Henüz yüksek mektep vakitlerinde ‘Yeniden Viyana’ kapılarını yoklamış Alper Kanca ile başlasın hikâyemiz.
Henüz sabi sübyan vakitlerinde Melet Irmağı’nda kulaç atmış, çimmiş çeliklenmiş henüz bir başarı ortada yokken babasınca önemli adam olacağı ön görülmüş, atasının güvenlik endişesiyle Hicaz yollarına düşüp başına iş gelmesin, nasıl olsa vekâletle hacı ederiz. Adını da peşin peşin Hacı Bayram koyalım dediği, “Misak-ı Milli” dışına, ata toprağı Gürcistan’a ilk seferini yapan Hacı Bayram Çiçek’le başlasın hikâyemiz.

Anlatıcıya gelince; 20 sene evvel birkaç kez Gürcistan’a gitmiş olmanın ukalalığı üzerinde. Seferden bir gün evvel sefer görev emri almış bir Teşkilat-ı Mahsusa yaveri misali hele bismillah kervan yolda düzülür, hazırda ‘mataramda tuzlu’ su deyüp palas pandıras düşmüş yola... İşte onunla başlasın hikâyemiz.
Henüz yola çıkmadan 31 Temmuz miladi, 25 Muharrem 1446 hicri, “Tiflis Sokakları” adında bir vatzap grubu kurulmuş, adım gruba eklenmiş, çekin filan işleri bir hale yola konmuş. Neden “Tiflis Geceleri” değil “Tiflis Sokakları” ona takıldım ya “Ses etme Nevzat.” diyorum. Gruptan bombardıman başladı. Takılmaya mahal yok. Okunacak linkler var; ‘Gürcistan’daki Müslüman Topluluklar’ pdf, ‘Gürcistan’ TDV İslam Ansiklopedisi pdf, ‘Tiflis’ TDV İslam Ansiklopedisi pdf , ‘Gürcüler’ TDV İslam Ansiklopedisi pdf, Allah sonumuzu hayretsin...

SEYAHAT KURALLARI
‘’Yıllardır çalışmış antrenman yapmış bir ekibiz, kurallarımız var. Sayıları da az değil. ‘Eyvah çattık belaya’ diyorum. Alman ekolü bir adam Alper Kanca. Allah’ın garibi Ordulu Türk ekolü iki köhne füruğ (eskici); Hacı Bayram ve ben.
1- Dakik ol. Zamanında gel, zamanında git.
2- İletişime açık ol, irtibatta kal.
3- Dişlerini fırçala, tırnaklarını kes...
Gayri ihtiyari gözüm tırnaklarıma kayıyor. Gidiş biletimiz var dönüş yok. Sankim Ali Samiyen..
Atlas Jetle uçuyoruz. Bayram Bey koridorda oturuyor. Protokole yakınız. Alper Bey’imiz iki sıra önümüzde sağ yanımızda. Fındık fıstıkla besleniyoruz, uçuyoruz. Çantamda bir Didem Madak kitabı, bir de Yaşamak Cahit Zarifoğlu’ndan.
BU SERİNLİK İYİ
Bayram Bey yanımda uyukluyor. İki saat on beş dakika bir çırpıda geçiyor. Kaşla göz arası Tiflis Havalimanı’ndayız. 2007’de TAV yapmış bu modern havalimanını. Gülümseyen bir memure. İşlemlerimiz bitiyor. Soyadım üzerinden şakalaşıyoruz memurla. Vaktiyle demir perde suratlı memurlar, KGB artığı polisler yapmıştı bu işlemleri. Bir döviz bürosundan bir miktar Lari alıyoruz. Hava çok güzel. Serin kuru Kafkas havası. Bunaltıcı bir İstanbul sıcağı haftasından sonra bu serinlik hepimize iyi geliyor. Havalimanında bir kumar masası ruleti maketi önünde, gırgır olsun için fotoğraf çektiriyoruz.
