Kent Kültürü
Giriş Tarihi : 20-10-2013 13:31   Güncelleme : 20-10-2013 13:31

BİRAZ DAHA NURETTİN TOPÇU

“…Çeyrek asırdan beri çocuklarımıza öğretilen müşahede metodları, bu nesilleri, ancak YEMİNİ VE YERİNİ İYİ SEÇMESİNİ BİLEN HAYVAN seviyesinden yukarı yükseltemedi.”

BİRAZ DAHA NURETTİN TOPÇU
“…Öğretime, keyfiyet değil, kemiyet değeri verildi. Çok sayıda mektep açmak, diploma dağıtmak yarışı, öğretimi cansız ve kansız bıraktı. Okuyup yazma bilenlerin sayısı arttırıldıkça, öğretim, değerinden kaybetti. İlim ideali kemiyetçi halk eğitimine feda edildi.”
 
“…İlim ve irfan iddiasıyla milyonlarca insanın emeğini sömüren eğitim çalışmalarımız, YETMİŞ YILLIK ÖMRÜNÜN SONUNA KADAR, KENDİ AÇTIĞI KAPIYI KAPAMAK LÂZIM OLDUĞUNU BİLEN İNSAN YETİŞTİREMİYOR da yüz milyon liraya üniversite binası yaptırıyor: Duvarlarının etrafı çepeçevre dilencilerle çevrilsin diye!..”
 
“…İlk öğretimin gayesi kalbin terbiyesi, orta öğretimde gaye aklın terbiyesi, yüksek öğretimde ise ihtisaslardır. İlkokul, kalbi temiz bir maya ile yoğurmak içindir. Bu maya, dinin sevgi telkinleriyle bütün mazi ve millî mefahir olmalıdır. İlkokulda çocuklara verilmesi lüzumlu olan eşya bilgisi pek az bir şeydir. İlk mektepçilik denen büyük sanat, dindeki aşk idealini damla damla çocuğun kalbine aşılamak ve o kalbin çarpıntılarını millî mefahirin temposuna uydurmak sanatıdır.”
 
“…Mekteplerimizde yetişen gençliğin ruhunu yokladığımız zaman, onda şu vasıfları buluyoruz:

Bugünün genci idealsizdir; hayallerden kaçar. Realitenin sahibi olmak azmindedir. Zira onu yetiştirenler, geçmiş zamanın idealist nesillerini, hasta, hülyaperest diye damgaladılar. Fuzûlî, mektepte öldürüldü.

Bugünün genci hayat adamıdır; heyecanların romantizmini yaşamamıştır. Hayatın demir örsünde dövülmüş, âvare, lâkayt, pişkin bir mizacın sahibi olmuştur. Zamanımızda her mektep, hayat mektebi olmaktadır. (Susacaktım ama… affınıza sığınarak aslında kendime söylüyorum: ‘Hayat’tan başka şeyler de var bayanlar, baylar! Ve hayatın sonu var. Ve hayat çok kısa. Onun için adamın, yalnızca hayat adamı; mektebin, yalnızca hayat mektebi olmasını eleştiriyor üstad! İnsan, câmid bir varlık mıdır? İnsan robot mudur? İnsan makine midir?)

Gencimizin inançları, ıstırabı yoktur; pozitivisttir, tecrübeye dayanır. Hayat tecrübesi onu nerede yaşatıyorsa, orada neşelenmek emelindedir. Istırabın zehir olduğu, nesillere öğretilmiştir. (Bir kahkaha, bir tepsi baklava… diye öğretilmiyor mu?) Hepsi de Amerikan terbiyesinden nasiplidirler. Gülmek, eğlenmek için yaşamaktadırlar. Çoğunun dış yüzleri, diplomatların objektifteki bakışlarına benzer.

