Burada özellikle, bu ifadenin hasta ve yolculara bile değil, oruca zorlukla dayanan ve fidye vermesi gereken kimselere yönelik olduğunu ortaya koyacağız. Böylece bilimsel olarak hayızlı kadın hasta olmasa bile hayızlı kadının hasta gibi olduğunu iddia edenlerin hastaya yönelik bile gelmeyen bu ifadenin hayızlı kadına yönelik olmadığı ve hayız dönemini oruç tutabilecek ve tutulamayacak bir dönem olarak bölmediği anlaşılacaktır.
Zaten oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi aynı ayetteki hasta ve yolculara yönelik gelmiş olsaydı bile, hayızlı kadın bilimsel olarak hasta olmadığından, bu ifade hayızlı kadınlara yönelik gelmemiş olmaktadır.
Konuyu açıklamaya başlayalım.
“…gönülden kim bir iyilik/hayır yaparsa o kendisi için daha hayırlıdır…” (Bakara/184) ile tam olarak ne kastedilmektedir?
Bakara/184 ayetinin bir parçası olan bu kısmın başında bir takibiyye fâ’sı vardır ve hemen bir önceki cümleye atıf yapar. Bu harf, kendisinden önceki cümlede gerçekleşen bir şeyden hemen sonra yine o cümleyle alakalı olarak gerçekleşen veya gerçekleşebilecek bir olayı konu edinir.
Bu nedenle Bakara 184’ün sade meali ve bağlamı dikkate alındığında, bu yukarıda verdiğimiz ayet parçasında geçen ifadenin bir önceki cümlede yapılanın üzerine bir ek, yani fazladan yapılan bir hayır olarak anlaşılması uzak değildir.
Peki nasıl?
Bir cümle öncesinde “…Oruca dayanamayanlar, bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir…” şeklinde buyurulmaktadır. Bundan hemen sonra gelen cümlede takibiyye atıf fa'sı ile başlayan “…gönülden kim bir iyilik/hayır yaparsa o kendisi için daha hayırlıdır…” şeklinde buyurulmaktadır. Bu sebeple, cümle başındaki atıf fâ’sını dikkate aldığımızda, burada anlatılan hayrın, bir önceki cümlede verilmesi gereken fidyenin üzerine gönüllü olarak yapılan bir fazlalık olduğu anlaşılmaktadır.
Yani takibiyye için olan atıf fâ’sını göz önüne aldığımızda bu cümledeki gönülden hayırdan kasıt, mecbur kılınan fidyeden sonra haricen gönülden gelen bir niyet ve istek ile hayır yapmaktır. İşte bu nokta iyi fark edilirse, çok rahatlıkla yapılan fidye hayrı üzerine bir gönülden fazlalıktan/ziyadeden bahsedildiği anlaşılır.
Zira oruçta meşakkat çektiğinden dolayı oruç tutmayan bir kimseye bir miskini doyurmak mecbur ve farz iken bunun üzerine gönülden gelen bir hayrı ilave etmek, fazlalık ve ziyadeliği ifade eder. Fidye iyiliğinde ziyade olduğunda hayırda ziyade olmuş oluyor. Bu durumda birçok çevirmenin yaptığı gibi “…kimki gönülden gelerek fazladan bir iyilik/hayır yaparsa o kendisi için daha hayırlıdır…” şeklinde “fazladan” kelimesi eklenirse, hem bağlama hem maksada tam olarak uymuş olur.
Çünkü ağır meşakkatten dolayı oruç tutamayıp mecburiyetle verilen fidye hayrı üzerine eklenen, takibiyye atıf fa’sı ile belirtilen gönüllü hayır, gerçekten fazladan hayır olur.
Bahsettiğimiz konuda birinci cümle şudur:
ve’ale-lleżîne yutîkûnehu fidyetun ta’âmu miskîn (oruca zorlukla dayananlar için bir miskini doyurmak vardır)
Birinci cümleden sonra gelen takibiyye atıf fa'sı ile başlayan ikinci cümle şudur:
fe men tetavve’a hayran fehuve hayrun leh
(Artık kim ki gönülden iyilik yaparsa o kendisi için hayırlıdır. )
Bu ikinci cümledeki atıf fa'sı “fe men” ile başlayan kısımdaki “fe”’dir.
