Türkiye’de insanların ilginç düşünce biçimleri oluştu. Belkide hep vardı ama siyasal tartışmalarda gün yüzüne çıktı ve daha belirgin oldu.
Bir konu hakkında konuştuğunuzda insanlar önce ne söylediğinize değil, kimin söylediğine bakıyor.
Eğer eleştirdiğiniz kişi kendi mahallesinden değilse söylediklerinizi dikkatle dinliyorlar. Ama eleştirdiğiniz kişi kendi taraflarındansa, cümlenin içeriğine bakmadan savunma mekanizması devreye giriyor.
Sanki doğru ve yanlışın değeri, onu söyleyen kişinin kimliğine göre belirleniyormuş gibi…
Oysa mantık tarihinde buna verilen isim bellidir: “Genetik Safsata”.
Bir düşüncenin doğruluğunu veya yanlışlığını, içeriğine göre değil kaynağına göre değerlendirme hatası.
Bir fikrin doğruluğu onu söyleyen kişinin kimliğinden bağımsızdır.
Bir hırsız size saatin kaç olduğunu söylediğinde saat gerçekten üçse, sırf söyleyen hırsız diye vakit değişmez.
Ama günümüz tartışmalarında insanlar önce konuşanın kimliğini sorguluyor, sonra düşüncenin doğruluğunu.
Hakikati değil tarafı savunuyorlar.
Bir başka problem daha var.
Toplumumuzun önemli bir kısmı dünyayı iki kutuplu bir hikâye olarak görüyor.
İyi ve kötü.
Biz ve onlar.
Kahraman ve hain.
Oysa hayat bu kadar basit değil.
İki taraf da yanlış olabilir.
İki taraf da doğru olabilir.
Bir taraf yanlış, diğer taraf daha yanlış olabilir.
Bir konuda haklı olmak başka bir konuda haksız olmayı engellemez.
Fakat insanlar çoğu zaman bir kişiyi eleştirince karşı tarafı savunduğunuzu düşünüyor.
Bir partiyi veya lideri eleştiriyorsanız rakip partiyi desteklediğiniz varsayılıyor.
Bir hükümet uygulamasını eleştiriyorsanız muhalif olduğunuz kabul ediliyor.
Muhalefeti eleştiriyorsanız iktidar yanlısı ilan ediliyorsunuz.
Sanki üçüncü bir seçenek yokmuş gibi…
Bu durum sosyal psikolojide “İkili Düşünme veya “Siyah-Beyaz Düşünme” olarak tanımlanır.
Dünya gri tonlarla doludur.
Ama zihin konforu sever.
Karmaşık gerçeklik yerine basit kamplar üretir.
Bununla bağlantılı bir başka zihinsel tuzak daha vardır:
“Ya onlar?”
Tartışmanın herhangi bir yerinde mutlaka ortaya çıkar.
Bir usulsüzlükten bahsedersiniz.
“Ya onlar zamanında ne yaptı?”
Bir hukuksuzluğu eleştirirsiniz.
“Karşı taraf daha büyüğünü yaptı.”
Bir yanlışlığı ortaya koyarsınız.
“Herkes yapıyor.”
Dünya buna “Whataboutism” diyor.
Türkçeye kabaca “peki ya onlar ne olacak?” mantığı olarak çevrilebilir.
Bu yöntem bir savunma değildir.
Bir dikkat dağıtma tekniğidir.
Çünkü başka bir yanlış, mevcut yanlışı ortadan kaldırmaz.
Bir hırsızın varlığı başka bir hırsızlığı meşru kılmaz.
Bir suç başka bir suçu aklamaz.
Bir rezalet başka bir rezaletin mazereti olamaz.
Hukukta çok eski bir ilke vardır:
“Sui misal emsal olmaz” yani “Kötü örnek emsal teşkil etmez.”
Bir yanlışın geçmişte yapılmış olması onun tekrar yapılabileceği anlamına gelmez.
Aksine geçmiş yanlışlar tekrar edilmemesi gereken örneklerdir.
Fakat toplumsal tartışmalarımızın önemli kısmı kötü örnekleri meşrulaştırma üzerine kuruludur.
“Onlar yaptıysa biz de yaparız.”
“Eskiden de böyleydi.”
“Bu ülkede hep böyle olmuş.”
Aslında bu cümleler savunma değil, itiraftır.
Yanlışın kabulüdür.
Sadece normalleştirilmiş hâlidir.
Sosyologlar buna “Ahlaki Görecilik Tuzağı” der.
İnsanlar zamanla evrensel ilkeleri terk edip kendi grubunun davranışlarını ölçü almaya başlar.
Kendi tarafının yanlışı “zorunluluk” olur.
Karşı tarafın yanlışı “ahlaksızlık”.
Kendi tarafının propagandası “bilgilendirme”.
Karşı tarafın propagandası “manipülasyon”.
Kendi tarafının yolsuzluğu “istisna”.
Karşı tarafınki “sistematik suç”.
Böylece hakikat ölür.
Geriye sadece kabileler kalır.
İnsanların çoğu zaman gerçeği bulmak için değil, ait oldukları grubu savunmak için düşündüklerini söyler.
Zihin bir hâkim gibi değil, bir avukat gibi çalışır.
Karar önce verilir.
Gerekçeler sonra bulunur.
Bu yüzden insanlar çoğu zaman delillerin peşinden gitmez.
Kendi taraflarını doğrulayacak delillerin peşinden gider.
Buna da “motivasyonlu akıl yürütme” denir.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, taraf seçmek değil ilke seçmektir.
Bir yanlış, kimin yaptığına bakılmaksızın yanlış olmalıdır.
Bir doğru, kimin söylediğine bakılmaksızın doğru olmalıdır.
Bir kişi aynı anda hem haklı hem haksız olabilir.
Bir kurum hem faydalı işler yapıp hem de ciddi hatalar işleyebilir.
Bir olayı eleştirmek, karşıtını savunmak anlamına gelmez.
Hakikatin en önemli özelliği tarafının olmamasıdır.
Hakikat; parti rozetine, ideolojiye, lidere, tarikata, cemaate, etnik kimliğe veya mahalleye göre değişmez.
Değişen şey hakikat değil, insanların ona bakarken taktıkları gözlüktür.
Ve bazen o gözlükler o kadar kalınlaşır ki insanlar gerçeği değil, yalnızca kendi taraflarının yansımasını görmeye başlarlar.
Dert kişiler değil, ilkelerdir.
Bir yanlışı eleştirmek, karşısındakini savunmak anlamına gelmez.
Bir konuda haklı olanı kabul etmek de onun her konuda haklı olduğunu göstermek değildir. Çünkü hakikatin partisi, ideolojisi, cemaati, etnik kimliği veya mahallesi yoktur.
Doğru, doğru olduğu için, yanlış da yanlış olduğu için değerlendirilir.
Kalın sağlıcakla.