Gencimizin ruhu sarsıntı halindedir. Gençler, spor (‘futbol’ desek…), siyaset (‘örgütçülük’ desek…) ve kazançtan (‘çıkar, menfaat’ desek…) ibaret üçüzlü hayat maddeciliğine daha beşikten başlayarak meftun yetiştirilmektedirler. Bu üçüzlü belâ, (Üstâdım, bugün, senin zamanında olmayan daha büyük, muzır ve iğrenç başka belâlar da var. Durum çok daha fecî.) onların ruhunda güneş ve tabiat, aşk ve miraç yaşatmayarak, varlığını, maddenin altında ezilmiş bir iskelet halinde beşikten mezara kadar takip ediyor ve bir çelenkle sarıp toprağa teslim ediyor. Yakın devrin geçmiş nesillerini düşününce, hepsini de ya siyasetin veya ticaretin hâkimi veya muhterisi olarak, yorucu bir müsabaka meydanında hayatın mesafesini tüketmiş, karanlık gönüller halinde görüyoruz. Ve anlıyoruz ki, hiçbirisinin hayatı yaşanmış olmaya değmezdi. Zira idealleri, isyanları, hülyaları yoktu. Bu hükmü, onlar ancak öldükten sonra veren biz, kendimiz için yaşanmaya değer bir hayat istemeliyiz. Bize bu hayatı kim vaat edebilir? Bin yıllık tarihin devraldığı sönmez heyecanları tek asır içinde eriten, onbeş çeşit millet kültürünün sergisi haline gelmiş maarif mi? O maarif ki, daha bir neslin hayatı içinde Avrupa milletlerinin kültürünü hazır elbise gibi birer birer giyindikten sonra, Uzakdoğu’dan Uzak-Batı’ya kadar kafasını dolaştırarak, Japonlara hayranlıkla Amerikan ruhuna teslim olmuş denemelerini birbiri ardı sıra süratle başarmış ve bu denemelerin hepsinden kendini inkâr kazancıyla çıkmış bir müessesedir.

Hayata sımsıkı sarılan idealsiz ve imansız bir maarifi biz açıkça istemiş değiliz. Biz sade ‘hayat’ı istedik. (Demek ki hayat’ı istemek, temelinde masum bir şey değilmiş. Hayatı istemek, mideyi istemekmiş, rahatı istemekmiş, kolayı istemekmiş, giderek lüksü,  tembelliği ve bencilliği istemekmiş.) İdeali doğuracak kuvvetlerin yokluğu sebebiyle serbestçe yol alan müessirler, bizi bu sonuca ulaştırdı: Maarif hayata mağlup oldu, mektep mideye mağlup oldu. Hayır! Biz bunu şuurla istememiştik. Lâkin kaba realitenin zevkine süratle kapıldık. Yakın maziden gelen kuvvetlerimiz de ideali kurtarabilecek gibi değildi. Zarurî olarak bu netice meydana çıktı. Belki bütün içtimaî faaliyetlerimizin gayesi olmak lâzım gelen maarif, hayatımızın huzuru için bir vasıta, ikbale götüren bir yol haline geldi.” (Şimdi, yaşadığımız olumsuzluklardan, evlâtlarımızı kaybediyor oluşumuzdan yakınmaya hakkımız var mı dersiniz?) (Bizim en büyük sorunumuz işte budur bayanlar, baylar; doğru, iyi ve sağlıklı bir eğitim felsefemiz yok yüzyıllardır. Devlet bunu görmedikçe ve gerçekçi radikal adımlar atmadıkça hangi hükümet gelirse gelsin, hangi adamı bakan yapılırsa yapılsın Millî Eğitimimizde düzelme beklemeyin.)
 
“…Muallimin, ilim ve ideal adamı olabilmesi için her şeyden evvel gönlü, fikri, istiklâli olmalıdır. Bu bakımdan en iyi mektep, ekseriya müdürsüz mekteptir. Teftiş bir merasimdir ve bazen de bir darbedir. Muallim odalarının en canlı faaliyeti ya kooperatif işleri üzerindedir, yahut kahve ocağına aittir, yahut da alınan çelenklerin veya arkadaşlarının düğün hediyelerinin hesaplarına aittir. (Şimdilerde, kat, yat, yazlık, araba, fanatikçe futbol, anarşistçe siyaset muhabbetleri ya da birbirlerini çekiştirme faaliyetleri süslüyor öğretmenler odasını.) Bütün bu işlerin yanı sıra müdür odasından gelen emirler, ihtarlar görüşülür.”
 
