Öyle bir zamana denk geldik ki, bunun iyi mi kötü mü olduğuna karar vermek her geçen yıl daha da zorlaşıyor. Birkaç yıl önce yazdığım bir yazıda, 40 yaş ve üzerinin “yaşayan son şanslı nesil” olduğunu söylemiştim. Bunu subjektif bir tespit olarak yazmış olsam da bugün objektif bir hakikat olarak karşımda duruyor. Çünkü bu kuşak, geçmişle geleceğin tam ortasına sıkışmış bir köprüydü: Köprünün bir ucunda iletişim çağı; diğer ucunda geçmişin bizzat yaşanmışlığı…
Bugünün 40 yaş ve üstü, şehirde büyümüş olanı bile bir yaz tatilinde kağnıyı, kızağı, öküzü, atı görerek büyüdü. Kırsalındakiler bunları tüm ağırlığıyla yaşadı: sabanın izini, harmanın tozunu, semerin kokusunu, tırpanın keskinliğini… Şehirdekiler jetonlu telefonla konuştu; jeton çabuk düşmesin diye misina düzenekleri kurdu. Sonra kablolu telefon, faks, ilk cep telefonları… İnternetle tanıştı, Google’ın ne işe yaradığını gördü ve bugün yapay zekânın envai çeşit programını ustalıkla kullanıyor.
Peki ya bugünün gençliği? Hatta 40 yaş altı? Bizim yaşadıklarımızı yaşadılar mı? Hayır.
Geçtiğimiz ay ara sınavları yaparken küçük bir sosyal deney yaptım. Yaklaşık 300 öğrenciye dört tür soru içeren bir sınav hazırladım: açık uçlu, boşluk doldurma, doğru–yanlış ve çoktan seçmeli. Dışarıdan bakınca 20 soruluk bir sınavdı; ama aslında sadece 5 soruydu. Her bir sorunun cevabı, sınav kâğıdının başka bir yerinde açıkça yazıyordu. Yani bir öğrenci tek bir sayfayı dikkatli okuyarak —evet sadece okuyarak— hiçbir şey çalışmadan 100 puan alabilirdi.
Ne oldu?
En yüksek not 81 (bir kişi).
En düşük 18. (bir kişi).
Sınıf ortalaması 51.
Bugün öğrencilerin ezici çoğunluğu derse kitapsız, kalemsiz geliyor. Not alan neredeyse yok. Bu yüzden aynı konuyu tekrar tekrar anlatıyorum; özetleri yüklüyorum, önemli noktaları “hap bilgi” diye işaretliyorum, çalışma sorularını bile önlerine koyuyorum. Buna rağmen ortaya çıkan tablo utanç verici.
İşin en acı yanı şu:
Bu sınava sokaktan geçen herhangi birini alsam ve sadece “Tüm cevaplar kâğıtta, dikkatli oku” desem muhtemelen 70–80 alır. Hatta tam puan bile alabilir.
Sınav sonuçlarını dağıttığımda sınıfta ölüm sessizliği vardı. “Cevap anahtarı burada, notuna itirazı olan var mı?” dedim. Aradan iki cılız ses çıktı, geri kalan herkes kaderine razı olmuş gibiydi. Tam o anda söyledim:
“Siz beyni çürüyen bir nesilsiniz.”
Evet, sert. Ama gerçek daha sert.
Ve devam ettim:
“Baktığınızı görmüyorsunuz. Gördüğünüzü okumuyorsunuz. Okuduğunuzu anlamıyorsunuz. Anladığınızı kâğıda aktaramıyorsunuz. Eğer en basit zihinsel çabayı göstermiş olsaydınız bugün sınıf ortalaması 99 olurdu.”
Bu kadar açık, bu kadar bariz bir gerçeğin bile farkında olmayacak kadar zihinsel uyuşukluk içindeler.
Sordum:
“Bu kadar bariz olan bir şeyi niçin göremiyorsunuz?”
Sonunda kendileri de kabullendi: Daha 20’li yaşlarda büyük bir beyin çürümesi yaşıyorlar.
Bu kavram, o an beynime gelen bir ifadenin ötesinde bir gerçeği anlatıyordu. Bir hafta boyunca girdiğim tüm derslerde bu konuyu işledim. Sonra fark ettim ki geçtiğimiz yıl bir sözlük “beyin çürümesi”ni yılın sözü seçmiş. Yani mesele benim icadım değil; toplumun geniş bir kesiminin ortak hissiyatı.
Peki, sadece öğrenciler mi yaşıyor bunu?
Hayır.
Toplumun büyük kısmı… hatta belki de en çok akademisyenler.
Bugün her şey o kadar kolay ki insan farkında olmadan düşünme kaslarını kaybediyor. Bu yazıyı bile sesli okuyup yazdırıyorum; sonra bir yapay zekâya yükleyip dilini düzelttiriyorum. Birkaç saniyede işlem tamam… Yüzeyde bakınca büyük konfor. Zaman kazandırıyor, hayatı kolaylaştırıyor, üretimi hızlandırıyor. Ama işte tam da bu rahatlık, insanı düşünmekten, zahmetten, çabadan koparıyor. Biz düşünmeden önce cihazlar düşünüyor; biz yazmadan önce programlar yazıyor. Sonuç?
Korkutucu bir hızla zihinsel tembelliğe sürükleniyoruz.
En fazla etkilenenlerin de yazan, çizen, düşünen, üreten insanlar olması ayrı bir trajedi. Ben bunun farkındayım; ama farkında olmak yetmiyor. Uzaklaşmak istiyorum; bu da kolay değil. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete misali… ama bu kez klişe bir söz değil; yaşadığımız çağın trajik özeti.