Alper Bey, Uber türü bir uygulama olan Bolt’tan bir taksi çağırıyor. Apar topar biniyoruz. Yol boyu ilk izlenimler. Şoförden müziğin sesini kısmasını istiyor Alper Bey. Tiflis modern bir şehir olmuş. Çevre yolu boyunca modern Gürcistan’ı izliyoruz. Mc Donalds mıydı dağılan Sovyetler ’in modernlik sembolü. Haberlerde hamburger, cola, Mc Donalds kuyruklarını hatırlıyorum 90’ lı yıllardan. Devasa oteller, büyük kumarhaneler bence çağdaş Gürcistan. Yol boyu bunu görüyoruz. Sovyetik dönem büyük binalar halen ihtişamını ve gizemini koruyor.
Otelimiz Liberty Meydanı’nda. Geniş bir meydan, geniş caddeler. Bir sokak müzisyeni kemanıyla müzik yapıyor Saint George Anıtı gölgesinde. Bir küçük kız balerin pabuçlarıyla dans ediyor. Bir sürü köpek var etrafta. Arada hırlıyor havlıyorlar. Köpek burada da sorun. İstanbul'dan daha çok köpek var.
Zamanla Stalin’den vazgeçen Gürcüler 2006’da heykelini indirip yerine daha büyük ve yüksek Saint George heykelini dikmişler. Adını da Özgürlük Meydanı koymuşlar meydanın.
Milattan önce 4. yüzyılda kurulmuş ilk Gürcistan Krallığı. Osmanlılar’ın, Bizans’ın Persler’in ve en son Ruslar’ın işgaline uğramış. 91 de bağımsızlığını ilan etmiş ve bu meydanla, meydana diktiği 35 metre yüksekliğinde bir kaide üzerine Saint George anıtıyla taçlandırmış özgürlüğünü. Anladığım kadarıyla Saint George, Gürcü evliyalarından. “Kim demiş ‘Gürcü’nün evliyası olmaz?” Şimdilerde Avustralya’da yaşayan Fatsalı sevgili dostum Cem Gençoğlu bir de Ünyeli dostumuz Yusuf Ziya var ki değme evliyaya cin çarptırır.
OTEL ODALARI
Güzel bir lokasyonda otelimiz. Meydana 150 metre var yok. İbis Otel. 411 numaralı oda Bayram Bey’in. 413 bende, 421 Alper Bey’in. Şık odalar. Oldum olası severim otel odalarını. NFK’nın ‘Otel Odaları’ yla alakası yok odamın. Kübik resimli duvarlar, şık mobilyalar...
‘Bir merhamettir yanan, daracık odaların,
İsli lâmbalarında, isli lâmbalarında.’
‘Gelip geçen her yüzden gizli bir akis kalmış,
Küflü aynalarında, küflü aynalarında.’
‘Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında!...’ mısraları geliyor dilimin ucuna apansız.
Bavulları odalara bırakıp apar topar sokağa atıyoruz kendimizi. Meydana çıkmadan sağda Tiflis eski belediye binası. Eski Tiflis’e doğru küçük bir tur atıyoruz. Gözüm bir yandan Türk restoranı arıyor. Moderatör, Gürcü yemeklerinden yana haklı olarak. Her tarafta ‘Georgian Cuisine (Gürcü Mutfağı)’ tabelalı restoranlar. Bizde ‘Türk Mutfağı’ ifadesi pek kullanılmaz tabelalarda. Adamlar turizmi keşfetmiş. Nüfusu 3 milyon 700 bin civarı Gürcistan'ın. 2023’de aldığı turist bir önceki yıla göre yüzde 57 artmış. Bizim itip kaktığımız Arap turistlerinde tercihi Gürcistan. Seyahatimiz boyunca çok sayıda Çinli, Japon, Arap ve Türk turistin kafileler halinde çarşı, pazar, müze gezdiğini gördük. Her şey turist için, turiste göre. Helal sertifikalı restoranlar azımsanmayacak kadar çok.
Haçapuri’yi o nefis peynirli yumurtalı pideyi daha önceki seyahatlerimde de sevmiştim. Hinkali pek damağıma uymasa da kızıma hinkali desenli bir çift çorap almayı ihmal etmedim. Harço bizim Karadeniz’de de Gürcüler’in sıkça yaptığı nefis bir dana çorbası. Bizim oralarda Karadeniz’de tavuktan da yapılır. Tadını kinzi adı verilen bir baharattan alıyor. Bahsi geçen yemekleri tatmak için bile Gürcistan’a gidilebilir.
