Bir günlüğüne bütün insanlığı bugünkü teknolojisinden, şehirlerinden, arabalarından, telefonlarından ve internetinden soyup birkaç on bin yıl geriye götürseydik, kendimizi bir mağaranın önünde, ateşin çevresinde oturan insanların arasında bulurduk.
İçlerinden biri ayağa kalkardı: “Yarın vadinin aşağısına gideceğiz. Orada hayvan izleri gördüm.” Bir başkası: “Sen kuzey tarafından dolaş. Biz doğudan yaklaşalım.” Diğeri: “Çocuklar burada kalsın. İki kişi ateşi korusun.” Bir başkası da daha önce yaşanan bir avı hatırlatırdı: “Oraya gittiğimizde hayvan şu taraftan saldırmıştı. Dikkatli olmalıyız.”
Ve gençler…
Onlar da grubun içinde yerlerini alır; kim iz sürecek, kim önden gidecek, kim tehlikeyi haber verecek, kim yiyecek toplayacak, kim yaralananlara yardım edecek diye konuşurlardı. Çünkü o dünyada birlikte olmak, hayatta kalmanın şartıydı.
Şimdi aynı insan türünün gençlerini düşünelim!
Bir kafede, parkta, okul çıkışında ya da telefon ekranının karşısında…
Konuşulanlar değişmiş gibi görünüyor: “Nasıl dikkatini çekerim?”, “Bana neden cevap vermedi?”, “Nasıl daha çekici görünürüm?”, “Beni kim beğendi?”
İnsanlık gerçekten değişti mi? Yoksa yalnızca açlığımızın nesnesi mi değişti?
Eskiden karnımızı doyurmak için bir araya geliyorduk. Bugün karnımız doyduğu için başka arzularımızı doyurmak üzere mi bir araya geliyoruz?
Belki de insanlık tarihindeki en büyük dönüşümlerden biri tam burada saklıdır. Birlikte hareket edebilme yeteneğimiz…
İnsanın ilk büyük sosyal sorusu belki de “Ben ne kazanacağım?” değildi. Daha temel bir soru vardı: “Biz nasıl hayatta kalacağız?”
Çünkü tek başına insan zayıftı. Fakat birkaç insan birlikte olduğunda daha güçlüydü.
Robin Dunbar'ın sosyal beyin hipotezi, primatlarda beyin büyüklüğü ile sosyal grubun karmaşıklığı arasında ilişki bulunduğunu ve insan beyninin önemli bilişsel yüklerinden birinin sosyal ilişkileri yönetmek olduğunu ileri sürer.
Yani beynimiz yalnızca: “Nerede yiyecek var?” sorusunu çözmek için gelişmedi. Aynı zamanda: “Kim benimle?”, “Kim bana güveniyor?”, “Kim kime kızgın?”, “Kim kiminle işbirliği yapıyor?”, “Ben kiminle işbirliği yapmalıyım?” sorularını çözmek zorundaydı.
Sonra Karnımız Doymaya Başladı. İnsan tarımı keşfetti. Toprağa yerleşti. Hayvanları evcilleştirdi. Tahıl üretmeye başladı. Depolar oluştu. Yerleşimler büyüdü. Nüfus arttı. Ve insan hayatında devasa bir değişiklik gerçekleşti. Yiyecek artık yalnızca bugün bulunması gereken bir şey olmaktan çıktı. Bir kısmı depolanabilir hale geldi.
İşte burada başka bir mücadele başladı. Çünkü karnını doyurmakla karnının sürekli doyacağından emin olmak aynı şey değildir.
Avcının yerini popüler insan mı aldı? Bir zamanlar iyi avcı olmak statü sağlayabiliyordu. Güçlü olmak, cesur olmak, üretken olmak, güvenilir olmak insanın toplumdaki değerini artırıyordu. Bugün bu ölçütlerin yanına yenileri eklendi.
Görünüş… Gelir… Meslek… Giyim… Sosyal çevre… Takipçi sayısı… Karizma… Fotoğraflar… İletişim biçimi…
Thorstein Veblen'in 1899'da ortaya koyduğu gösterişçi tüketim kavramı burada önem kazanır. İnsan bazen yalnızca ihtiyacını karşılamak için değil, toplumsal konumunu ve statüsünü göstermek için de tüketir.
Eskiden biri: “Bakın, bu kadar büyük hayvanı ben avladım.” diyebilirdi. Bugün: “Bakın, bu kadar pahalı arabayı ben aldım.” diyebiliyor. Biçim değişti. Fakat sosyal mesajın özü hâlâ benzer: “Benim değerimi görün.” Çünkü mesele yalnızca tüketmek değildir. Daha derinde başka bir ihtiyaç vardır. Seçilmek…
İnsan tarih boyunca seçilmek istemiş olabilir.
Güvenilir, cesur, güçlü, üretken ve güzel olan seçildi. Bugün ise bu seçilme yarışına yeni ölçütler eklendi. Ve dijital dünya bu yarışı tarihte hiç olmadığı kadar görünür hale getirdi.
Belki telefon ekranı çağımızın yeni mağara duvarıdır. Mağaradaki insan duvara bizon çiziyordu. Bugünkü insan Instagram'a kendisini çiziyor.