Bundan sonra gelen üçüncü cümle şudur:
veen tesûmû ḣayrun lekum (ve sizin için oruç tutmanız daha hayırlıdır)
İkinci cümle, başındaki “fe” (atıf fası) sebebiyle birinci cümleye bağlıdır. Bu “fe”, takibiyye ifade eder; yani sonraki hükmün öncekiyle bağlantılı ve onun devamı olduğunu gösterir. Üçüncü cümlede de atıf “vav”ı vardır. Dolayısıyla 1., 2. ve 3. cümleler; ikinci cümledeki “fe” ve üçüncü cümledeki “ve” atıf harfi sebebiyle birbirine bağlı tek bir anlam örgüsü oluşturur.
Bu durumda ayette konu ya meşakkat sebebiyle tutulamayan oruç, ya bunun yerine verilen fidye, ya da fidyedeki ziyadeliktir. Bu üç cümledeki bağlantı dikkate alındığında, “Oruç tutmanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır” ifadesi ile, meşakkat sebebiyle tutulamayan orucun kastedildiği anlaşılır. Yani bu ifade 1. cümledeki yutikunehu ile kastedilen oruca zor dayandığından oruç tutamayan kimselere yönelik gelmiştir.
Çünkü sırayla peş peşe başka kimseleri sokmadan 1. cümle oruç tutamadığından fidye verecek kimseler bahsedilir. 2.cümlede bir önceki cümleye atıf yapan atı fa’sı ile fidye de gönülden ziyade hayır yapacak kimseler bahsedilir. Hemen ardından gelen 3.cümlede atıf harfiyle başladığından bu cümledeki oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi bir önce gelen 1.ve 2.cümledeki oruç tutamayıp fidye verecek ve fidyede gönülden ziyade hayır yapacak kimselere gelmektedir, hasta ve yolcuya değil.
Böylece 1.,2.,3.cümlenin atıf harfleriyle bağlanması bağlam gereği oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesinin yutikunehu'ya gittiğini ve bu kimselerin oruca zor dayananlar manasına geldiği iyice ortaya çıkar. Çünkü oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi yutikunehu’ya yönelik olarak oruç tutanlara değil oruca zor dayanıp, oruç tutmayanlara geldiği anlaşılır. Zaten Oruç tutanlara niye bu ifade gelsin ki? İddia edildiği gibi yutikunehu oruç tutabilenler manasına gelmez. Oruç tutabilenler manasının hayızlı kadın olduğu iddiası da çürümüş oldu. Yani oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi hayızlı kadına yönelik gelmez.
Bakara 184 ve Bakara 185 de ufak tefek farkla aşağı yukarı aynı ifade gelmektedir.
İki âyette de ortak olarak, Hasta olan veya yolculukta bulunanların, diğer günlerde, tutamadığı günler sayısınca tutacağı belirtilir.
Bakara 185'de geçen bu ifadeden sonra hasta ve yolculara yönelik oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi geçmemiş.Bakara 184 de yutikunehu’ya yönelik ise bu ifade var. Anlıyoruz ki, bu ifadenin hasta ve yolcuyla bir ilgisi yok.
Eğer hasta ve yolcuya yönelik olsaydı, hasta ve yolcudan hemen sonra bu oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi gelirdi. Araya oruç tutamayan ve fidye verenleri koyup, bu kimselerin de gönülden bir miskine daha fazla hayır yapmalarını vurguladıktan sonra yani araya başka konular sokulduktan sonra hasta ve yolculuk ifadesinden uzaklaşıldıktan sonra, hasta ve yolcuya yönelik böyle bir ifade gelmez. Kısacası, bu ifade hasta ve yolcuyla alakalı olsaydı hemen akabinde gelirdi. Araya başka şeyler sokulduktan sonra böyle bir ifade gelmezdi.
