Hiç düşündünüz mü? Biz aslında nereden geldik?
Bir sabah dünyaya gözlerimizi açtık ve kendimizi burada bulduk. Bir ailede, bir şehirde, bir ülkede, belli bir iklimin içinde doğduk. Kimi insan karın, soğuğun ve uzun kışların ortasında dünyaya geldi; kimi sıcaklığın, güneşin ve denizin kıyısında. Kimi dağların arasında büyüdü, kimi kalabalık şehirlerin içinde…
Ama hepimiz aynı gökyüzüne baktık. Belki de insanın en eski merakı buradan başladı.
“Ben kimim ve nereden geldim?”
Bugün bilim bize çok daha büyük bir hikâye anlatıyor. Vücudumuzdaki birçok elementin kökeni, milyarlarca yıl önce yıldızların içinde gerçekleşen süreçlere kadar uzanıyor. Yani bir anlamda hepimiz gerçekten de yıldızların geçmişinden gelen maddelerden oluşuyoruz.
Fakat burada ilginç bir soru ortaya çıkıyor: Yıldızlardan gelmiş olmamız, karakterimizin de yıldızlar tarafından belirlendiği anlamına gelir mi?
İşte tam bu noktada astroloji ile bilim birbirinden ayrılıyor. Çünkü insan gökyüzüne bakarken yalnızca yıldızları görmedi. Kendini de gördü. Korkularını, umutlarını, kaderini ve geleceğini yıldızların arasına yerleştirdi.
Belki de astrolojinin asıl hikâyesi gökyüzünden çok insanın kendisini anlama çabasının hikâyesidir.
İnsan neden kendisini yıldızlarda arıyor? Düşünün!
Gece gökyüzüne bakıyoruz. Milyarlarca yıldız var. Biz ise küçücük bir gezegenin üzerinde, küçücük hayatlarımızı yaşıyoruz.
Bir yanda evrenin sonsuzluğu… Diğer yanda bizim birkaç on yıllık ömrümüz…
Böyle bir durumda insanın kendisini evrenin merkezinde hissetmek istemesi anlaşılır bir şey değil mi?
Belki de bu yüzden binlerce yıl boyunca insanlar yıldızlara baktı ve onların arasında anlam aradı.
“Ben şu tarihte doğdum.”, “Ben şu burcum.”, “Demek ki şöyle bir insanım.”
Bu düşünce insana bir kimlik verir. Ama burada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Gerçekten doğduğumuz gün mü bizi biz yapan şeydir, yoksa o günden sonra yaşadıklarımız mı? Bir insanı yalnızca doğduğu tarihle açıklayabilir miyiz?
Mesela aynı gün, aynı saatte doğan iki insanı düşünelim!
Biri İstanbul'un kalabalığında büyüsün. Diğeri Anadolu'nun küçük bir dağ köyünde…
Biri çocukluğundan itibaren trafik, internet, alışveriş merkezleri, sosyal medya ve kalabalıklarla iç içe yaşasın. Diğeri dağları, hayvanları, toprağı, karı ve sessizliği tanısın.
İkisi aynı burçta olacak. Peki gerçekten aynı kişilikte mi olacaklar? Dağın insanı ile şehrin insanı aynı olabilir mi?
İnsan yalnızca genlerinden ve doğum tarihinden oluşmaz. İnsan aynı zamanda yaşadığı çevrenin çocuğudur. Dağda yaşayan insanın dünyayla ilişkisi farklıdır. Dağ insana mesafeyi öğretir.
Ufuk geniştir. İnsan gökyüzünü daha fazla görür. Doğayla mücadele etmek zorundadır. Kış geldiğinde bunun ne anlama geldiğini bilir. Hayvanlarla, toprakla, suyla ve mevsimlerle daha doğrudan ilişki kurar.
Şehir insanının dünyası ise farklıdır. Şehir hızdır. Trafik, gürültü, kalabalık, rekabet, zaman baskısı, para, kariyer, teknoloji ve sürekli değişen ilişkiler...
Şehir insanı belki doğayla daha az mücadele eder ama insanlarla daha fazla mücadele eder.
Şimdi düşünelim! Dağın sessizliği ile şehrin gürültüsü aynı kişiliği mi üretir?
Elbette hayır! Ama bu farklılığı açıklamak için mutlaka Mars'a, Venüs'e veya Satürn'e ihtiyacımız var mı?
Belki de cevap çok daha yakınımızdadır. Yaşadığımız hayatın içinde…
Sıcak iklimin insanı, soğuk iklimin insanı… İklim de insan hayatını etkiler.
Fakat burada dikkatli olmak gerekir. “Şu iklimde doğan insan şöyledir, bu iklimde doğan insan böyledir.” demek bilimsel olarak fazla iddialı olur.