Eskiden: “Ben ne avladım?” Bugün: “Ben nasıl görünüyorum?” Eskiden grubun onayı ateşin çevresinde hissediliyordu. Bugün bazen bir bildirim sesiyle geliyor: Bir beğeni… Bir yorum… Bir takip… Bir mesaj…
İnsanların sosyal kabul arayışı yeni değil. Yeni olan, bunun sürekli ölçülebilir hale gelmesi… Kaç kişi beğendi? Kaç kişi takip etti? Kaç kişi izledi? Kaç kişi cevap verdi?
İnsan ilk kez sosyal değerini neredeyse anlık olarak ölçebildiği bir dünyada yaşıyor. Bu yüzden modern insan yalnızca başkasının ilgisini değil, bazen kendi değerini de ekran üzerinden test ediyor.
Peki insan neden hiç doymuyor?
İnsan ister. İstediğine ulaşır. Kısa bir tatmin yaşar. Sonra yeniden ister. Yeni telefon… Yeni araba… Yeni ilişki… Yeni başarı… Yeni beğeni… Yeni heyecan…
İnsan ihtiyaçtan arzuya, arzudan hazza, hazdan alışmaya ve alışmadan yeni arzuya doğru dönen bir çarkın içine girebilir. Modern tüketim toplumu ise bu döngüyü yalnızca kullanmaz; onu ekonomik bir modele dönüştürür. Böylece insanın önünde garip bir paradoks belirir. Hiç olmadığı kadar çok şeye sahibiz ama sahip olduklarımızın hiç olmadığı kadar çabuk sıradanlaştığı bir dünyada yaşıyoruz.
Bir şeyi elde etmek artık son nokta değildir. Çoğu zaman yeni bir başlangıçtır.
Mağaranın ateşi insanları birbirine yaklaştırıyordu. Ekran ise bizi aynı anda hem birbirimize yaklaştırabiliyor hem de birbirimizden uzaklaştırabiliyor.
Dünyanın öbür ucundaki insanla birkaç saniyede konuşabiliyor. Ama yine de içinde bir eksiklik hissedebiliyor. Çünkü açlık yalnızca midede oluşmuyor.
İnsan bazen egosuyla… Bazen kalbiyle… Bazen zihniyle… Bazen ait olma duygusuyla…
Bazen anlam arayışıyla aç… İnsanlığı açlıktan kurtarmak büyük bir problemdi.
Fakat şimdi başka bir problemle karşı karşıyayız: İnsanlığı anlamsızlıktan nasıl kurtaracağız?
Çünkü aç insanın acısı görünürdür. Tok ama anlamsız insanın acısı ise çoğu zaman görünmez. Mızrağın yerini telefon aldı; ama soru hâlâ aynı. Mağaradaki genç ile bugünkü genci yan yana koyalım. Biri mızrağını hazırlıyor diğeri telefonunu…
Biri: “Yarın nasıl yiyecek bulacağız?” diye soruyor. Diğeri: “Yarın nasıl dikkat çekeceğim?” diye düşünüyor. Biri hayatta kalmak için grubuna ihtiyaç duyuyor. Diğeri kendisini gerçekleştirmek için bir grup arıyor. Biri ateşin etrafında oturuyor diğeri ekranın etrafında. Aradan on binlerce yıl geçmiş olabilir. Fakat ikisinin içinde aynı kadim soru hâlâ dolaşıyor olabilir: “Ben bu grubun içinde nereye aitim?”
Belki insan hiç değişmedi. Belki yalnızca açlığının biçimi değişti. Belki insanlık tarihinin ilk büyük sınavı karnını doyurmaktı. Sonra güvenli bir toplum kurmak… Sonra üretmek… Sonra daha uzun yaşamak… Sonra daha fazla şeye sahip olmak…
Fakat şimdi önümüzde başka bir sınav duruyor. Sahip olduğumuz onca şeyden sonra ne isteyeceğimizi öğrenmek…
Çünkü insanı diğer canlılardan ayıran şey yalnızca daha fazla şeye sahip olabilmesi değildir. İnsan, sahip olduklarından sonra bile daha fazlasını isteyebilen bir varlıktır. Fakat medeniyetin gerçek ölçüsü, insanın ne kadar çok arzu üretebildiği değil; hangi arzularının peşinden gitmeye değer olduğunu anlayabilmesidir.
Belki de mağaradan bugüne uzanan gerçek insanlık hikâyesi budur. Önce birlikte hayatta kalmayı öğrendik. Sonra birlikte yaşamayı… Şimdi ise birlikte anlamlı yaşamayı öğrenmek zorundayız. Ve belki insanlığın bundan sonraki büyük evrimi bedenimizde değil, arzularımızda gerçekleşecektir. Çünkü insanın karnını doyurmak medeniyetin ilk basamağıydı. Karnı doyduktan sonra ne yapacağını öğrenmek ise belki medeniyetin son sınavıdır. Ve belki bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru artık şu değildir: “Neye sahip olabilirim?”
Asıl soru şudur: “Sahip olduğum her şeyden sonra hâlâ neden açım ve bu açlığımı neyle doyurmalıyım?”