Atıf harfi en başta, mümkün olan en yakın yere atıf yapılır. Ancak mümkün olan yakında bir yer yoksa sonra en uzaktaki yere atfedilebilir. Dolayısıyla, “Oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesinin başındaki vav harfi kendisinden önceki 1. ve 2.cümledeki yakın konuya atıf yapar. Ayrıca böyle yapıldığında manada da uyumluluk var. Çünkü yutikunehu ile oruca zor dayanılan bir durum belirtiliyor, bu kimselerin oruç tutmayıp, fidye vermek ve bu sebeple fidyenin fazlasıyla verilmesi yerine oruç tutmanın daha hayırlı olduğu belirtilir. Daha uzak bir konu olan hasta ve yolcuya yönelik de geldiğini ispat için karşıt görüşün bize güçlü bir delil getirmesi gerekmektedir.
Bakara 185’de bu konudaki meseleyi netleştirmek için hasta ve yolcuların diğer zamanlar kaza etmesinin bahsedilmesinden sonra oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi gelmiyor.
Hatta Bakara 184’de, yutikûnehu ile belirtilen oruca zor dayanan yaşlı ve iyileşemeyecek hastaların kendilerini iyi hissettiklerinde oruç tutmalarının daha hayırlı olduğu ifade edilirken, Bakara 185’de hasta ve yolcular için böyle bir ifade gelmemektedir. Bunun yerine Bakara 185’de, hasta ve yolcular bahsedildikten sonra güçlük olduğunda Allah’ın kolaylık istediği, güçlük istemediği ve Ramazan’dan sonra sayının tamamlanmasından bahsedilerek, bu âyette Bakara 184 deki durumla kıyaslandığında oruç tutmama yönünde genel bir kaide belirtilmekte ve adeta kemerler daha da sıkılmaktadır.
İddia edildiği gibi Bakara 184’deki oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi aynı ayetteki hasta ve yolcuya da gelseydi, Bakara 185’de hasta ve yolcudan sonra gelen, bir güçlük olduğunda genel bir kaide olarak oruç tutulmaması yönünde bir muradın belirtildiği Allah kolaylık ister, güçlük istemez ve ramazandan sonra sayının tamamlandığını belirten ifadeyle haşa çelişki olmuş olurdu.
Bakara/184’te peş peşe gelen üç cümlenin birbirleriyle olan bağlantısını ve atıf harflerinin anlam üzerindeki etkisini dikkate alarak, “Oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesinin hasta ve yolculara bile yönelik gelmediğini, sadece yutikunehu ile kastedilen kimselere yönelik geldiğini, bu ifadenin âyette geçmeyen hayızlı kadınların, eza dönemini oruç tutulabilecek ve tutulamayacak dönem olarak asla bölmediğini iyice toparlayalım.
“…gönülden kim fazladan bir iyilik/hayır yaparsa o kendisi için daha hayırlıdır…” (Bakara/184)
Ayetin bu kısmında niçin “daha hayırlıdır” ve neden “fazladan” diye meal veriyoruz? Oysa ayetin orijinal metninde sadece “hayırlıdır” yazmaktadır ve ilk bakışta “fazladan” şeklinde çeviriye müsait bir kelime yoktur.
Bu ayetteki “hayır”, fa-i takibiyye nedeniyle, aynı ayette az gerisinde bahsedilen fidyeye zam ve fazlalık olarak gelmektedir. Çünkü fa-i takibiyye, takip eden bir olaydan bahseder. Yoksa bazı kimselerin ima ve iddia ettiği gibi “fidye olarak bir miskini doyurmak, gönül rızasıyla olmalıdır” şeklinde anlamak hatalıdır.
Böyle bir mana olamaz. Çünkü fa-i takibiye geçtiğinden orada yeni bir olaydan bahsediyor. Yani o fidye veriliyor. Hemen akabinde ise gönülden bir hayır yapmaktan bahsediliyor. Yani fidye hayrının üstüne bir ziyadeden bahsediyor. Peki hayırda ve iyilikte bir ziyade olduğu zaman daha hayırlıdır diyemiyor muyuz? Tabii ki “daha hayırlıdır” demek zorunda kalıyoruz.