Çünkü insan davranışı tek bir nedene indirgenemez. Ancak çevrenin insan üzerinde etkisi olduğu gerçeğini de inkâr edemeyiz.
Güneş ışığı, sıcaklık, beslenme, uyku düzeni, hastalıklar, fiziksel hareketlilik ve yaşam biçimi insanın gelişimini etkileyebilir.
Örneğin gebelik döneminde annenin maruz kaldığı güneş ışığı, beslenmesi, bazı enfeksiyonlar ve çevresel koşullar gelişim üzerinde biyolojik etkiler oluşturabilir.
Bilim burada bize önemli bir ayrım öğretiyor: “Mevsim insanı etkileyebilir” demek başka şeydir; “burç insanın karakterini belirler” demek başka şeydir.
İşte bu ayrımı çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Bir insanın doğduğu mevsim ile bazı biyolojik özellikleri arasında küçük istatistiksel ilişkiler bulunabilir.
Fakat buradan kalkıp: “Sen Akrepsin, o yüzden intikamcısın.”, “Sen Balıksın, o yüzden duygusalsın.”, “Sen Koçsun, o yüzden lider ruhlusun.” demek bambaşka bir iddiadır.
Peki sosyal medyada burç yorumları neden bu kadar tutuyor?
Çünkü insan zihni olağanüstü bir anlamlandırma makinesidir. Sosyal medyada bir burç yorumu okuyorsunuz: “Dışarıdan sakin görünüyorsun ama içinde fırtınalar kopuyor.” Okuyan kişi ne diyor?
“Aynen beni anlatıyor!”
Bir başka cümle: “İnsanlara kolay güvenmiyorsun ama güvendiğin zaman çok bağlı oluyorsun.” Yine: “Tam ben!”
Peki neden?
Çünkü bu cümlelerin büyük bölümü çok geniş bir insan kitlesine uyabilecek şekilde hazırlanmıştır.
Psikolojide buna Barnum ya da Forer Etkisi deniyor. İnsan, kendisine özel olarak hazırlanmış gibi sunulan genel ifadeleri kişisel ve doğru kabul etmeye eğilim gösterebiliyor.
Daha ilginci ise şu: Kendimize uyan kısmı hatırlıyoruz. Uymayan kısmı unutuyoruz.
Mesela burç yorumunda on cümle var. Sekizi size hiç uymuyor. İki tanesi tam sizi anlatıyor.
Siz ne diyorsunuz? “Burç yorumum beni tam anlatıyor.”
İşte insan zihninin küçük ama güçlü oyunu burada başlıyor.
Biz gerçekten yıldızların etkisinde miyiz, yoksa anlam arayan varlıklar mıyız?
İnsan yalnızca yaşayan bir canlı değil. Anlam arayan bir canlı… Ölümün farkında… Zamanın farkında... Yalnızlığın farkında... Ve belki de en önemlisi, kendi varlığının farkında…
Bu yüzden sürekli kendisine bir hikâye arıyor. “Ben kimim?”, “Niçin böyleyim?”, “Hayatımın amacı ne?”, “Beni diğerlerinden ayıran şey ne?”
Burçlar bu sorulara kolay cevaplar verebiliyor. Çünkü karmaşık bir insanı birkaç kelimeyle açıklamak rahatlatıcı…
“Ben Akrep olduğum için böyleyim.”, “Ben Terazi olduğum için kararsızım.”, “Ben Oğlak olduğum için çalışkanım.”
Böyle söylediğimizde kendimizi çözmüş gibi hissediyoruz.
Ama gerçekten çözmüş oluyor muyuz? Belki de tam tersine, kendimizi anlamaya çalışmayı bırakıyoruz.
Öyleyse insanı sadece doğduğu tarihe bağlamak ne kadar doğru?
Belki daha doğru soru şudur: “Ben hangi burçtayım?” değil, “Ben hangi yaşantıların sonucuyum?”
O halde belki de insanlara bakarken yıldızlara değil, hayatlarına bakmalıyız. Gökyüzüne bakmaya devam edelim. Ama yıldızlardan kaderimizi okumak için değil... Kendimizin evrendeki yerini anlamak için…
Çünkü biz yıldız tozundan gelmiş olabiliriz. Ama bizi insan yapan şey, yıldızların nerede durduğu değil; bu kısa hayat içinde neye dönüştüğümüzdür. Ve belki insanın asıl burcu, doğduğu gün değil, hayat karşısında aldığı tavırdır.
Şimdi kendimize şu soruyu soralım!
Bizi gerçekten yıldızlar mı anlatıyor, yoksa yıldızlara bakarken kendi içimizde gördüğümüz insan mı?