1877-78 Osmanlı Rus Harbi ve 21 Kars Antlaşması’yla yaşadıkları coğrafya Osmanlı’nın elinden çıkan Müslüman Gürcüler, dinlerini kaybetmemek için Anadolu'nun muhtelif yerlerine göç etmişler. Bir büyük kısmı Karadeniz sahiline yerleşmiş. Bu iskânın başka sebepleri de var elbet. Bölgedeki Rum ve Ermeni nüfusun dengelenmesi. Dolayısıyla bölgeye yerleşen Gürcüler kültürlerini, yemeklerini, her bir şeylerini getirmişler. Fatsa’da Gürcü kavurması kötü bir düğün yemeği, kötü bir yemektir. Bütün bölgede bu yemek düğünlerin baş yemeğidir. Onun kıvamı tutturulamamışsa bütün yemekler kötü addedilir.
Ortodoks Hristiyan Gürcüler. Ne Rus Kilisesi’ne ne İstanbul’a ne de Roma'ya bağlılar. Kendi Patrikleri var.
Kiliselerin yoğunluğu daha önceki gözlemlerimden daha fazla. Düğün, cenaze, sabah akşam ve pazar ayinlerinde kiliseler hınca hınç dolu. 2008’deki Rus saldırılarının bu dindarlıkta etkili olduğunu düşünüyorum. 2000’li yıllarda yaptığım seyahatlerde böyle bir yoğun dindarlık dikkatimi çekmemişti. İlk gün ilk gezimizde bir cenaze merasimini izlemek üzere girdiğimiz kilisede büyük bir kalabalık vardı.
Bir adamın gözleri hep üzerimizdeydi. Terslik çıkacağını düşündüğüm için çıkalım demiştim Alper Bey’e. Etrafta birçok tesettürlü çarşaflı manastır rahibeleri vardı. Bayram Bey’imiz ortalıkta yoktu. Endişe edecek bir şey de yoktu aslında. Alper Bey’imiz bu durumu fazla ciddiye almıştı. Telefonla da ulaşamıyorduk.
Bizim kapalı çarşıyı bir tık andıran yer altı meydan çarşısını gezerken fiyatını sorduğum şeylerin dekor olduğunu, satılık olmadığını öğrenmek ayrıca canımı sıkmıştı. Sonradan bir Gürcü mutfağında buluştuğumuz Bayram Bey’imiz elinde bir Türk döner dürümüyle çıkıp geldi. Meğer zangoç musallat olmuş Hacı Bayram Bey’imize. Zangoç, Bayram Bey’imizin kısa pantolonla kiliseye girmesine izin vermeyince çıkışta beklemiş bizi. Biz başka bir kapıdan sokağa çıkınca diplomatik sorun oluştu, gezi kurallarının 2. maddesi ‘İletişime açık ol, irtibatta kal’a muhalefetten...
Yıllar evvel yaptığım ziyarette Tiflis, 100 dolara adam vurulan güvensiz bir yerdi. Türkiye'de aranan kaçan ne kadar kaçak, mafya varsa onlar için güvenli bir limandı Gürcistan. Halen öyle. Bir Türk kabadayının bir Gürcü oligarkın ayağına bastığı için Tiflis’te bir cezaevinde tutulduğunu öğreniyoruz.
Gürcü kadınlar Türkiye'de ucuz çocuk ve hasta bakıcılığı, temizlikçilik ve hayat kadınlığı yaptılar yıllarca. Şimdilerde Türkiye'de kazançları düştüğü için Avrupa’ya gidiyorlar. 20 sene evvel Batum’da sohbet ettiğim bir taksici: “Şimdilerde Türk erkekleri yüzünden 100 dolardan aşağı bizim kadınlar bizimle bile olmuyor.” diye gülerek ironi yapmıştı. Batum yolunda bu konu Alper Bey’le uzun bir tartışma konusu olarak hafızamda duruyor. Hafif silahlar ve hafif her şey uzmanı Bayram Bey’imiz bile Alper Bey’i ikna edici izahlar yapamadı. Bu tartışma konusu Batum’da buluşacağımız İsmail Bayram’la tartışılmak üzere askıya alındı.
