Bir deney yapalım.
Askıdaki paltonun cebinde kimsenin fark etmeyeceği kadar küçük bir para var. Onu almak suç olmayacak… Yakalanmayacaksın… Kimse bilmeyecek… Kameralar çalışmıyor. Şahit yok… Ceza yok…
Alır mıydın? Çoğu insan cevabı verirken önce sonucu değil, içindeki sesi dinler.
Peki o ses nedir?
18. yüzyılda filozof Immanuel Kant buna dikkat çekmişti. Ona göre sırf ceza korkusuyla kötülük yapmamak ahlak değildir. Çünkü kişi aslında iyiliği seçmemiştir; sadece risk hesabı yapmıştır.
Şöyle düşünelim! Bir öğrencinin sınavda kopya çekmemesiyle, kopya çekme fırsatı olduğu halde çekmemesi aynı şey midir?
İlkinde engel dışarıdadır. İkincisinde engel içeridedir. Belki de ahlak dediğimiz şey tam olarak burada başlıyor.
Son yıllarda nörobilim ve evrimsel biyoloji insan davranışları hakkında dikkat çekici bilgiler ortaya koydu.
Bir insanın acı çektiğini gördüğümüzde beynimizdeki bazı bölgeler sanki acıyı kısmen biz yaşıyormuşuz gibi tepki veriyor. Buna ayna nöron sistemi deniyor.
İyilik yaptığımızda ise dopamin, serotonin ve oksitosin gibi kimyasallar devreye giriyor. Beyin adeta küçük bir ödül dağıtıyor.
Bu durumda şu soru akla geliyor: İnsan iyiliği gerçekten "iyi olduğu için" mi yapıyor?
Yoksa beyninin hoşuna gittiği için mi?
Eğer ikinci cevap doğruysa, fedakârlık nedir? Bir asker neden hayatını riske atar?
Bir anne neden uykusuz gecelere katlanır? Bir insan neden hiç tanımadığı biri için kendini tehlikeye atar?
Eğer bütün davranışlarımız çıkar hesabından ibaretse, çıkarımıza aykırı görünen davranışları nasıl açıklayacağız?
Şimdi düşünce deneyini biraz zorlaştıralım. Issız bir adadasın. Yapacağın yanlışın hiçbir sonucu olmayacak. Kimse zarar görmeyecek. Kimse öğrenmeyecek. Kimse seni yargılamayacak.
O durumda "yanlış" hâlâ yanlış mıdır?
Bu soru göründüğünden daha derindir. Çünkü birçok ahlak teorisi insanı toplum üzerinden açıklar. Ama toplum ortadan kalkınca geriye ne kalır?
Bir pusula düşün!
Pusulanın değeri kalabalıkta yön göstermesi değildir. Asıl değeri, yapayalnız kaldığında da kuzeyi göstermesidir.
İnsan vicdanı da böyle bir şey olabilir mi?
Sık duyulan bir iddia vardır: İnsan davranışlarının büyük kısmı genetik yapı, epigenetik etkiler ve çevresel koşullar tarafından şekillenir.
Genetik, bize verilen biyolojik altyapıdır. Epigenetik ise bu altyapının hangi bölümlerinin aktif hale geleceğini etkileyen ayar mekanizmasıdır.
Yani DNA kitabın kendisiyse, epigenetik o kitabın hangi sayfalarının açılacağını belirleyen işaretler gibidir.
Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Eğer davranışlarımızın büyük kısmı önceden şekilleniyorsa, sorumluluk tam olarak nerededir?
Bir katil çıkıp: "Ben böyle doğdum." derse ne cevap veririz?
Mahkemeler neden hâlâ insanları yargılar? Neden "başka türlü davranabilirdin" varsayımına dayanır? Burada ilginç bir çelişki yok mu?
Bir yandan insanın koşulların ürünü olduğunu söylüyoruz. Diğer yandan onu seçimlerinden sorumlu tutuyoruz. Acaba insan hem belirlenmiş hem de özgür olabilir mi?
Eğer insanlar büyük ölçüde yaşadıkları çağın ürünü ise, tarihi değiştiren insanlar nasıl ortaya çıktı? Köleliğin normal kabul edildiği dönemlerde bazı insanlar neden bunun yanlış olduğunu düşündü?
