Ruh ile madde, öz ile biçim arasındaki o mahrem münasebeti kaybetmiş, hakikati kendi sığ idrakine hapsetmiş bir zamanın yetimleriyiz. Bugün dindarlık, özün biçimden, ruhun bedenden ayrıldığı ve hakikatin bir "kışır" (kabuk) ezberciliğine mahkûm edildiği bir trajedinin sahnesidir. Bir tarafta dinin vecdini ve aşkını kaybetmiş, onu sadece havasız bir nefsaniyetin içine hapseden "ham yobaz ve kaba softa" kütlesi durmaktadır. Bu tip, şekli bildiğini ve yaşadığını sanırken, aslında o mukaddes şekli kendi ruhunda donduran ve sadece posa geveleyen bir anlayışsızlığın temsilcisidir. Onlar için şeriat, içinde nur cümbüşü kopan bir sarayın sadece dış kapısıdır; oysa o kapıdan içeri girmeyi, yani batın deryasına dalmayı küfür sayacak kadar nasipsizdirler.
Öte yanda ise, modern dindarlık adı altında "kapitalizmin zokasını yutmuş", cebi para görünce mülkiyet ve teşhir putlarının karşısında "alkolsüz bira" kıvamında bir teslimiyete bürünmüş bir güruh peydah olmuştur. Bu "sonradan görme" dindarlık, asalet ve nezaketten mahrum, varlığını sadece lüks ve gösteriş aracılığıyla ispat etmeye çalışan pornografik bir teşhirciliğe dönüşmüştür. "Bir lokma bir hırka" felsefesini bir geri kalmışlık yaftası gibi üzerinden atan bu yeni tip, aslında ruhunun özündeki o onulmaz gerginiği, kapitalist tüketim biçimleriyle pansuman etmeye çalışmaktadır. Müslüman halk, İslami siyaset veya ticaret üzerinden usulca soyulurken, bu sürece itiraz etmesi gereken dindar bilinç, anlam verme ve yorum yapma hakkını çoktan çarşıya ve kitlelerin uyuşturucu gürültüsüne devretmiştir.
Ahlakın dinden, biçimin özden koparılması, toplumu içiyle dışı uyumsuz, huzursuz bir "manevi piçlik" silsilesine mahkûm etmiştir. Hristiyanlığın doğayı ve kadını lanetleyen, cinselliği ilk günahtan bu yana bir zillet olarak gören o kasvetli "Antichrist" ruhu, bugün dindarların moderniteyle hesaplaşmadan uzlaşması neticesinde bizim mahallemize de sirayet etmiştir. Gecikmiş ve ertelenmiş cinselliğin ruhlarda açtığı rahnelere ses çıkarmayan "müesses dindarlık", doğanın yasalarıyla kitabın emirleri arasındaki o ezeli mutabakatı bozmuş, insanı kendi doğasına düşman bir "zihnî felç" haline getirmiştir. Bu, İslâm’ın o muazzam "zıt kutuplar arası muvazene" nizamından kopuşun ve ahmaklıkla müminliğin barışmazlığının bir vesikasıdır.
Şeriatın zâhiri ile tasavvufun bâtınını, kıl kadar bir ayrılık kabul etmeksizin birbirine sımsıkı kenetleyen bir "İslâm’a muhatap anlayış" şarttır. Aksiyon, ruhun mekânda pıhtılaşmasıdır; eğer gösterecek bir ruhunuz yoksa, o ruhun pıhtılaşması olan bir mücadeleden de bahsedilemez. Bu yüzden, "kendinden zuhur" diyalektiğiyle, Batı’nın o kof aklını ve Doğunun o sığ ezberciliğini bir kenara itip, "yürüyen hakikat" olan kâmil ferdin şahsiyetinde özü ve biçimi yeniden birleştirmeliyiz. Zira dindarlık, sadece kurallara uymak değil, o kuralların içinde saklı olan ebediyet şifrelerini bir "vecd" halinde yaşamaktır.