Meşakkatten dolayı biri oruç tutmuyor, fidye verip bir miskini doyuruyor, ondan sonra önceki cümleyle alakalı ama yeni bir olaya geçiş yaptığına işaret eden fa-i takibiyye ile başlayan cümle yeni olaya geçiş yaptığından dolayı, işte kim ki gönülden bir hayır yaparsa, yani artı olarak üstüne yaparsa anlamında oluyor. Bunun için “hayırlıdır” ifadesi yerine anlaşılsın diye “daha hayırlıdır” diye çevrilmesi gerekiyor. Çünkü bağlamından ve fa takibiyyenin sebep olduğu mana budur.
Ağır meşakkatten dolayı oruç tutamayan biri var, fidye veriyor. Fidyeden hemen sonra da yeni cümle başında geçen fa-i takibiyye ile yeni bir olaya geçiş yapılmaktadır yani aynı olay anlatılmıyor. Ayette, fidye olarak bir miskini doyurmanın akabinde hemen bunu takip eden gönülden bir hayır çok bellidir ki verilen fidye üzerine bir fazlalık ve ziyadedir. Fidyeyi farz ve zorunlu olarak verdikten sonra, gönülden bir hayır yapmak tabii ki de bir ziyadedir. Fazladan bir hayırdır.
Bu nedenle “fazladan” şeklinde meal vermek isabetli olacaktır.
Fazladan ifadesi olmadığı halde fazladan kelimesi ilave edilerek “…gönülden kim fazladan bir iyilik/hayır yaparsa” şeklinde meal vermek daha doğru olacaktır.
Devamında gelen ifadeye buna bağlı olarak “daha hayırlıdır” demek bile fazlasıyla münasiptir. Zira hayrın artması zaten, “daha hayırlı” manasını doğurmaz mı?
Onun için devamında gelen ifadeye “daha” ifadesi olmadığı halde “daha” ibaresi eklenerek “o kendisi için daha hayırlıdır” tercümesi fazlasıyla uygun olacaktır.
Yani âyette fazladan ifadesi olmadığı halde bağlam gereği fazladan ifadesi eklenerek “…gönülden kim fazladan bir iyilik/hayır yaparsa” diye tercüme edildiği için “fazladan hayır” manası devamındaki sözlere “daha ibaresi eklemeye münasip bıraktığından, sözün devamı daha ibaresi eklenerek ”“o kendisi için daha hayırlıdır…” diye cümle tamamlanarak tercüme yapılıyor.
İşte bu nedenle “daha hayırlı” diyoruz. Ve yine aynı nedenle ayetin devamında “oruç tutmanız sizin için hayırlıdır” bölümü geldiğinden “oruç tutmak sizin için daha hayırlıdır” şeklinde “daha” kelimesini ilave ederek meal veriyoruz. Birçok çevirmen bile böyle meal vermiştir.
Eğer tercümelerde harflerin ayrıntılı manaları gözetilseydi fa-i takibiyye sebebiyle şöyle tercüme etmek daha münasip olacaktı. Bu durumda meal şöyle olmalıydı:
“Bunu takiben/ bununla birlikte (yani üzerine bir ziyade olarak), gönülden kim bir iyilik yaparsa…” (Bakara/184).
Elbette her kelime ve harfin ayrıntıda içerdiği manayı kelimelere aktaracak olursak tercüme tercüme olmaktan çıkacaktır, tefsir olacaktır. Ancak buna rağmen bazı çevirmen kimseler bu tür harfleri dikkate alarak münasip şekilde tercüme etmişlerdir.
Örnek: “Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa…” (Diyanet İşleri Meali (Yeni), Bakara/184).
Bakara/184’ü dikkatli okuduğumuzda, “Oruca zorlukla dayananlar üzerine düşen, fidye olarak bir yoksulu doyurmaktır.” diye belirtildikten sonra bu fidyeyi hayrına daha fazla vermeyi teşvik eden, “Kim bir mecburiyeti olmaksızın içinden gelerek iyilik yaparsa bu onun için daha hayırlı olur. diye belirtilir. Böylece fidye verecek grup bahsedildikten, bu fidye hayrının gönülden daha fazla verilmesi teşvik edildikten sonra vav atıf harfiyle aynı fidye verecek gruba yönelik olarak “Ve oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için daha hayırlıdır. “ denir.