Akşam Tiflis’in ara sokaklarında yaptığımız geziler hepimiz için çok keyifli ve eğlenceliydi. Bir gece Özgürlük Meydanı’nda rast geldiğim Türk İş Adamları Derneği çok iyi bir lokasyondaydı. Lakin Türkiye, Gürcistan ve İsrail bayraklarını yan yana görmek beni fena halde rahatsız etti.
UZUN SÜREDİR AMERİKA’NIN ÇÖKTÜĞÜ GÜRCİSTAN
ABD ve Avrupa'nın çöplüğü, kara para aklama sahası ve Avrupa’da çalınan araçların son durağı olmaktan kurtulur diye ümid ederken; Liberty Meydanı’nda ve başka yerlerde gördüğüm Gürcistan bayrağının sağında solunda Avrupa Birliği ve NATO bayrakları. Görünen o ki bir Gürcü Kızıl Elma’sı gibi ulusal bir proje olarak halkın önüne konulmuş AB’ye ve NATO’ya üye olmayı çok istiyor Gürcistan. ‘İnşallah‘ diyordu Kraliçe Tamar...
O nefis ahşap evlere ve oyma sanatının en güzel örneği balkonlara bayıldık hepimiz. Ama dilimizde Sezai Bey’in; Alnından Öpmeye gidiyorum / Evleri balkonsuz yapan mimarların / dizeleri bir marş gibi duruyordu... Bizim klasik mimarideki cumbanın aksine burada balkon çok revaçtaydı. Üçüncü gün bize mihmandarlık eden Kraliçe Tamar, o nefis ahşap oyma örneklerden Evlendirme Dairesi’ni hayranlıkla izliyorken Bayram Bey’imiz, Sovyet döneminde balkon mimarisi olmadığını, ancak Gürcülerin sonradan ilave edilmiş balkonlarına Sovyetlerin çaresiz ikna olduğunu söylemişti. Biz onun yalancısıyız. “Gürcü kadını için iki sebepten önemlidir balkon.” demişti Tamar; “Yeni evli gelin balkondan elbisesinin şıklığını, takılarının pırıltısını sergiler konu komşuya bu bir. İkincisi balkonda yapılan dedikodular Gürcü kadının vazgeçilmezidir.” Gülüşmüştük.
Diplomasi okumuş Tamar. Türkiye’yi seçmiş bölüm olarak. Gürcüler aşağı Gürcüler yukarı. Kız fena milliyetçi. Bu milliyetçiliği de anlayabiliyorum elbette. 91’de bağımsızlığını ilan ederek Sovyetler’den ayrılan bir ülkede elbette milliyetçilik bir devlet projesi olarak tetiklenmiş olmalı. Ulus bilinci önemli. 2008 Ağustosu’nda Ruslar’ın başlattığı harekâtın da milliyetçiliği tetiklediği aşikâr.
İKİNCİ GÜN TİFLİS ETNOGRAFYA MÜZESİ’Nİ GEZİYORUZ.
Şehrin anıt yapılarının ve geleneksel mimari örneklerinin nefis maketlerinin sergilendiği o muhteşem müzeden çok keyif aldığımız doğrudur.
Devasa bir Parlamento binası var Gürcistan’ın. Rustaveli Caddesi’nde yürürken keyifli sohbetler ettiğimiz cadde boyunca nefis sokak mobilyaları ve çok güzel heykeller gördük kaldırımlarda. Parlamento binasının karşı çaprazında Ulusal Müzede Pirosmani Sergisi’ni görmeden gelmek evet benim ayıbım. Keşke seyahatin planlamasına katılabilseydim. İkinci gece bile olsa bir Google taramasıyla olup bitene müdahil olabilseydim.
İttihat Terakki’nin eşitler arasındaki üçüncü lideri Cemal Paşa’nın 1922’de Tiflis sokaklarında vurulup kanlar içinde yatarken ki fotoğrafı geliyor bu gün gözümün önüne. O cinayetin izini sürebilirdim hazırlıklı gitseydim Tiflis’e.
