Hep konuşuruz… Çok az dinleriz… Oysa onulmaz bir hastalıktır dinleyememek. Doğduğumuz günden itibaren hevesle beklenir konuşmamız. “Çocuğum bir konuşsa…agu dedi…anne dedi…baba dedi….”. Yıllar, geçer ve bize öğretir susabilmenin, konuşabilmek kadar önemli ve de zor olduğunu… Konuşmak kolaydır artık. Zor olan, susmak gerektiğinde susamamaktır… Hepimiz alimcesine yorarız duyduklarımızı… Haddimiz midir, vazifemiz midir diye düşünmeden… Evet konuşmak güzeldir. Ancak susmanın da en az söz kadar kıymetli ve elzem olduğu anlar vardır. “Söz gümüşse sükut altındır” o yüzden.
Bir büyüğümden dinlemiştim: Bir toplum önderi tutuklandığında halkına seslenmek ister, izin vermezler. “Bir cümle söyleyip vedalaşayım.” der izin vermezler. Sadece “Tek bir kelime..” der. “Bir kelimeyle ne anlatabilir ki” der muhatapları ve izin verirler. Ve tutuklu mikrofonu alır avazı çıktığı kadar bağırır: ”İMDAAAAAT”. Toplumsal direniş başlar… konuşmak… Saatlerce değil; Yazmak… Sayfalarca değil… bazen tek kelime her şeyi söyler bizim yerimize… “İMDAT”…
Oysa mangalda kül, devede tüy bırakmayız konuşurken. Sustuğumuz anlar da karşımızdakine vereceğimiz cevabı hazırladığımız anlardır çoğunca. “Empati” denen kelimenin sözlük anlamı aslında zihnimizde bir yerlerde durur, bize kullanılmasını istediğimizde hatırladığımız. Bir de “Diğergamlık” vardır bu durumu ifade eden…”Diğerinin derdiyle dertlenmek” anlamına gelen. “Seni anladım, seninle üzülüyorum, seni düşünüyorum, seninle düşünüyorum…..” gibi duygular barındırır içinde… Bencillik bizim mayamızda yok esasen. Biz, kişisel olarak değil, toplumsal olarak gelişimi esas almış bir milletiz. Kazandığımız parada fakir fukaranın hakkını gözetiriz. Komşumuz açken tok uyuyamayız. Mahallemizin tüm kızları bizim kızımız, erkekleri bizim evladımızdır. Bizde sabah kahveleri beraber, akşam çayları beraber içilir; Her bayramı barışmak için fırsat bilir, sıla-i rahimi bayramın gereği kabul ederiz….vesselam biz konuşanı dinler, dinleyene konuşuruz.
Elbette dinlemeye dair, anlamaya dair çok imtihanlar verdik milletçe.“28 Şubat” diye bir dönem geçirdik, “Etkisi bin yıl sürecek” denen. Dinleyememenin, anlayamamanın bir sonucuydu, milletçe bedel ödedik. “Taksim” diye bir tecrübe yaşadık etkisi ne kadar süreceği belli olmayan. Yine dinleyememenin, anlayamamanın sonucuydu, bedelini milletçe ödedik. Ne Mayıslar geçti, ne Nisanlar, ne kışlar, ne baharlar…
Milletimiz kişisel olarak değil, millet olarak gelişmeyi önemsediği için atlattı çoğunu. Hani Çağrı filmi vardır, herkesin en az bir kere izlemiş olduğu. Bir sahnesi çok uygundur bu durumu anlatmak için: Kabe’nin merdivenlerinde ebu cehil “Bu Muhammed, yalan söylüyor, evlatlarınızla aranızı açmaya çalışıyor” derken Hz Hamza gelir ve okun sadağıyla suratına vurur ebu cehilin ve şöyle der: ”Hiç konuşturmadınız ki nereden biliyorsun …”. Evet sorunumuzun büyüğü konuşamamak ve birbirimizi anlayabileceğimiz terminolojiye kapalı olmak. Zira konuşabilenler birbirlerini sevmeye de başlıyor zamanla ve “Onlar öyle ama sen başkasın…” cümlesi dökülüyor dudaklarından… ve her tanıdığı öteki için aynı cümleyi kuruyor defalarca…”sen başkasın…” . Anne-babalar olarak evlatlarımızı, öğretmenler olarak öğrencilerimizi, imamlar olarak cemaatlerimizi, siyasiler olarak oylarını aldıklarımız kadar almadıklarımızı, idareciler olarak idare ettiğimiz tüm çalışanlarımızı dinleyerek başlayalım anlamaya… Önce dinlemek…
Onun için iki kulak bir dil yaratmış yüce Yaratan…
KİM DİNLER BENİ
Hep konuşuruz… Çok az dinleriz… Oysa onulmaz bir hastalıktır dinleyememek
admin
















































































































































































































