Şehir Tutulması
“Şehir Tutulması” Cihan Aktaş’ın kitabının ismidir
“Şehir Tutulması” Cihan Aktaş’ın kitabının ismidir.
Max Horkheimer’in “Akıl Tutulması” kavramını çağrıştırıyor. Horkheimer, “filozofun elinde formül yoktur” demektedir. O’na göre “Biçimselleşmiş akıl çağında, kitleler kavramların ve düşüncelerin bozulmasına yardımcı olur. Sokaktaki adam, sözcükleri neredeyse uzmanlar kadar şematik ve tarih-dışı biçimde kullanmayı öğrenmektedir. Filozof, onu örnek almaktan kaçınmalıdır. Filozof, insandan, hayvandan, toplumdan, dünyadan, zihinden, düşünceden, bir doğal bilimcinin bir kimyasal maddeden söz ettiği gibi söz edemez. Formül yoktur. Bu kavramların yeterince betimlenmesi, bütün tonlar ve diğer kavramlarla bağıntılar içinde anlamlarının açımlanması bugün de önümüzde duran bir görevdir. Bu noktada, yarı unutulmuş anlam katmanları ve çağrışımlarıyla sözcükler birer ipucu, birer kılavuz ilkedir. Bu yan-anlamlar ve çağrışmalar, daha aydınlanmış ve evrensel kavramlar içinde korunmalı, yeniden yaşamalıdır. Günümüzde insan, fizik ve teknolojinin ilerlemesiyle temel düşüncelerin de aydınlanacağı gibi bir yanılsamaya kendini teslim ederek karmaşıklıklardan kaçınma yoluna gitmektedir. Sanayi toplumu, filozofları bile, standart çatal bıçak üretim süreçlerini andırır bir biçimde ürün vermeye zorlamaktadır. Bazı fılozoflar, kendi tezgâhlarından çıkan kavram ve kategorilerin temiz, net ve yeni görünmesini ister gibidir.”
Cihan Aktaş’ın “Şehir Tutulması” kavramına vurgusu ilk bakışta şehir karşısında böyle bir yerde durduğu hissi veriyor. Şehrin fizik ve teknolojik ilerlemeye (aslında moderniteye) boyun eğmesi karşısında yazar kendi kavramlarının anlamlarını açıklama göreviyle yükümlü olarak İslâmî/dinî değerleri içselleştirmiş bir yerleşimin imkânlarını söylemle açmaya çalışmak iddiasındadır.
Ne var ki kitabı oluşturan denemelerin satır aralarında sinmiş zihniyetin bu iddiayı gerçekleştirmeye fırsat vermeyeceği hissine kapıldım. Kalkınma odaklı şehre ilişkin eleştiri geliştirilirken modernitenin yoğun saldırısına maruz kalmış ülkelerden üstelik cinsiyetçi örneklemeler yapması Cihan Aktaş’ı “Şehir Tutulması”na uğratmakta, bu tutulmayı aşmasını da güçleştirmektedir. Şehrin kapitalist yeniden üretimine karşı “üretim biçimi” esasından hareket eden bir karşı duruş gelmemektedir. “Üretim biçimi” eleştirilemeyince kentin mimari biçimlenmesine eleştiri gelmesi mecburi istikamete dönüşüyor: “Hantal, görkemli, iddialı, baş edilmez, ama nasılsa bir yanlışlık eseri, böyle sürüp gidemez” (Aktaş, 2015: 10). Böylece yazar sadece “muhafazakâr anlatıların geçmişe özleminden beslenen” eleştirilerine yönelmediğini “mimarî mirası korumanın gerekliliğini irdelemenin yanı sıra hâlihazırda süren yapılaşmaya dönük bir eleştiriyi sürdürmeyi önemsediğini” bir konum olarak belirliyor (Aktaş, 2015: 11). Duruşunu yapılaşmaya yönelik eleştiriye odaklayan yazarın bundan sonra çözümleri de “mimarî” içinde ya da “kent içinde” kalıyor. Nitekim yazar bunu cümleye de döküyor: “Şehir içindeki fonksiyonların çok iyi hesaplanarak, ölçülüp biçilerek değerlendirilmesi en gerçekçi çözüm olsa gerek” (Aktaş, 2015: 10). Bu çözümün ayrıntıları ise ilerleyen sayfada ortaya konulacaktır: “Bir mekândan beklediğim her şeyden önce içinde yaşayan insanları tanıdığını belli eden genellemeler ve ayrıntılar oluyor (…) Koridorlar daha geniş, basamak rıhtları daha alçak olamaz mıydı, bahçe kapısından itibaren kullanılan taşın yağmurda kaymayan bir mermer türü olması gerekmez miydi, diye sorular sormaktan kendimi alamıyorum. Basık