Yani bu fidye verecek yutikunehu ile belirtilen kimseler kastedilerek, fidye hayrının bahsedilmesinden sonra fidyeyle alakalı olacak şekilde mecbur olmadıkları halde daha fazla fidye vererek iyilik yapmanın hayırlı olduğu açıkça vurgulandı ama oruç tutmalarının bu fidyeden daha hayırlı olduğunu belirtilmiş oldu.
Böylece oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesinin sadece fidye ile yükümlü yutikunehu ile kastedilen kimseler olduğu anlaşılır. Ayrıca fidye meselesinden itibaren oruç tutmanız hayırlıdır ifadesine kadar gelen cümleler birbiri içine geçerek, bu cümlelerin sadece oruç tutmak da zorlanan yutikunehu ile kastedilen yaşlı ve iyileşemeyecek hastalara söylendiği, hasta ve yolculara söylenmediği ispatlanmış oldu.
Hayızlı kimseler hayız geçtikten sonra oruç tutabilecek duruma gelip tutamadıkları orucu tutmak adına ramazandan sonra sayıyı tamamlayacaklarından, ramazandan sonrada oruç tutamayacak olduğundan fidye verecek kimseleri kasteden “yutikunehu” ifadesi hayızlı kadınları kastetmez. Bu sebeple “oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesi, ramazandan sonrada oruç tutamayıp fidye verecek yutikunehu ile kastedilen kimselere yönelik geldiğinden, ramazandan sonra kaza orucu tutabilecek olduğundan fidye vermeyecek olan ve bu âyette geçmeyen hayızlı kadını kastetmez.
Böylece oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi, hayızlı kadına yönelik gelmediğinden, hayız dönemini oruca güç bulunabilecek ve oruca güç bulunamayacak dönem olduğuna yönelik bir anlayışla bölmez. Ama oruç tutmanız daha hayırlıdır ifadesi, oruca zor dayanan ve yutikunehu ile belirtilen kimselere yönelik geldiğinden, oruca zor dayandığından oruç tutmak yerine fidye verenlerin bu dönemini, oruca güç bulunabilecek ve oruca güç bulunamayacak dönemler olarak ikiye bölmüş olur.
Yani hayızlı kadında bilimsel olarak hasta olmadığından ve “oruç tutmanız daha hayırlıdır” ifadesi hayızlı kadına yönelik de gelmediğinden, ayetlerin lafzından asla hayızlı kadının oruç tutabileceği ve tutamayacağı dönem vardır şeklinde bu dönemi bölerek iki ayrı dönem olduğu anlamı çıkmaz. Kuran'da, hayız için kesin bir tanımlamayla ezadır ifadesi geçtiğinden bazen ezadır anlayışını benimsemek ayetin lafzına aykırıdır.
Bazen eza değildir her zaman ezadır manasında “o ezadır” ifadesi geçtiğinden hayızlı kadının eza (eziyet) dönemi bölünmeyen tek bir güçlük dönemi olarak karşımıza çıkar.
Kur’an’da hayızlı kadının orucuyla ilgili en net tek yer olan Bakara 185’te, güçlük (eza) döneminde olan bu gibi kimseler için Allah kolaylık ister,güçlük istemez denilerek, Ramazan’dan sonra sayıyı tamamlamaları istenir.
Hayızlı kadının bu ilahı sınırı aşarak oruç tutması bu ilahi sınırı aşmayı yasaklayan Bakara 187’deki Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın” emrini çiğneyerek haram işlemiş olur.
Buraya kadar bahsettiklerimizin dışında hayızlının orucuna engel bambaşka çok mühim bir sebep daha vardır. O’da cinsel birlikteliğin hayız sebebiyle ve aynı anda oruç nedeniyle yasaklanmasıdır. İki farklı niyetle aynı amelin işlenmesi aklen mümkün değildir. Geçen yıldan kalma oruç borcunu bu yılın ramazan ayı içinde tutup hem Ramazan orucundan hem de kazaya kalan oruçtan saymak uyanıklık olur ve aklı selim hiç kimse böyle bir şeyi kabul etmez ve makul görmez.