Herkes aynı şeyi savunurken bazı insanlar neden karşı çıktı? Kalabalığın gördüğünü görüp de farklı düşünebilmek nasıl mümkün oldu?
Belki de insanın içinde yalnızca uyum sağlayan bir mekanizma değil, sorgulayan başka bir taraf da vardır.
Bilim olağanüstü bir araçtır. Yıldırımın neden oluştuğunu açıklar. Depremlerin nasıl meydana geldiğini açıklar. Beyindeki sinyalleri açıklar. Karar verme süreçlerini açıklar.
Fakat burada ince bir ayrım vardır. Bilim çoğu zaman "nasıl?" sorusunu cevaplar.
"Neden?" sorusu ise çoğu zaman açık kalır.
Bir saatin tüm dişlilerini inceleyebilirsiniz. Yaylarını, çarklarını ve mekanizmasını açıklayabilirsiniz. Ama bu size saatin neden yapıldığını söylemez.
Mekanizmayı anlamak ile amacı anlamak aynı şey değildir.
Peki ahlak için de aynı durum geçerli olabilir mi?
Ahlakın nasıl ortaya çıktığını açıklamak, onun neden önemli olduğunu açıklamaya yeter mi?
Bugün birçok kişi ortak ahlak değil, ortak hukuk gerektiğini savunuyor.
Bu düşünce güçlüdür. Çünkü farklı görüşlere sahip insanlar aynı kurallar altında yaşayabilir.
Fakat burada ilginç bir problem ortaya çıkar. Bir zamanlar kölelik yasaldı.
Bugün çoğu insan onu ahlaksız buluyor. Peki hangi ölçüye göre?
Eğer hukuk tek ölçütse, dün de doğruydu bugün de doğru olmalıydı. Ama öyle düşünmüyoruz.
Demek ki hukukla hukuku yargılayan başka bir ölçü arasında fark var. O ölçü nedir?
Vicdan mı? Akıl mı? İnsan onuru dediğimiz şey mi? Yoksa henüz adını koyamadığımız başka bir ilke mi?
Bilim bugün evren hakkında çok şey biliyor. Ama hâlâ bilmediği şeyler de var.
Evrenin büyük bölümünü oluşturan karanlık madde ve karanlık enerji hâlâ tam olarak açıklanabilmiş değil. İnsan zihni konusunda da durum benzer.
Nöronları görüyoruz. Kimyasal süreçleri ölçüyoruz. Karar anlarını takip ediyoruz.
Ama şu sorunun kesin cevabını hâlâ bilmiyoruz:
İnsan neden doğruyu arıyor? Neden adaleti önemsiyor? Neden anlam peşinde koşuyor?
Neden yalnızca yaşamakla yetinmiyor?
Şimdi en başa dönelim. Kimsenin görmeyeceğini bilseydin... Yakalanmayacağını bilseydin...
Ceza almayacağını bilseydin... O yanlış davranışı yapar mıydın?
Eğer cevabın "hayır" ise, biraz dur ve kendine şu soruyu sor!
Seni durduran şey neydi? Kanun mu? Toplum mu? Genlerin mi? Beynindeki kimyasallar mı?
Yoksa hiçbir gözün görmediği yerde bile sana yön göstermeye devam eden görünmez bir pusula mı? İnsanlık binlerce yıldır bu sorunun cevabını arıyor.
Belki vicdan diyor. Belki bilinç diyor. Belki hakikat diyor. Belki başka bir isim veriyor.
Ama dikkat edersen bütün yollar aynı kapıya çıkıyor.
İnsan, sadece ne yaptığıyla değil, neden yaptığıyla da ilgilenen tek varlık gibi görünüyor.
Ve belki de asıl gizem burada başlıyor. Çünkü evrende sayısız yıldızın arasında yaşayan bu küçük varlık, yalnızca yaşamayı değil, yaşamanın anlamını da sorguluyor. Böyle bir sorunun ortaya çıkması bile, üzerinde uzun uzun düşünmeye değer değil mi?