değişir. Fakat nehrin derinliklerinde, yüzeydeki hareketlilikten farklı bir akış devam eder.

İnsan ruhu da bazen böyledir. Hayatın her sözüne tepki veren, her eleştiride sarsılan, her haksızlıkta kendisini ispatlamak zorunda hisseden insan, zamanla kendi iç huzurunu başkalarının davranışlarına teslim edebilir.

Birinin yüzünü asması bütün gününü bozar. Bir mesajın cevapsız kalması zihnini meşgul eder. Hakkında söylenen bir söz, defalarca düşünülerek yeniden yaşanır. Geçmişte yaşanan bir tartışma, gecenin sessizliğinde tekrar tekrar canlanır.

Oysa insanın ruhsal özgürlüğü, başkalarının davranışlarından hiç etkilenmemesinde değil, etkilendiğinde yeniden kendi merkezine dönebilmesindedir.

Elbette her insan kırılır. Her insanın hassas noktaları vardır. Güçlü görünmek adına acılarımızı yok saymak, incindiğimiz hâlde hiçbir şey olmamış gibi davranmak zorunda değiliz. Ancak hissettiğimiz her acıyı bir mücadeleye dönüştürmek de zorunda değiliz.

Bazen cevap vermemek, kendimize düşünme alanı açmaktır. Bazen geri çekilmek, yaralarımızın daha fazla derinleşmesini önlemektir. Bazen de bir tartışmayı sürdürmemek, kendi zamanımıza ve zihinsel sağlığımıza sahip çıkmaktır.

Burada önemli olan, sessizliği bir üstünlük gösterisine dönüştürmemektir. Susmak, karşı tarafı cezalandırmak veya onu merak içinde bırakmak için kullanılan bir araç hâline geldiğinde iletişimin başka bir biçimine dönüşebilir.

Olgun sessizlik ise daha farklıdır. İntikam amacı taşımaz. Bir şey kanıtlama ihtiyacı duymaz. Kişi, konuşmanın yarar sağlamayacağını gördüğü için geri çekilir.

Derin nehir benzetmesinin asıl anlamı budur. Her dış etkiye aynı şiddette karşılık vermeden de hayatın içinde güçlü kalabilmek…

Fakat unutmayın, sessiz akan her nehir derin olmadığı gibi, sesini yükselten her insan da güçlü değildir. Önemli olan sesimizin yüksekliği değil, davranışlarımızın arkasındaki bilinçtir.

Eğer değerimizi yalnızca başkalarının bizi nasıl gördüğüne bağlarsak hayatımız, sürekli değişen bir aynanın karşısında geçebilir. Biri bizi över, yükseliriz. Bir başkası eleştirir, düşeriz. Birisi bizi anlamaz, kendimizden şüphe ederiz. Birisi bizi reddeder, bütün geçmişimizi sorgularız.

Bazen konuşmak cesarettir. Bazen susmak bilgelik… Bazen geri çekilmek öz saygıdır.

Bunların arasındaki farkı belirleyen şey, davranışımızın arkasındaki amaç ve ortaya çıkaracağı sonuçlardır. Bu nedenle sessizliği kutsallaştırmak da konuşmayı her zaman üstün görmek de yanlıştır. Önemli olan, insanın kendi vicdanıyla dürüst bir ilişki kurabilmesidir.

Bir söz söylemeden önce, “Bunu söylemem doğru mu?” diye sormak kadar, “Bunu söylememek yanlış bir şeye göz yummama neden olur mu?” diye sormak da gerekir.

Böylece suskunluk, bir korku biçimi olmaktan çıkar; düşünülmüş bir tercihe dönüşür. Konuşmak da yalnızca kendimizi savunma refleksi olmaktan çıkar; gerçeği, hakkı ve insan onurunu koruyan bir davranış hâline gelir.

İşte gerçek bilgelik, yalnızca dilimizi tutmakta değil, vicdanımızın sesini de duyabilmektedir.