“…Muallimin mesuliyetleri çoktur ve cemiyet hayatının her sahasında uzanmaktadır. Bir memlekette ticaret ve alışveriş tarzı bozuksa, bundan muallim mesuldür. Siyaset, millî tarihin çizdiği yoldan ayrılmış, milletinin tarihî karakterini kaybetmişse, bundan mesul olan yine muallimdir. Gençlik avâre ve dâvasız, aileler otoritesizse, bundan da muallim mesul olacaktır. Memurlar rüşvetçi, mesul makamlar iltimasçı iseler muallimin utanması icap eder. Din hayatı bir riya veya taklit merasimi haline gelerek vicdanlar sahipsiz ve sultansız kalmışsa, bunun da mesulü muallimlerdir. Yüreklerin merhametsizliğinden, hislerin bayağılığından ve iradelerin gevşekliğinden bir mesul aranırsa; o da muallimdir. Yalnız kaldığımız yerde yalnızlığımızın mesulü o, imanların zayıfladığı devirlerde bu gevşemenin mesulü yine onlardır. Bu kadar yükü muallime yüklemek, ilk bakışta fazla gibi görünüyor. Lâkin hepimizin ruh yapısı muallimin elinden çıktığı düşünülürse, hiç de yanlış değildir.

Ruhî varlık halinde bizi yapıp yoğuran ve bunca mesuliyetlere sahip olan muallim, nasıl bir insandır, nasıl bir varlık olmalıdır? Muallimin ruh yapısını meydana getiren karakterleri şöyle gözden geçirebiliriz:

1-Her şeyden evvel muallim, hayatımızın sahibi olmaktan ziyade sanatkârıdır. Kullanıcısı değil, yapıcısıdır. Seyircisi değil, aktörüdür. O, en doğru, en güzel hayat örneğini yapar, hazırlar, bize sunar; biz yaşarız. Bizim vazifemiz, bu hayata anlayış katmaktır, anlayışla ona iştirak etmektir. Balını yemeyip yaptıktan sonra bize bırakan arının bu hareketini şuurlandırıp bir ideal haline getirirseniz, onda muallimi bulursunuz. O, ruhumuzdaki kat kat fetihlerin kahramanı ve şerefli sahibi olduğu halde, bu hayatı yaşamayı değil, ona hizmeti tercih ile seçmiş fedâkâr varlıktır.

2-Muallim, geçeceği yol bütün engellerle örtülü olduğu halde, buna tahammül etmesini bilen, tahammül etmesini seven idealcidir. İdealinin düşmanları karşısında bile “Bunlara beddua et.” diyenleri, “Hayır, ben beddua için gönderilmedim.” diye susturarak, “Bir gün gelecek, bunlar dâvâmıza en büyük hizmeti yapacaklardır.” diye tebşir eden rahmetler müjdecisidir. …Tahammülsüzlüğün, şikâyetin başladığı yerde muallimlik dâvâsı biter. …Muallim, kaderin karşısına çıkardığı engellerle mücadele ederken sonuna kadar nefsinden fedâkârlık yapmayı göze alabilen cesur insan olmalıdır.

3-Muallimlik sevgi işidir, ruh sevgisidir. Ruhun ulvî olan isteklerine nefsinden her şeyi feda eden sevginin ferdi ulaştırdığı örnek insan mertebesidir. …Muallim, halk gibi, her yaşayan gibi yaşayamaz. Herkesin sevinip güldükleri gibi sevinip gülmesine “onun bildikleri” manidir. Efendimiz’in sözü: “Eğer bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız ve zevklerinizi yapamazdınız.”

4-Muallim, hepimizin her an muhtaç olduğu doktordur. İman ve anlayış vasıtaları ile bizi tedavi eder. Ruhlarımıza hakikat âleminden haberler verir. …Muallim, insan olan varlığımızı alır, ona sonsuzluk dünyası olan ruhî hayat istasyonlarında yol alacak kudretin ve değerlerin aşısını yapar……” (diye devam edip gidiyor Üstâd’ın yazdıkları. Doğrudan eserlerini alıp okumak gerek. Ben bu kadarcık bir kapı aralayıverdim.

 
http://www.atakmail.com/haber/962_yazidetay-biraz-daha-nurettin-topcu.aspx
adminadmin