Tarih bazen geleceği anlatmanın en kestirme yoludur.
Bugün ekranlarda izlediğimiz siyasi kavgaları, sosyal medyada tanık olduğumuz linçleri, meydanlarda yükselen öfkeleri, televizyon stüdyolarında üretilen düşmanlıkları anlamak için güncel yorumculara değil, yedi yüz yıl önce yaşamış bir adama kulak vermek yeterlidir.
O adamın adı İbn Haldun’dur.
Tunus’tan Endülüs’e, Fas’tan Mısır’a uzanan siyasi fırtınaların tam ortasında yaşamış bir devlet adamı, kadı, diplomat ve tarihçi…
Sarayların koridorlarında dolaşmış, darbeler görmüş, hükümdarlar devirmiş, hükümdarlar yükseltmiş, sürgünler yaşamış ve insan tabiatını devletlerin yükselişinden daha dikkatli incelemiştir.
Onun en büyük keşfi ise ne ekonomi teorisidir ne de tarih metodolojisi.
Asıl keşfi insandır.
Daha doğrusu insanın ait olduğu grup uğruna nasıl değişebildiğidir.
İbn Haldun buna “asabiyet” der.
Bugün Ortadoğu denilen coğrafyanın en büyük sırrı da burada saklıdır.
Çünkü bu coğrafyada birey hiçbir zaman tam anlamıyla birey olamamıştır.
İnsan, tek başına bir değer taşımamıştır.
Bir aşiretin mensubuysa vardır.
Bir mezhebin parçasıysa korunur.
Bir cemaatin içindeyse yaşar.
Bir grubun dışında kaldığında ise savunmasızdır.
Modern devlet anlayışı vatandaş üretir.
Asabiyet ise taraftar üretir.
Modern hukuk bireyi korur.
Asabiyet sistemi grubu korur.
Modern siyaset uzlaşma arar.
Asabiyet siyaseti üstünlük arar.
İbn Haldun’un yüzyıllar önce tespit ettiği gerçek tam da budur.
Güçlü asabiyeye sahip topluluklar devlet kurar.
Devleti ele geçirir.
Kurumları kendi çıkarlarına göre şekillendirir.
Sonra zamanla güçten ve konfordan dolayı zayıflarlar.
Yerlerine daha güçlü bir asabiyet gelir.
Oyuncular değişir.
Sahne değişir.
Ama oyun değişmez.
Bugün etrafımıza baktığımızda bunun sayısız örneğini görüyoruz.
Siyasi partiler arasında yaşanan gerilimlerde…
Etnik kimlikler üzerinden yürütülen tartışmalarda…
Mezhepsel ayrışmalarda…
Tarikat ve cemaat kavgalarında…
Hatta futbol tribünlerinden sosyal medya platformlarına kadar her yerde…
İnsanlar fikirleri savunmaktan çok taraflarını savunuyor.
Hakikatin yanında durmaktan çok kendi kabilesinin yanında duruyor.
Bir olay yaşandığında önce ne olduğuna bakılmıyor.
Önce failin hangi taraftan olduğuna bakılıyor.
Aynı davranış dost tarafından yapıldığında alkışlanıyor.
Rakip tarafından yapıldığında lanetleniyor.
Çünkü ölçü adalet değil.
Ölçü aidiyet.
Tam da İbn Haldun’un anlattığı gibi.
Bu yüzden bu coğrafyada siyaset çoğu zaman bir hizmet yarışı değil, bir varlık-yokluk mücadelesi şeklinde yaşanıyor.
Kazanan her şeyi almak istiyor.
Kaybeden her şeyini kaybetmekten korkuyor.
Bu korku ise uzlaşmayı imkânsız hale getiriyor.
Çünkü herkes biliyor ki gücü kaybetmek sadece makam kaybetmek anlamına gelmiyor.
İmtiyazları kaybetmek anlamına geliyor.
Nüfuzu kaybetmek anlamına geliyor.
Korunma zırhını kaybetmek anlamına geliyor.
Bu nedenle siyasi rekabet zaman zaman demokratik bir yarış olmaktan çıkıp bir tür kabile savaşına dönüşüyor.
Sloganlar değişiyor.
Liderler değişiyor.
Partiler değişiyor.
Fakat refleks aynı kalıyor.
Kendi grubunu mutlak haklı görmek.
Karşı tarafı mutlak kötü ilan etmek.
Ve aradaki insanı ezmek.
Oysa medeniyet tam da bu döngünün kırıldığı yerde başlar.
Devletin kabileden üstün hale geldiği yerde.
Vatandaşın aidiyetlerinden bağımsız olarak eşit kabul edildiği yerde.
Hukukun grup çıkarlarının üzerinde tutulduğu yerde.
İbn Haldun’un değeri de burada ortaya çıkar.
Çünkü o yalnızca devletlerin nasıl kurulduğunu anlatmaz.
Nasıl çürüdüğünü de anlatır.
Bir toplumun kendi içindeki asabiyeyi hukukla dengeleyemediği her durumda devletin zayıflayacağını söyler.
Bugün Türkiye’nin de, Ortadoğu’nun da önündeki en büyük sınav budur.
Soru şudur:
Vatandaş mı kazanacak?
Yoksa kabile mi?
Çünkü tarihin hükmü nettir.
Asabiyet devlet kurabilir.
Ama tek başına medeniyet kuramaz.
Medeniyetin temeli ise güç değil adalettir.