Aynen hayızlı kadının orucuda bu şekilde çift niyet sebebiyle geçerli değildir. Çünkü hayızlı kadının cinsel birlikteliği hayızdan dolayıda yasaktır, oruçtan dolayıda yasaktır. Hayızlı kadın cinsel birliktelikten kendini hayızdan dolayı mı uzak tutacak yoksa oruçtan dolayı mı uzak tutacak. Çift niyetle ibadet olmayacağından bu orucu tutsa bile geçersiz olacak ve ramazandan sonra tekrar tutması gerekecek. Bunu iyice açıklayacağız.
Oruç iki ana unsurdan meydana gelir:
Kişinin yeme ve içmeden uzak durması
Kişinin cinsel ilişkiden uzak durması
”Oruç tuttuğunuz günlerin gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız size helal kılındı, onlar sizin örtünüz, siz de onların örtülerisiniz. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi biliyordu, bu sebeple tevbenizi kabul edip sizi affetti; artık onlara yaklaşabilirsiniz…” (Bakara/187)
Bu ayetten cinsel ilişkiden uzak durmanın, ne kadar mühim olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim ayette, gündüzleri bir yana geceleri bile caiz değilmiş, belki de neredeyse böyle kalacakmış. Buradan anlaşılmaktadır ki, orucun çok önemli bir unsuru olan cinsel ilişkiden uzak durmak ve bu tür önemli bir niyet başka bir niyete karıştırılmadan korunmalıdır.
Lakin hem hayız niyetiyle hem de oruç niyetiyle cinsel birliktelikten uzak durarak oruç tutanlar, bu çok mühim meseleyi gözden kaçırmaktadır.
Herhangi bir hayır sebebiyle ayakta beklemek zorunda kalan birinin, belli bir süre sonra bu bekleyişi namazdaki kıyamdan sayması gülünç olurdu. İki fiilde hayırdır ama bir hayrı yaparken diğer hayrında yapıldığını iddia etmenin ne kadar akıldan uzak olduğunu göstermesi açısından bu örnek mühimdir.
Buradan da iki ayrı fiil için iki ayrı niyetle yani çift niyetle ibadet olmayacağı ortaya çıkar.
Hayızlı kadın zaten hayız halindeyken cinsel birliktelik yaşamak istememektedir. Bir de buna oruç niyetiyle cinsel birliktelikten uzak durma gerekliliği eklendiğinde buna da uymak istediğinde bu sefer ikinci bir niyet ortaya çıkmaktadır. Yani çift niyet ortaya çıkmaktadır. Çift niyetli ibadet olmaz. Bundan dolayı çift niyetli ibadeti geçersizdir, ramazandan sonra tekrar oruç tutması gerekir.
Bu konuda bir örnek verelim:
Öğle ile ikindi namazı için niyet edip sadece bir farz namazı kılanın, tekrar namaz kılması gerekir. Çünkü çift niyetle ibadeti geçersizdir. Hayızlı kadının orucuda bu mantıktan yola çıkarak, “hayız niyetiyle mi cinsellikten uzak duracak, oruç niyetiyle mi cinsellikten uzak duracak” şeklinde bir durum ile oruç tuttuğundan çift niyetle cinsellikten uzak durma ibadeti olmayacağına göre tutacağı oruç ibadeti geçersiz olacak. Ramazan'dan sonra tekrar oruç tutması gerekecek.
Öğle ve ikindi namazına birlikte niyet ederek tek bir namazı kılan kimsenin namazı geçerli olmaz; çünkü hangi namazı kıldığı belli değildir. Aynı şekilde hayızlı iken oruç tutan kadının da cinsel ilişkiden hayız ve oruç niyetiyle oruç tutması çift niyetle ibadet anlamına gelir, hangi ibadeti yaptığı belli olmaz. Bu sebeple orucu geçersiz olur. Çünkü çift niyetle ibadetin olduğu oruç geçersizdir. Dolayısıyla çift niyetle tutulan oruç geçersiz olacağından hayız hâli sona erdikten sonra yeniden tutulması gerekir.
Suat Altınbaşak