Hayatımızı kolaylaştırmak için bazen büyük kararlar almamız gerektiğini düşünürüz. Oysa bazı değişimler, günlük hayatımızda uygulayabileceğimiz küçük ama etkili tercihlerle başlar.

Birisi sizi öfkelendirdiğinde hemen cevap vermek yerine kısa bir süre bekleyin!

Duygunuzun geçmesini beklemek zorunda değilsiniz; ancak ilk tepkinizin bütün kararınızı belirlemesine de izin vermeyin!

Bir tartışmada kendinizi tekrar tekrar açıklarken konuşmanın ilerlemediğini fark ederseniz durun!

Düşüncenizi bir kez daha açıkça ifade edin ve gerekirse konuşmayı daha uygun bir zamana bırakın!

Haksızlığa uğradığınızda sessiz kalmayı otomatik bir alışkanlık hâline getirmeyin! Gerektiğinde hakkınızı arayın, sınırlarınızı belirleyin ve destek alın!

Sürekli aynı çatışmayı yaşadığınız ilişkilerde yalnızca karşı tarafın değişmesini beklemeyin! Kendi beklentilerinizi, davranışlarınızı ve bu ilişkiye ne ölçüde yer vermek istediğinizi de değerlendirin!

Ve en önemlisi, hayatınızda yalnızca mücadele ettiğiniz insanlara değil, değer verdiğiniz şeylere de zaman ayırın!

Kitap okuyun. Yeni bir şey öğrenin! Doğada yürüyün! Bir dostunuzu arayın! Sevdiklerinizle konuşun! Kendinize verdiğiniz sözleri tutun! Başkalarının fark etmediği güzellikleri fark etmeye devam edin!

Çünkü hayat, birilerinin hakkımızda ne düşündüğünü değiştirmeye çalışırken tüketilecek kadar uzun değildir.

Bazen insanın kendisine yapabileceği en büyük iyilik, artık hiçbir şey kanıtlamak zorunda hissetmediği bir hayat kurmaya başlamasıdır.

Bu, dünyadan elini eteğini çekmek değildir. İnsanlara değer vermekten vazgeçmek de değildir. Tam tersine, değer verdiğimiz insanlara daha bilinçli yaklaşmak, zamanımızı daha anlamlı kullanmak ve kendi iç dünyamızı daha iyi korumaktır.

Her insanla anlaşamayacağımızı kabul etmek, insanlardan nefret etmek anlamına gelmez. Her davete koşmamak, insanları önemsememek anlamına gelmez. Her tartışmaya girmemek, düşüncelerimizden vazgeçmek anlamına gelmez. Bazen yalnızca neyin önemli olduğunu yeniden hatırlamak anlamına gelir.

Çünkü insan, dikkatini sürekli kendisini inciten şeylere yönelttiğinde hayatın geri kalanını göremez hâle gelebilir. Oysa önümüzde hâlâ keşfedilecek yollar, öğrenilecek bilgiler, tanınacak insanlar ve yaşanacak güzel anlar vardır.

Birinin sizi anlamaması, bütün dünyanın sizi anlamayacağı anlamına gelmez. Bir ilişkinin sona ermesi, sevginin sona erdiği anlamına gelmez. Bir tartışmayı kazanamamak, hayatı kaybetmek değildir.

İnsan bazen bir kapının kapanmasını değil, o kapının önünde beklemeyi bırakmayı öğrenmelidir.

 

Bu yazıdaki görüşler yazarına aittir, Samsun Haber - Son Dakika Samsun Haberleri - Akasyam.com yayın politikasını yansıtmayabilir. İzinsiz kopyalanamaz, alıntılarda kaynak gösterilmesi zorunludur.

Seyfettin BUDAK — Diğer Yazıları

Tümü

Yorumlar

Editoryal moderasyon aktif

Yorum Yaz

Yorumunuz incelendikten sonra yayın ilkelerimize uygun bulunması hâlinde yayınlanır. Hakaret, iftira ve reklam içeren ifadeler reddedilir.

adlı okura yanıt yazıyorsunuz.
0 / 2000

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

ahsap mobilyauluslararası evden eve nakliyat