İstanbul'dan aldığım bir kötü haber olup bitene seyirci kalmak ve onaylamak dışında bir şey yapmama izin vermedi. Kafamda deli sorular. Bir yıl sekiz ay. Bir süre daha burada mı kalsam..?
Gürcü sanatının bu gün dünya çapındaki en önemli ismi kabul edilen Pirosmani, 1918’de elli altı yaşında sefalet içinde, izbe bir bodrumda ölü bulunmuş. Mezarı bile yokmuş. Nereye defnedildiği meçhul, sağlığında anlaşılamamış bir büyük ressam. Sağlığında parasızlık yüzünden lokantaların duvarlarını, tabelalarını resmetmiş. Üstelik hiçbir resim eğitimi almamış. Uzatmayalım, bu gezinin en büyük pişmanlığı bu olsun. Liberty Meydanı’na yakın bir barın kapısı üzerinde gördüğüm; bir masada içkisini içen Pirosmani resimli tabela, ayrıca görmeye değerdi. Bize bir ara gönüllü mihmandarlık eden Tiflis’te yaşayan mimar dostumuz sevgili Mustafa Tabakoğlu ile girdiğimiz bir galeride, Pirosmani’ye ait tabloların ‘fine art’larını olsun sorsakta nafile.
İSLAMCILIĞIM TUTTU, MANİ OLAMADIM...
Mihmandar Tamar, Özgürlük Anıtı önünde yaptığımız keyifli sohbette Orta Çağ Gürcistan’ının ilk kadın hükümdarı Tamar’dan aldığı ismiyle övünüyordu. Hristiyandı. Dindardı. Ancak kendi günahlarını affetmeye yetkisiz rahiplerin onun günahlarını çıkarmaya nasıl yetkili olduğu konusunda derin şüpheleri vardı. Tevbe Suresi 31. ayeti anlattım ona ve bunun kadim bir sorun oluşunu. “Hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan başka Rabler edindiler. Hâlbuki onlara, tek bir ilaha ibadet etmekten başka bir emir gelmemişti. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların eş koşmalarından münezzeh ve yücedir.” İslamcılığım tuttu, mani olamadım... Anaerkil Gürcü kültüründe sanırım kadın, gücünü kraliçe Tamar’dan alıyor. Bir de Kura Nehri kenarında Sololaki Tepesi’nde yükselen Gürcüler’in annesi olarak anılan bir başka kadın heykeli Kartlis Deda var elbet. Geniş açık kollarıyla halkına kucak açan ülkenin bağımsızlık ve dayanışma sembolü olarak Gürcü milli kıyafetlerini giymiş devasa bir kadın figürüdür ki, Gürcü halkının hayat felsefesini yansıtır. Heykel, dost olarak gelenler için elinde bir şarap kâsesi tutmaktadır. Ancak düşman olarak gelenler için heykelin diğer elinde bir kılıç bulunmaktadır. Tiflis şehrine hâkim bir konumda bulunan Kartlis Deda, aynı zamanda tarihi hafızayı diri tutmaktadır. Şehir, birçok savaşla karşı karşıya kalmış ve zor zamanlarında kendisine gösterilen dostlukları unutmamıştır. Sırf bu heykeli görmek için bile Gürcistan’a turlar düzenlendiğini okudum sonradan. Bizim mihmandar Tamar, işin kolayına kaçıp bize bunları anlatmadı. “Savaş zamanlarında, geride kalan yaşlılara çocuklara sahip çıkan kadını temsil ediyor bu heykel.” demekten öte bir şey anlattıysa da ben hatırlamıyorum.
Uzun teleferik kuyruğuna girmeye cesaret edemediğimiz için şehrin her yerine hakim Narikala Kalesi’ne çıkmaktan vazgeçtik. Parkta çimenlere oturarak Tamar’dan, Kartlis Deda ve etrafta gördüğümüz şeylerle ilgili bilgiler dinledik.