tavan, dar giriş, bir aydınlığı bile olmayan mutfak, toprağa değmeye izin vermeyen sıkışma, bir kulübeye değil hücreye ait özellikler” (Aktaş, 2015: 11). Aktaş’ın rahatsızlığının ana belirleyeni şehirlerin temaşasının yitiminin, kentsel dönüşüm başlığı altında gerçekleşen yıkım, yerinden etme ve tahliye süreçlerinin oluşturduğu baskının, beton yığınlarına dönüştürülen mekânın boğuculuğunun katlanılmazlığı oluyor. “Beton yığınları çiçek bahçeleriyle esneyemez mi, boğucu mekânlara nefesimizi hafifletecek değişiklikleri kabullendirmemiz nasıl mümkün olacak?” (Aktaş, 2015: 12) sorusu Aktaş’ı kenti inşa eden zihniyeti aşmaktan alıkoyan çekinik, sınırlı, iktisadî alt üst oluşları kabullenen bir söyleme itiyor. Aktaş, kalkınma ideolojisini eleştirse de şehir eleştirilerini bir kabulden hareket ederek ele alıyor: Şehir göçle büyümektedir, bu durdurulamaz. Aktaş’ın yaklaşımında şehrin niçin göç aldığı tartışılmamaktadır. Kalkınma ideolojisinin şehir telakkisi hakkında değişik kesimlerin söyleminde yer alan “adaletsiz/toplumsal dayanışmayı yıkıcı/sürdürülemez” gibi nitelemeler Aktaş’ın da metninde yer buluyor: “İçinde bulunduğumuz devirde salt kalkınma retoriği o kadar baskın ve kullanışlı ki bu retorikle sürdürülen inşaat faaliyetlerinin sebep olduğu problemlere kafa yormak kimilerine göre vakit kaybı, kimilerine göre de romantizm” (Aktaş, 2015: 12). Ancak bundan sonra problemi çözmek için yazarın teklifinin ne olduğu belirsiz kalıyor. Aktaş “kural tanımayan, adeta doğaçlama süren bir yıkım-yeniden yapım” mantığının yürütüldüğünü kabul ediyor. Geçmişin mirasını sadece korumak değil, aynı zamanda o mirası güzel ve sağlam, kullanışlı ve kalıcı kılan değişmez değerleriyle şimdiki zamanın ihtiyaçları açısından yeniden yorumlamak yükümlülüğünden bahsediyor (Aktaş, 2015: 12). Ancak Aktaş’ın alıntıladığım metninde kullandığı “geçmiş miras”, “değişmez değerler”, “şimdiki zamanın ihtiyaçları”, “yeniden yorumlamak” gibi kavramların “muhafazakâr” olduğu söylenebilecektir. Diğer değişle modern ilkelere bağlı kalarak bunun dinamiğini muhafazakâr değerlere (din, aile, mahalle, ahlâk) bağlamaktadır. Diğer taraftan Aktaş, AK Parti’nin kalkınmacı politikalara ağırlık vermemesi halinde (hastaneler, metrolar, havaalanları, yollar inşa etmeseydi) mütedeyyin kesimlere yönelik “bunlar hiçbir şey bilemez, beceremez” şeklinde eleştirilerin aracı olacağına da değiniyor (Aktaş, 2015: 13). Böylece Batı teknik-biliminin icadı olan kent düzeninin araçlarını almayı ön kabul olarak geliştiriyor. Bir yandan “Camilerin şehir içinde merkezi önemini yitiriyor oluşu başka bir dünyevileşme göstergesi” (Aktaş, 2015: 14) derken diğer yandan camilerin merkezi önemini yitirmesinin nedeni olan ulaşım araçlarını ve kanallarını yaygınlaştırmayı teklif ediyor: “Hamile ve bebekli kadınların hayatını büyük ölçüde kolaylaştıran raylı sistem ağının daha da yayılması gerekiyor şehre (…) Japonya şehirlerinde metroda günün kalabalık saatlerinde kadınlara özel kompartımanlar ayrıldığını gördüm. Bizim kalabalık şehirlerimizde bu niye düşünülmesin?” (Aktaş, 2015: 15-16). Cihan Aktaş’ın bu cümlelerinden kanımca şehrin daha da yayılmasına, “sonsuz şehir” haline gelmesine itiraz etmediği gibi bir anlam çıkıyor. Zira ele aldığımız bu metinde Müslümanların yaşadığı şehrin bu derece kalabalıklaşması meselesi sorgulanmıyor. İşin aslı şehrin Cum’a kılınan bir idari birim olduğu ve şehir sakinlerinin tek bir merkezde Cum’a kılabileceği fikrinden hareket edersek böyle bir şehirde metro ihtiyacının olmayabileceği de söylenebilecektir.
