Türkiye'nin deniz yetki alanlarını yaklaşık beşte birine düşüren bu yaklaşım, Avrupa Birliği ve Amerika'nın desteğiyle ülkemize dayatılmaya çalışıldı.
Türkiye bunu kabul etmedi. 18 Mart 2019'da Doğu Akdeniz'deki kıta sahanlığı sınırlarını Birleşmiş Milletler'e bildirerek kayda geçirdi. Ardından 27 Kasım 2019'da Libya ile Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası imzalandı.
Bu tarihî anlaşma, doğu Akdeniz'de kıyısı bulunmayan Yunanistan'ın güneye sarkmasını önlediği gibi Türkiye'nin hak ve yetkilerini sınırlandırma girişimine karşı siyasi ve hukuki bariyer oluşturdu.
Türkiye'nin adımları, o dönemde İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Mısır'ın oluşturduğu Türkiye karşıtı birlikteliğin hesaplarını da etkiledi. Çünkü Sevilla yaklaşımı, Mısır'ın da deniz alanı kaybetmesi anlamına geliyordu.
Bugün Mısır'ın İsrail kaynaklı güvenlik kaygıları, bu yakınlaşmanın önemini artırmaktadır. 3 gün önce İsrail Maliye Bakanı Smotrich'in İsrail'in Mısır'a saldırabileceğini ima eden açıklamaları ve Mısır Cumhurbaşkanı'nın saldırı karşısında ülkelerini koruyacaklarını vurgulaması, bölgedeki artan gerilimin yeni işaretleridir.
Akdeniz'de huzur ve istikrarın sağlanmasına yönelik ortak güvenlik mimarisinin tesis edilmesi şeklinde de düşünmek mümkündür. Ortadoğu ve doğu Akdeniz'de güvenlik kaygılarının arttığı böyle kritik bir dönemde Mısır'ın çok geç olmadan bu çağırıya olumlu yanıt vereceğini değerlendiriyorum.
Bütün bu gelişmelerin arkasındaki temel dinamik, Türk ordusunun yüksek harp kabiliyeti ve özellikle donanmamızın stratejik caydırıcılığıdır. Devletimizin yaptığı siyasi anlaşmaları koruyabilecek kudrette olduğunu göstermesi, diplomatik süreçlerin gelişmesinde belirleyici rol oynamaktadır.