İçinden nehir geçen şehirleri hep sevmişimdir. Kura Nehri üzerinde kurulu Barış Köprüsü’nü geçerken köprü üzerine turistlerden bahşiş toplamak üzere ayaklarından bağlanmış bir sülüne “Şafak Hanım yakında gelecek ve seni kurtaracak.” diyordu Bayram Bey’imiz.
Kura Nehri üzerinde turistik gezi tekneleriyle gezi yapmaya vaktimiz olsaydı keşke diyorum. Kitap Müzesi’ni görebilseydik. Yazarlar Evi’ni, 1903- 1906 tarihleri arasında Stalin ve arkadaşlarının Proletarya Savaşı gazetesini çıkardığı Avlabari’deki bir evin altına kurduğu gizli yeraltı matbaasını görebilseydik keşke.
Gabriadze Kukla Tiyatrosu yanındaki Saat Kulesi’ni kalabalık bir Türk ve Çinli kafileyle birlikte izledik.
Saat on ikiye geldiğinde 12 kez zangocun vurduğu çanın ardından, kuklaların geçit törenini izlemek bir hayli keyifliydi. Yine eski bir kilise ziyaretini, mihmandarımızın papazın huysuz olduğu uyarısıyla sessizce ifa ettik. Gürcü Patrikliği’nin önünde çektirdiğimiz fotoğraf Patriklikle ilgili sohbetler ve Tiflis’te kalan son Müslüman bakiyesi “Çift Mihraplı Cami” olarak bilinen “Cuma Mescidi” ziyaretiyle devam etti turumuz. Sünniler ve Şiiler burada 150 yıldır bir arada ibadet ederek birlik mesajı veriyorlarmış. Kafkasya genelinde Şii ve Sünni Müslümanlar’ın birlikte ibadet ettiği tek dini mekân olma özelliğine sahip caminin kapıları, her mezhebe açık olmasıyla tanınıyor. Bütün mezheplere mensup Müslümanlar’ın birlikte kullandığı güzel, şirin ve çinili bir mescit Cuma Mescidi. İçeriye girdiğimizde bir fotoğrafçı bir manken kızın fotoğraflarını çekiyordu. Bir kenara oturup camiyi seyre daldığımızda Alper Bey’le sevgili Mevlana İdris'i yad ettik. “Ne zaman bir yabancı ülkede, başka bir şehirde bir mescide girsek bir ilahi, bir aşır okurdu Mevlana.” diyor Alper Bey. Hüzünleniyoruz. Bir aşır okumak sözüm baki olsun tekrar oraya gittiğimde.
HÜRRİYET, ADALET VE MÜSAVAT
Camiden çıkıp Abanotubani’de (Sülfür Hamamları Bölgesi) Narikala’nın hemen eteğinde şehrin en turistik bölgesi olan hamamlar bölgesine geçiyoruz. Bu bölgeden çıkan sülfürlü kaynak suları şehrin en önemli tarihi miraslarından. Sıcak, ılık yer anlamında Tibilisi, adını buradan alıyor. 13. yüzyılda İpek Yolu günlerinde bu küçük alanda 65 kadar hamam olduğu rivayet ediliyor. O yıllarda Tiflis’i ziyaret eden Alexandre Dumas ve Alexander Puşkin’in bu hamamlarda yıkandığı söyleniyor. Biz yıkanamadık. Neyse ki Aşıklar Köprüsü üzerinden geçtik ve köprü üzerine aşıkların birbirine olan aşklarını ve bağlılıklarını simgelemek üzere bağlanmış ve muhtemelen köprüden ırmağa doğru atılmış binlerce aşk kilidini seyrettik.
1966’da Sovyetler Dönemi’nde inşa edilen 6 istasyondan oluşan yer altı metrosunda, bir duvarda bulunan dilek taşına dokunarak Bayram Bey’le benim için “Hürriyet, adalet ve müsavat” dilediğimiz o anı gülümseyerek hatırlıyorum.