Osmanlı’nın nüfusu belli merkezlerde toplamama ilkesi bir iskân politikasının uygulandığını göstermektedir. Cihan Aktaş’ın ilgisi mimarînin kentsel dönüşümün aracı kılınarak haksız kazanç, mülkiyet gaspı, betonlaşma gibi sonuçlarına yönelmektedir. İktisadî analizden mahrum olan bu bakış “yasa ve mülkiyet haklarının baskıdan uzak bir biçimde adaletten yana yeniden düzenlenmesi” sayesinde “sınıflar arasındaki ekonomik uçurumun ortadan kalkacağı” iyimserliğine saplanıyor. Oysa bildiğimiz üzere “Kent fenomeni kendi evrenselliğini ortaya koyar” (Lefebvre, 2011: 55). Lefebvre’ye göre “Kent düzeni temel bir düzensizliği içerir ve gizler. Büyük şehir yalnızca yozlaşma, kirlilik, hastalık (zihinsel, ahlâkî, sosyal) demektir. Kentsel yabancılaşma bütün yabancılaşmaları içine alır ve kalıcı hale getirir. Ayrışma-sınıfa, mahalleye, yaşa, etnik kökene, cinsiyete göre ayrışma- onun içinde ve onunla birlikte genelleşir (…) Pahalı, lüks ve ayrıcalıklı yerlerdir. Elbette, şehir zenginleştirir. Tüm zenginlikleri kendine doğru çeker, iktidarı yoğunlaştırdığı gibi kültürü de tekelleştirir. Zenginliği nedeniyle patlama noktasına gelir” (Lefebvre, 2011: 89). Lefebvre’ye kulak verdiğimiz takdirde Cihan Aktaş’ın yasalarla mülkiyet haklarını adaletle yeniden düzenleceğine ilişkin yaklaşımı kabul edilemeyecektir. Aktaş’ın “örtük kanunsuzluğun bir tür inançsızlık” olduğu şeklinde yaklaşımı kabul edilebilecekse de bunun “şehre sinmiş ahret bilinci” ile durdurulabilmesi mümkün görünmemektedir. Aktaş, kenti sınıf çatışmalarının mekânı olarak okumuyor. “Sınırlı mekânları en doğru şekilde kullanırken başkasının sınırlarına tecavüzden sakınacak bir şehirli” kimliğine (şehirli bilincine; s: 16) işaret ediyor. Haklara riayet eden şehirlinin dini anlamda medeniyetin kendini ayakta tutan göstergesi olacağını umut ediyor. Müslümanların Hz. Peygamber (asv)’in irtihalinden sonra kaosa yakalanan tarihine baktığımızda ne yazık ki bu umutla yaşamak başarılamayacaktır. Dolayısıyla iktisadî temelde sınıflara uğramaya sebep verecek nüfus yoğunlaşmalarının, sermaye birikiminin, mülkiyet değerlerindeki fiyatlanmaların önüne geçmek gerekiyor. Osmanlı’nın iskân siyaseti ile nüfusunu ülke topraklarının tamamına yaydığı hatırlanırsa Cihan Aktaş’ın niçin “üretim biçimi” konusunda da söz söylemesi gerektiğini vurguladığım anlaşılacaktır. Osmanlı, nüfusu iskân etmekle birçok amaç gütmüştü: İskân edilen bölgeyi İslâmlaştırmak, düzenli asker ihtiyacını karşılamak, nüfusu üretimde kullanmak, vergi denetimi sağlamak, toprağı boş bırakmamak. Osmanlı’dan ilham alarak nüfusu tarımsal alana dağıtarak kentlerde biriken zenginliği, sınıfsallaşmayı sona erdirmek gerekiyor. Böyle bir süreç insanların metro, otoyollar, havaalanı ihtiyaçlarını da söndürecektir.
Aktaş Cihan, Şehir Tutulması, İz Yayıncılık, 2015
admin
















































































































































































