Tiflis’te yıllar sonra gördüğüm değişmeyen tek şey Kura Nehri üzerine yapılmış Kuru Köprü üzerindeki, özellikle cumartesi ve pazar günleri pek yoğun olan Bit Pazarı. Uzun süredir orada yaşayan bizim Zileli Yaşar ve İstanbullu Alper ‘Osmani’ malları herkesten evvel fark edip Türk pazarına ulaştırdığı için Osmanlı mal arıyorsanız onlara müracaat edeceksiniz. Yıllar evvel de buraya birkaç kez gitmişliğim vardı ancak şimdilerde pek enteresan bir şeye rastlayamadım. O zamanlar nefis altın ve gümüş savatlı Çerkez kamaları, neredeyse bir çok tezgâhta uygun fiyata satılırdı. Şimdi fiyatlar -çok fazla turist olduğundan- antikacı esnafı için cazip değil. Arkadaşlarla birkaç kez gittik ve sadece birkaç şey alabildik. 170 lariye aldığım Sovyet dönemi üzeri ABD bayraklı Rusça yazılı bir Amerikan bisküvi kutusu, aldığım en ilginç şeydi. Köprünün eteklerinde parka doğru sokak ressamlarının resim sattığı tezgahlar neredeyse hiç değişmemişti. Nehrin karşı yakasında girdiğimiz bir sahaftan satın aldığım 932 Moskova baskısı bir Nazım kitabı biraz olsun keyfimi yerine getirdi.
Sevgili dostumuz, mihmandarımız Mustafa Tabakoğlu’yla yaptığımız füniküler ve teleferik turları Tiflis’e tepeden baktığımız o vakitler tek kelimeyle muhteşemdi.
Hele o bir akşam vakti Gürcü yemekleri yediğimiz muhteşem restaurantta, sağımız solumuz envai çeşit gürcü şarabı iken ki bizdeki moderatörlüğün benzeri bir Gürcü geleneğini ‘Tamada’ yı dinlediğimiz o sohbeti unutmak ne mümkün. İçki masasında erkek bir lider oluyor ve o ne için içileceğini ilan ediyor. İnsanları kaynaştırıp keyifli sohbetler açıyor, eğlendiriyor. Bu arada Gürcülerde sekiz bin yıllık bir bağcılık ve şarap imal geleneği varmış 500’ün üzerinde üzüm çeşidi varmış onu öğreniyoruz. Mis kokulu meyveler turistik bölgelerde pek pahalıydı, Bayram Abi yakın şahidim.
Bir gezi yazısı için sözü fazla uzattığımı biliyorum lakin kitap meraklıları için sokak kitapçıları bir çok yerde tezgah açıyor Tiflis’te. Türk mahallesinde denk geldiğimiz, sıcak Türk çayı içebildiğimiz bir Türk pastanesini sayesinde keşfettiğimiz Rizeli ağzı bozuk abiyi unutmak ne mümkün. Ağzı bozuk abinin yanında çalıştığı bir başka Türkten yediği kazığı anlattığı sohbete Alper Bey’in nasıl tahammül ettiğine ise hala şaşıyorum.
MÜSLÜMANLAR, ÇOCUKLARINA BİR MÜSLÜMAN BİR DE GAVUR ADI VERİYORLAR
Batum yolundayız. Türkiye’ye dönmek için acele ediyorum. Kafamda deli sorular. Tren yolculuğundan yana tercihim lakin tren bileti yok. Otobüs yolculuğu, hayır. Berber Mahmud'un önerdiği Türkiye’den gelip korsan taksicilik yapan adamlarla gitmek mi? O da olmaz. Alper Bey yine kurumsal bir sistemden bir taksi ve İngilizce bilen bir şoför ayarladı. Şoförümüz 35 yaşlarında yakışıklı bir oğlan. Mahmut’tan bozma Mamia adı. Gürcistan’da yaşayan Müslümanlar, çocuklarına bir Müslüman bir de gavur adı veriyorlar. Çocuklar okulda arkadaşları tarafından rahatsız edilmesin diye ikinci bir Hristiyan isim veriyorlar anlayacağınız. Bunu yıllar evvel Batum Cami yanında duran bizi her bir yere götüren taksicimiz Murat’tan dinlemiştim. Umarım yaşıyordur. 2015 model Ford Fusion aracımız. Mamia Amerika’dan getirtmiş arabayı. 7000 dolar ödemiş, 1000 dolar masraf etmiş. 8000 temiz. Mis Murat Abi’nin deyimiyle “Misss.”. Gori’ye doğru yol alıyoruz. Arada çevirmenimiz Alper Bey, şoförün anlattıklarını arka koltuktaki iki ümmi köhne füruğ’a (eskici) tercüme ediyor.
BURADA DOĞAN BİR ADAM KOMÜNİST OLMASIN NE YAPSIN
Gori’deyiz. Stalin’in doğduğu yerdeyiz. Sovyet Komünist Parti Genel Sekreteri Josef Stalin’in ölümünden birkaç yıl sonra 957’de açılmış Stalin Müzesi. Adam başı 60 lari (755 Türk lirası 10 kuruş) bilet parası ödeyerek girdiğimiz müze acaba Sovyet döneminde de ücretli miydi sorusunu sormadan edemiyorum. Onu da siz bulun. Büyük bir bahçenin içinde inşa edilen müze, Sovyetik mimarinin güzel örneklerinden. Önde Stalin’in doğduğu ev, üstüne yapılan güzel bir koruyucu çatı ile korunmuş. İki oda bir bodrum “Burada doğan bir adam komünist olmasın ne yapsın?” dedirtiyor ilk bakışta. Stalin Gürcü. Sivas Sivas olalı Timur'dan çektiği neyse, Stalin’den çektiği de o aslında Sovyet halkının. Google’da “Stalin ne kadar adam öldürdü?” diye arama yaptığınızda karşınıza çıkan şu; “Stalin döneminde; 3 ila 20 milyon insan çalışma kampları, zorunlu kolektivizasyon, kıtlık ve yargısız infazlardan dolayı ölmüştür...” Ben de Google’ın yalancısıyım. Bol bol fotoğraf çektim Stalin Müzesi’nde. Bahçesinden kızım Rachel ve sevgilim için dört gonca gül kopardım nedenini ben de bilmiyorum.
Yazmak istediğim çok şey var aslında ya Kutaisi’ye doğru yol alalım. Sindirim için Borjomi mineral suyundan daha iyi bir tercihi olan varsa buyursun söylesin...
AŞK, İHTİYARLIK, ÖLÜM...
Kutaisi’de de çok güzel vakitler geçirdik. Yine şehrin yamaçlarında bir kilise azmanı Katedrale uğradık. Anlayacağınız gezmedik şapel, kilise ve katedral bırakmadık Gürcistan'da. Allah affetsin. Alper Bey’le seyahatin en güzel sohbetlerinden birini Kutaisi’de o katedralin gölgesinde zar zor tırmandığımız surlardan birinde yaptık. Aşk, ihtiyarlık, ölüm...
Can sıkıcı bir trafik, geciken bir Batum. Molada aldığımız tatlı çörekten tırtıklaya tırtıklaya, arada sevgilisiyle yaptığı telefon sohbetleri yüzünden Mamia’nın endişe ede ede, yeni aldığı 8000 dolarlık arabasının kabiliyetlerini test ede ede yan yollardan bir şekilde giriyoruz Batum’a. Yıllar önce üç dükkândan biri kumarhane idi Batum’da. Görünen o ki şimdi üçüncü dükkânlar döviz bürosu olmuş.
Başlı başına yazmak istediğim bir “Tamada” yazısı sözü ile bitirelim uygun görürseniz. O iş tamam. Kafamdaki deli sorular şimdilik sorunsuz. Aranızdayım bir süre daha. Yarın Allah Kerim...
Antikacı Yazar Nevzat Onmuş - 24 Ağustos 2024













































































































































































































